Her Zaman Yanında Olacağım
Ne olur, yine başlama! Bunu milyon kere konuştuk. Neden tekrar tekrar önümüze çıkıyor bu mesele? Melis kolunu yorgunlukla savurdu ve yeniden ocağın başına döndü.
Bugün bayağı keyifsizdi. Sabah saat beşte başladı her şey; Deniz annesinin yatak odasına süzüldü ve omzundan hafifçe çekiştirdi:
Anne, boğazım ağrıyor!
Melis daha uykusundan uyanamadan çocuğunun alnına dudağını dayadı ve o an tüm uykusu uçup gitti.
Ateşin var, oğlum. Hadi bakalım! Melis Denizi kucakladığı gibi odadan, kapıyı da sıkıca çekerek çıktı. Çünkü kocası Buraktan “bütün gece uyuyamadım, başıma iş açtın” serzenişini hiç dinlemek istemiyordu.
Oğlunun ateşini ölçüp ateş düşürücüsünü verdikten sonra onu tekrar yatağa yatırdı. Saat erken olduğu için yatmaya da gerek duymadı. En iyisi sabah ilk iş aile sağlığı merkezine ulaşıp eve doktor çağırmaktı. Deniz yeniden uyuyunca, Melis mutfağa geçti ve kendine Türk kahvesi pişirip pencereye yanaştı.
Bu sene kış tam anlamıyla kıştı: Kar bir gece öncesinden başlayıp her yeri bembeyaz örtmüştü. Mahallede neredeyse çiğnenmemiş bakir kar, sadece işe yetişmeye çalışan birkaç kişinin izinden bozulmuştu. Melis, göz ucuyla bir hareket yakaladı ve başını çevirince istemsizce güldü. Komşuları Fatoş teyzenin kedisi, boncuk kadar kaldığı kar yığınlarında oradan oraya zıplıyordu. İnsanın işi mi bu havada dışarıda olmak? Ama görünen o ki Tekir, karı pek umursamıyordu. Evde tuvaletini yapmayı asla kabul etmediğinden, Fatoş Teyze kediyi her istediğinde sokağa çıkarmak zorundaydı, yoksa bütün apartman onun bağırmalarını dinliyordu. Ama adama şapka çıkarmak lazım, Tekir bugüne kadar evi hiç kirletmemişti. Geçen gün Melis, Denizi kreşten almak için aşağı inerken Tekirin kapıya giderken Fatoş teyzeyle lafladıklarını duymuştu.
Yürü bakalım! Bana trip atıyor bir de! Hoş geldin Meliscik! Gör şu yaramazı! Sanki onun kölesiyim! Vay efendim, bir saat geç işten geldim, hemen azar işitiyorum.
Selam Fatoş Teyze! Erkek adam vallahi sizin Tekir!
Öyle tabii! Al bir tane daha bul! Galiba kaderim bu, ciddi adamları yetiştirmek!
Melis gülümsedi, başını salladı ve yoluna devam etti. Söyleyecek bir şeyi yoktu. Fatoş Teyzenin oğlu Mete de gerçekten ciddi, zeki ama aynı zamanda espriliydi. Bunun farkına çoğu insan, özellikle kızlar, hiç varmazdı. Gözlüklü, kısa ve zayıf, kimsenin dikkat etmediği biriydi Mete. Melis kendini bildi bileli onunla arkadaştı. Ve hatırladığı kadarıyla Mete hep yanı başındaydı. Özellikle annesi Elif Hanımı kaybettiğinde…
Annesi, Elif Hanım, yaya geçidinde bir araba tarafından ezildi. Her şeyin yolundayken, kurallara uymanın yetmediğini o gün öğrenmişti Melis, ve hayatının en korkunç anı oydu.
O zaman Melis ve Mete on yaşındaydı, Melis yakınını kaybetmenin ne olduğunu bilmiyordu; tamamen içine kapanmıştı. Sadece ağlıyor, kimseyle konuşmuyor, biri teselli etmeye kalkınca başını iki yana sallayıp bir köşeye siniyordu. Melisin babası onu psikoloğa götürdü, psikolog büyük bir endişeyle; Acilen bir şeyler yapmalıyız, hastalanacak! dedi.
