Kendin Isıt
Ayten Hanım, masanın üstüne tencereyle mercimek çorbası bıraktı ve kocasına baktı. Kemal Bey, çoktan oturmuş, cep telefonunu karıştırıyordu; tencerenin masaya konduğunu bile fark etmemiş gibiydi.
Kaşık yok, dedi, gözünü ekrandan ayırmadan.
Her zamanki gibi kaşıklıkta duruyorlar.
Görüyorum da, getir işte şuraya.
Ayten kaşığı aldı, tabağının yanına bıraktı. Kemal teşekkür ederim demedi. Hiçbir zaman dememişti zaten. Otuz bir yıl boyunca zaten bu kelimeyi duymayacağını öğrenmişti ama bugün içinde bir şey farklı şekilde sızladı. Alıştığı gibi kör bir ağrı değil, daha çok, bir iğnenin anlık ama keskin acısı gibi bir şey. Sanki kalbine küçük bir buz parçası saplanmış ve orada yavaşça erimeye başlıyordu.
Çorba soğuk, dedi Kemal, telefonunu bir kenara bırakarak.
Az önce ocaktan aldım.
Soğuk diyorum. Yoksa bana inanmıyorsun?
Ayten cevap vermedi. Pencereye gitti. Camın ardında ocak karı ağır ağır, telaşsız yağıyordu. Otuz bir Aralıkın karı ona her zaman başka türlü düşer gibi gelirdi: Sanki gökyüzü bile bir şeyin bitip başka bir şeyin başlayacağını bilir, karı daha sessiz, daha ağır indirirdi yeryüzüne.
Isıt, diye seslendi arkasından.
Ayten döndü. Kemal yine telefonuna gömülmüştü.
Sen de mikrodalgaya koyabilirsin, dedi.
Bir süre sessizlik oldu: Ayten, koridorda saat tıkırtılarını, yan daireden duyulan tabak sesini, aşağıdan apartman kapısının kapanışını işitecek kadar uzun sürdü bu boşluk.
Ne dedin?
Dedim ki, kendin ısıtabilirsin. Başlat tuşuna bas, iki dakika bekle. Başarabilirsin.
Kemal kafasını kaldırdı. Yüzünde, az önce sıradışı, gerçek dışı, hatta mantıksız bir şey duyduğunda oluşan o ifadeyle baktı.
Ayten.
Efendim.
İyi misin?
Gayet iyiyim.
Bir süre daha baktı, evdeki her şeyin yerinde olup olmadığını, bir şeyin bozulup bozulmadığını denetleyen o alışılmış sahip bakışıyla.
Git, bir zahmet ısıt şu çorbayı.
Ayten pencerenin önünde bir saniye daha durdu. Sonra döndü, ocakta çorba tenceresinin altını yaktı. Çünkü otuz bir yıl boyunca edindiği alışkanlık bir sabah içini yakan ufacık acıdan daha güçlüydü. Bunu biliyordu. Fakat o buz tanesi içindeki sıcaklığa dönüşmeye başlamıştı artık.
O Kemalle tanıştığında yirmi iki yaşındaydı. Küçük bir atölyede planlama bölümünde çalışıyordu, Kemal ise üretim ustasıydı. Uzun boylu, kendinden emin, ben bilirim diyen o gülüşüyle dikkat çekerdi. Ayten o gülüşün altında çevresindekilere hükmetme arzusuna işaret ettiğini çok sonra anladı. Çok geç oldu, ama anladı.
İlk üç yıl sıradandı. Sonra oğulları Doğukan doğdu ve Kemal işleri birer birer Aytenin omuzlarına bıraktı: Çocuk, ev, yemek, çamaşır, büyükler, bayramlar, hastalıklar, okul işleri ve ev alışverişi. Kendisi işteydi hep, iş her tartışmada tek gerekçeydi: Bütün gün çalışıyorum, bir de bulaşık mı yıkayacağım? Ayten de çalışıyordu ama sanki bu hiç sayılmazdı.
Ayten uzun süredir buna ilişki bile demiyordu. Bu sadece hayatın kendisiydi. Her gün yaptığı işlerdi: Yemek pişirmek, evi toplamak, ütü yapmak, alışveriş, Kemalin annesini ziyaret etmek, gelinleri rica edince torunu almak Tüm bunların dışında kitap okur, en yakın arkadaşı Lemanla telefonda konuşur, Kemal televizyon başındayken kendi dünyasında kısa molalar yaratırdı.