Mete o zaman yardımcı oldu işte. Kendi babasını kaybetmişti iki yıl önce, bu yüzden Melisin halinden büyüklerden daha iyi anlardı. Adeta Meliste taşındı Mete. Fatoş Teyze pek ses etmezdi, Melise acıyordu çünkü. Mahalledeki diğer komşular Melise ellerinden geldiğince yemek getirir, annesi olmadığı günlerde babasından gelecek haber beklerdi. Bu süre zarfında, Fatoş Teyze asla oğluna kızmadı, eve geç gelişine ses çıkarmadı. Mete, Melisin ödevlerini yaptırır, kitap okur, oyun oynamaya zorlardı. Melisi, annesinin hayali olan dans ve jimnastik kursuna elleriyle götürüp getirirdi. Sonunda Metenin sevecenliği Melisi eritmişti. En büyük değişim, sokakta buldukları minik bir kedi yavrusunu eve getirip karnını doyurmak istedikleri gün oldu; Melis, o gün ilk kez konuştuğu için Fatoş Teyze, Şükürler olsun, çocuğum kendine geldi! diye gözyaşı döktü.
Yavru kedi Metede kaldı, çünkü Melisin babası Murat Beyin alerjisi olduğu anlaşılmıştı.
Mete hep Melisin yanında kalmaya devam etti. Melis öyle alışmıştı ki; Mete onun ayrılmaz bir parçasıydı. Her ikisi de tek çocuk, birbirlerinde bulmuşlardı eksik kalan her şeyi: Dayanışma, dostluk, bazen akrabadan öte bir yakınlık…
Çoğu zaman kelimelere bile ihtiyaçları yoktu. Melis bir cümleye başlar, Mete bitirirdi. Büyükler bu tuhaf arkadaşlığı hep sessizce destekledi, belki de annesiz, babasız kalan çocukların bu dostlukla acılarının hafiflemesini umdular.
Lise bitimine doğru yeni sorunlar baş gösterdi. Melis çok güzel ve zeki bir genç kız olmuştu. Etrafı talibiyle doluydu. Mete bunu sessizce izledi, ama belli etmedi. Ta ki, Burak ortaya çıkana kadar! Melis, Burakla, spor salonuna giden merdivenlerden düşüp burnunun üstüne kapaklandığında tanışmıştı.
Hanımefendi, iyi misiniz? Yardım edeyim! Uzun boylu, yakışıklı bir delikanlı elini uzattı, Melisi kaldırdı. Şu basamaklar buz pisti sanki! Bir şeyiniz kırılmadı umarım?
Melis, gözlerini kaldırınca donup kaldı. Hep ilk görüşte aşka inanmadığını, o romantik saçmalıklara gülüp geçtiğini söylerdi ama… O gün bir ilki yaşadı.
Mete, yandım ben! Yandım bittim, başka bir şey demem! Harika biri o…
Nasıl biri? Mete, suratını buruşturdu ama Melis, düşüncelerinde gezindiği için birebir algılamadı.
En iyisi! Melis, odada dönüp dolaştı. Canım arkadaşım, ne olur biraz sevinsene benim için!
Sevindim tabii… Mete, sahte bir gülümseme ile ayağa kalktı, işim var diye sıvıştı.
Melis buna pek aldırmadı, kafası bambaşka şeylerle doluydu. Burakla üç yıldan fazla çıktılar, sonunda yeterince büyüdük diyerek ailelerine haber verip, nikah için başvurdular.
Neden illa da nedime olacak ki? Eh, erkek arkadaş olsa olmaz mı? Melis, gelinliği prova ederken ayna karşısında döne döne söyleniyordu.
Mete, onu prova salonuna bırakan arkadaşı, kanepede oturup izliyordu. Prova sırasında terzi, Meteyi nerdeyse kapı dışarı edecekti:
Yok canım! Damat gelini gelinlik içinde görmesin derler!
O damat değil ki! Melis güldü. O benim arkadaşım.
Arkadaşmış… Ne enteresan… dedi kadın.
Ne var ki? Arkadaş olunamayacak mı? Melis, acele edelim, bir de pasta bakacağız, benim işe de uğramam lazım.
Hemen hallediyorum! Melis kaybolunca, Mete içeri dönüp koltuğa yığıldı.
Yıllar geçti; Melis, zaman zaman Nasıl oldu da Burakın bunca huyunu önceden göremedim? diye içten içe söylenirdi. Çünkü hayalini kurduğu peri masalı bambaşkaydı: Hep güvenilir şövalyesi vardı, daima korur kollanırdı. Ama meğer, prensler ve roller her zaman beklediği gibi çıkmıyormuş!
İlk darbeyi, Melis evlendikten altı ay sonra küçük bir hastalıkla yedi. Grip deyip geçmemişti, ama ayakta atlatmaya çalışırken işler kötüleşmişti. Doktorlar tam teşekküllü tetkikler demiş, bir kısmı ücretliydi. Burak hemen itiraz etti:
Olmaz öyle şey! Tatile para biriktiriyorum, yeni yeni dertler mi çıkardın? Daha gençsin bir şeyin yok! Hastane sırf para koparıyor!
O an Melis ne diyeceğini şaşırdı.
Şaka mı bu?
Ciddi tabii!
Burak… Melisin boğazında düğümlendi, Yani tatil mi, benim sağlığım mı önemli?
Sağlığın yerinde, takma kafana! Bir tatile çıksak geçer! Sadece dinlenmeye ihtiyacın var! Burak ne kadar sarılsa da, Melis ilk defa sarılmaya karşılık vermemişti.
Tetkikleri babası ödedi, tek laf etmedi, ama anlamıştı gidişatı.
Bir yıl kadar toparlanmaya çalıştı Melis. Bazı sorunları, özellikle kalbinde, kalıcılaşmıştı. Sonra hamile kaldığını öğrenince, riskli gebelik grubuna alındı.
Bakın, yanlış anlamayın, sizi sadece uyarmak istiyorum, tamam mı? İleriye dönük düşünün. Hamilelik zor bir süreç, vücudunuz faydalı olsa da, zorlanacak. Şimdilik iyisiniz ama sonrası… dedi doktor.
Yok, düşündüğüm yok. Doğuracağım!
Peki, o zaman işimiz zor, ekstra çaba sarfedeceğiz.
Doktorlar da Melis de epey uğraştı. Son üç ay yatakta geçti. Deniz tam zamanında, sağlıklı doğdu. Ama bunun Melise bedeli büyüktü; bir o, bir Mete biliyordu her şeyi. O gün Melis kesin emindi ki, Burak kendi dünyasında bambaşka bir hayat yaşıyor, Melis ise ancak figürandır. Doğum haberini alınca ilk iş kutlamalara dalmış, üç gün ortadan kaybolmuştu. Melis çıldıracak gibi olmuş, babasından bir bakıver diye rica etmişti. Murat Bey, yüzünde kara bulutla geldi, sadece Kızım, kendine dikkat et! deyip, Melisi sıkı sıkı sarmıştı.
Evliliğinin masalsı olmadığını o an kesin anlamıştı Melis. Sonra, boşanmayı düşündürten tek engel, Burakın Denize olan sıcaklığıydı.
Oğluna mucizeye bakar gibi bakıyor, sorumluluğu da üstleniyordu. Deniz biraz büyüyünce, onunla vakit geçirmeye, bezini değiştirmeye, gece kalkıp ilgilenmeye hevesliydi. Fakat bazen, çocuğun bebeği Burakı sinirlendiriyor, Şunu bir al da ortalık dursun diye Melise tutturuyor, sonra bir saat geçmeden yılın babasına dönüyordu. Bu çifte davranış Melisi hayli düşündürüyordu ama olumlu anlar, olumsuzları bastırıyorduhenüz…
Burakla ilişkileri ise, paralel iki tren raya dönmüştü. Asla kesişmiyor, ayrı ayrı yaşıyorlardı.
Deniz küçüktü, sürekli hastalanıyordu, Melisin hayatı onu doktordan doktora taşımakla geçiyordu. Buraktan yardım istemeye cesaret edemiyor, çünkü bu defa nasıl tepki verir, ne zaman ne yapar kestiremiyordu. Kimi zaman sorumluluk sahibi, dikkatli baba, kimi zaman başının etini yedin adamına dönebiliyordu. Melis, bu salıncaktan bıkmıştı, çoğu zaman tek başına hallediyordu ne varsa. Babası ona ehliyet aldırdı, Denize göz kulak olurken Melis yıllarca ders çalıştı. Sonra da Murat Bey eski, ama güvenilir bir araba aldı kızına; artık Burakın kaprislerine bağlı yaşamanın gereği yoktu.