Leman gerçek dostuydu. Ortaokuldan beri arkadaştılar. Leman geç evlenmişti, otuz sekizinde, iki çocuklu bir dul adamla. Meğer dünyanın en iyi adamlarından biriymiş. Ayten ona hep hafif bir kıskançlıkla bakardı. Ne hınç, ne acı vardı içinde; sadece, yapamadığını başaran biri için duyulan yumuşakça bir sızı.
Ayten, yeter artık, derdi Leman telefonda. Bu ay beşinci defa çorbayı anlatıyorsun bana. Farklı çorbalar, ama aynı hikaye.
Her seferinde ayrı hikaye oluyor.
Hayır, Ayten. Hep aynı hikaye, sadece patates yerine nohut var ya da öyle bir şey. Farkı duyuyor musun?
Ayten duyardı, ama ne yapacağını bilemezdi. Elli üç yaşında, otuz yıllık zehirli karı-koca öyküsüyle, öyle bir anda bambaşka bir hayata atlamak kolay mı? Kime sığınacak? Oğlu evli, ayrı evi var, kendi hayatı var. Evi Kemalle ortak. Ama işi vardı işte. Küçük bir inşaat şirketinde muhasebeciydi. Müdürleri Murat Bey onu sever, arada Ayten Hanım, bütün bilançomuz sizin omuzlarınızda, derdi. Bu gerçekti. Aytene iyi hissettirirdi. Asıl gerçek buydu.
Ama bugün bir şey değişmişti. Hava değişimi gibi hissediyordu bedeniyle. Sabahki buz tanesi öğleye doğru epeyce erimişti, yerine sıcak bir damla geçmişti. Ona yabancı, ama kendi içinde yeni yeni doğan bir sıcaklık
Öğle yemeğinden sonra oğlu aradı.
Anne, yılbaşında bize geliyor musunuz?
Bilmiyorum, Doğukan.
Nasıl bilmiyorsun? Bugün otuz bir. Sedef yemeği yaptı, börek açtı. Gelin artık.
Babanla konuşayım.
Anne, kısa bir sessizlik. Anne, sen nasılsın?
İyiyim.
Emin misin?
Ayten pencereye baktı. Kar hâlâ yağmaktaydı.
Eminim, dedi. Telefonu kapattı.
Kemal divana yayılmış, televizyonda hava durumu haberlerini dinliyordu. Ayten içeri girdi ve durdu.
Doğukan yılbaşında çağırıyor.
Uzak.
Metroyla kırk dakika.
Geç döneriz.
Kalabilirmişiz, Sedef dedi.
Nerede? Yerde mi yatacağız? Torun yatakta, bize yer yok.
Sedef koltuk yatak aldıklarını söyledi.
Gitmem. Sırtım ağrıyor.
Ayten başıyla onayladı. Kemalin sırtı, konu çocuklara gitmeye gelince ağrırdı; balık tutmaya gidince nedense bir şeyi yoktu. O her yaz balığa gider, enerjiyle dönerdi.
Peki. Ben giderim.
Nasıl yani?
Ben yalnız giderim. Sen kal, sırt ağrıyor ya.
Yine o bakış, yine uzun bir sessizlik.
Yani yalnız mı? Yılbaşı işte!
Evet. O yüzden oğlumla ve torunumla kutlamak istiyorum. İstersen gelirsin.
Koridora çıkıp dolabın tepesinden çantasını indirmeye başladı. Ellerinde hafifçe titreme vardı, ama bu bir zayıflık değildi. Bu bir karar anıydı, sanki yeni bir gücün titreşimiydi.
Ayten, aklını mı kaçırdın?
O da çıktı koridora, kapı aralığını iyice kapladı. Büyük gövdesiyle, sinirli yüzüyle, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde, söz bitti der gibi.
Hayır, dedi Ayten, arkasını dönmeden. Gayet iyiyim.
Yılbaşı gecesi yalnız mı gideceksin?
Oğluma gidiyorum. Aynı şey değil bu.
Ayten!
Ona döndü. Otuz bir yıl o yüze bakıp muhtemelen hiç olmamış şeyler görmüştü. Alışkanlıkta şefkati, sahiplenmede sevgiyi görmüştü. Şimdi sadece, dünyayı hep kendi rahatına göre ayarlayan yaşlı bir adam gördü önünde.
Yarın dönerim, dedi. Belki öbür gün. Bilemedim.
Paltoyu giydi, atkısını sardı, çantasını aldı çıkarken… Kemal arkasından bir şeyler mırıldandı. Bencillik, yaş, yakışmıyor, her seferinde aynı şey gibi ezberden bildiği laflar Bunları zaten ezbere bilir, artık hiçbir anlamı yoktu. Sanki içinden anlamı sıyrılmış, boş bir şiir gibi.