Murat Bey, Burakı çoktan çözmüştü; müdahale etmiyor, kendi kararını verene kadar sessiz kalıyordu. Bir defasında, Deniz iki yaşındayken, Melis kendini tükenmiş hissetmişti. Ateşi günlerce inmeyen Deniz, çare bulamamanın, çaresizliğin verdiği bıkkınlıkla uyuyakalmıştı. Oğlunu babasına bırakıp, koltuğa bile uzanacak hali kalmadan yere kıvrılmıştı. Uyanınca babası ona sadece şunu dedi:
Meliscim, sana akıl vermem, soru da sormam. Sadece şunu bil: Yalnız değilsin, tamam mı?
Babacığım, tabii biliyorum ben! Sadece… şu an hazır değilim, anlıyor musun? Konuşmak istemiyorum. Çünkü henüz karar vermedim; Burak hala kocam.
Murat Bey başını sallayıp, kızını sarıldı.
Melis oğlunu iyileştirmek için uğraşırken bir şekilde hep Mete ortamda beliriyordu. İlaç almaya gidilecekse, Melisin arabası bozulursa, bir iş çıkarsa, yardımına koşuyordu. Melis bazen, Metenin ilgisini suistimal edip etmediğini düşünür, ama başka çaresi de olmadığını bilirdi. Hayatta en çok Meteye güvenirdi.
Bugün de öyle, Mete bu akşam iş seyahatinden dönecekti, eğer doktor eve gelmezse onu arar, hastaneye Denizi birlikte götürürdü. Çünkü Melisin arabası yine bozulmuş, maddi durumlar sıkışmıştı. Burak, Bütün paramı işe yatırıyorum! deyip duruyordu. Melisin yarım gün maaşı, sadece karın doyurup ev kirasına yetiyordu. Neyse ki, Murat Beyin evinde, kira derdi yoktu. O da çoktan yazlığa taşınmış, şehrin gürültüsünden uzak kalmayı tercih etmişti.
Melis saate bakıp, aile sağlığı merkezini aradı. Şansı yaver gitti, doktoru izinden dönmüştü, eve geleceklerdi.
Melis telefonu masaya bıraktı, kahvaltı hazırlamaya koyuldu. O sırada Burak, uykulu uykulu mutfağa girdi.
Ne oldu yine? Gece niye uyumadınız?
Deniz hasta, dedi Melis kısaca.
Gece gece kalkıldı diye mi yani? Neyse, zaten uykumu alamadım. Ben duşa, sen de kahvaltıyı geciktirme, işim gücüm var.
Melis sessizce arkasını döndü, ocağa yöneldi. Kahvaltıyı aslında Deniz için yapıyordu. Oğlunun hastayken iyileştirici yemekler diye tutturduğu ayva reçelli pankekler gibi. Yalnız E Burak da severdi, en azından pankek servisine itiraz etmezdi.
E, babanın ev meselesini konuştun mu?
Hayır!
Nereye kadar böyle? Bütçeyi biraz toparlasak… Ev babanın üstüne, ben kira öder gibi kalıyorum! Sen de sürekli bir para, ya kendin, ya Denize… Ben sabahlara kadar çalışıyorum, tatile gidemiyorum ama yaranamıyorum!
Burak bir şeyler mırıldandı, ama Melisin artık kulağı duymuyordu. İçinde bir ipin cıızz diye koptuğunu duydu sanki. Eskiden onları birbirine bağlayan, ilk öpücükler, en güzel günler, düğün, hamilelik… Hepsi o an başlamış kopmaya.
Elindeki spatulayı sessizce kenara bırakıp kocasına döndü.
Sadece bir kez söyleyeceğim, lütfen iyi dinle, diye Burakın sözünü kesti. Bugün eşyalarını toplayıp çıkıyorsun Burak. Boşanıyoruz. Son üç yılda yaşadığımız gibi yaşamayacağım, senin de sıkıldığın belli. Kim ne ödedi, kimin ne hakkı var, tartışmak istemiyorum. Tek isteğim şu: Denizin hem annesi, hem babası olarak, birlikte karar verelim, en azından onun psikolojisi bozulmasın.
Burak önce şaşırdı, laf sokmaya çalıştı, sonra pes edip çatalı masaya bıraktı.
Hepsini söyleyip rahatladın mı? Şimdi iyi düşün akşama kadar, azıcık aklın varsa bu lafların saçma olduğunu kabul edersin.
Yanlış anlama, ben kararımı verdim Burak. Beni yıllardır tanıyorsun, bu ne anlama gelir?
Akıl sağlığın yerinde değil demek! Hele bir aklın başına gelsin. Çocuğunla kal, göze al bakalım!
Peki. Melis ocağa döndü, gözyaşlarına engel olamamak için dişini sıktı.
Burak kapıyı çarpıp çıktı. Melis sandalyeye oturdu, Deniz uyanıp ayak sesleriyle yaklaşana kadar doya doya ağladı. Sonra hemen kendini topladı, oğluna bir tabak pankek koydu.
Bak bakalım, dünyanın en iyileşen delikanlısı, kahvaltı yapacak mısın?
Çok acıkmadım anne, başım da ağrıyor şimdi.
Pankeklerin başı ağrı İstanbulda var mı sence?
Pankek varsa, reçelle iyileşebilir! Deniz göz kırptı.
Tamam, reçelle!
Doktor gittikten sonra Melis, eczaneye çıkmak için hazırlanırken tam o anda kapı çalındı. O kapı çalınıyorsa kesin Meteydi. O hep zile basmazdı, ikisi arasında bir tür şifre olmuştu.
Selam!
Selam! Nasılsınız burada? Mete elinde minik bir oyuncak kutusu ile gelmişti. Melis, Burakın Denize en son ne zaman hediye aldığını hatırlayamadı. Doğum günlerinde, bayramlarda hep Melis kendisi alırdı. Mete ise hiç eli boş gelmezdi.
Deniz yine hastalandı. Biraz yanında kalır mısın? Eczaneye gitmem gerek.
Elbette. Liste ver bak, ben götüreyim kendim.
Melis, çantasından reçeteyi çıkarıp Meteye uzattı.
O çıkar çıkmaz telefon çaldı.
Melis Hanım?
Buyurun.
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesinden arıyoruz. Babanız bize getirildi.
Ne oldu? Melisin eli buz kesti.
Kalp krizi geçirdi. Durumu şu an ciddi.
Geliyorum.
Evde telaşa kapılıp etrafta bir o yana, bir bu yana koştu. Babası hiç bir zaman kalbinden şikayet etmemişti. İnsan en yakınını bir anda yitiriverecekmiş gibi hissetti ansızın.
Otomatik olarak Burakı aradı.
Burak…
Ne var? Vaz mı geçtin? Şimdi ben de mi düşüneyim…
Burak, babam hastanede. Kalp krizi geçirmiş.
Ee? Sen benden boşanmıyor muydun? Ne istiyorsun şu an?
Melis, şaşkınlıkla telefona baktı ve kapattı.
Mete, eczaneden dönerken Melisi tam vedaya hazır görünce soruverdi.
Nereye böyle?
Babam hastanede. Kalp krizi.
Açıklamaya gerek yoktu. Mete hemen Fatoş teyzeyi çağırdı, o da Denize göz kulak oldu. Melisle Mete de hastaneye koşturdu.
Akşama kadar beklediler, haber almak imkansız. Bekleme salonunda arada sessizliğe gömülüp sustular. Sonunda dayanamayınca Melis konuştu:
Sağ ol… İyi ki yanımdasın ya.
Her zaman yanında olacağım…
Biliyorum Mete. Artık her şeyi biliyorum…
Bir saat sonra doktor geldiğinde Melis, başını Metenin omzuna yaslamış, uyuya kalmıştı. O da usulca uyandırdı.
Babanız durumu atlatıyor. Odaya naklettik. Önünüzde uzun bir toparlanma süreci var ama en kötüsü geçti. Eve dönebilirsiniz, ziyarete geliş saatlerini öğrenip yarın yeniden gelebilirsiniz.
Melis Meteye sarıldı ve sessizce ağladı. Birikmiş tüm hüzün, dökülen gözyaşlarına karışıp akıp gitmişti.