Kapıyı açıp basamağa çıktı.
Kar hemen ona değdi. Hafif, bayram gibi ve birileri yan apartmanda mandalina kokusu taşıyordu. Ayten bir an durdu, kafasını gökyüzüne kaldırdı. Karlar yanağına konuyor, kirpiklerinde eriyordu.
En son ne zaman durup da sadece kendisi için hiçbir şey yapmadığını hatırlamıyordu.
Leman üçüncü çalışta açtı telefonu.
Ayten? Bir şey mi oldu?
Hiçbir şey olmadı. Yılbaşında Doğukana gidiyorum. Tek başıma.
Uzun bir sessizlik.
Yalnız mı?
Kemal kaldı. Sırtı işte.
Ayten. Lemanın sesinde çekingence bir sevinç tınısı vardı. Ayten, gerçekten mi?
Gerçekten.
Helal olsun.
Sanki çok mühim bir şey yaptım gibi konuşuyorsun.
Yaptın. Belki şu an farkında değilsin ama yaptın.
Ayten metroya bindiğinde hemen bir saat kadar sürdü yolculuk. Herkes şıktı, paketler ve pastalar, yüzlerde telaşlı ama tatlı bir heyecan. Ayten bunları izleyip düşündü: Yılbaşını aslında sevmezdi hiçbir zaman. Çünkü her yılbaşında aynı döngü: Masa, hazırlanacak süsler, salata ve börekler, misafirler, gecenin sonunda Kemalin bir lafı, moralleri sıfıra indiren o an.
Geçen yıl, Kemal, Aytenin arkadaşı Figene Ee Figen, hâlâ koca bulamadın mı? demişti. Figen gülse de Ayten onun omuzlarındaki gerginliği hissetmişti. Kemale rica etmişti, Böyle şeyler söyleme diye. Kemal ise, Şaka ya, hiç mi espri anlamıyorsun? demişti.
Onun şakaları kimseye komik gelmezdi. Sıkıştırıcı, rahatsız eden şakalardı hep.
Kapıyı Sedef açtı. Genç, büyük gözlü, elinde un izleriyle.
Ayten Hanım! Ne güzel geldiniz! Kemal Bey?
Gelemedi. Yalnız geldim.
Sedef bir saniye durdu, dikkatlice baktı. Sonra onu sımsıcak sarıldı.
Buyurun, biraz dağınığız ama yılbaşına özel bir curcuna.
Beş yaşındaki torunu Burak çığlık atarak geldi, Aytene sarıldı.
Baaabaanne! Bak, ben sana mektup yazdım, yılbaşı için!
Yaa, ne yazdın Burakcığım?
Lego istedim! Bir de, senin gelmeni! Bak geldin işte! Demek ki mektubum işe yaradı!
Ayten güldü, içten güldü, uzun zamandır ilk kez böyle spontene, zorlama olmadan.
Doğukan mutfaktan havluyla çıktı.
Anne! Sıkıca sarıldı. Yol nasıl geçti?
İyi geçti. Uzun zamandır bayramda metroya binmemiştim. Herkes ayrı bir güzel.
Gel, sana kahve yapayım. Sedef, annem ne içmek ister kahve mi, çay mı?
Kahve, mümkünse. Sert olsun.
Mutfağa oturup uzun bir süre lafladılar. Sedef büyük tencerede bir şeyler yapıyor, Burak evde arabasıyla koşturuyordu. Doğukan annesini dikkatlice izliyordu. Ayten bunu fark etti. Eskisinden farklı, doğrudan bakıyordu.
Anne, dürüst ol. İyi misin?
Burak, koridorda koşma, yere kapaklanırsın, dedi Ayten, çünkü torunu tehlikeli şekilde köşeye yaklaşıyordu.
Anne…
Doğukan, bana öyle bakma.
Nasıl?
Sanki açıklama yapmak zorundaymışım gibi.
Doğukan sustu, kupasını oynattı.
Sadece mutlu olmanı istiyorum.
Biliyorum.
Mutlu musun?
Ayten yeniden pencereye baktı. Kar bir türlü bitmiyordu. Sabırla, inatla yağıyordu.
Düşünüyorum, dedi nihayet. Bu da bir aşama.
Akşam çok güzel geçti. Sedefin börekleri nefisti, Ayten tarifini bile aldı. Burak on birde yeni legosuna sarılarak kanepede uyuyakaldı. Tam gece yarısı Kıvılcım gazozuyla kadeh kaldırdılar, Ayten bir dilek diledi. Yıllardır ilk defa sadece kendisi için bir dilekti bu.
İkinci gün eve döndü. Doğukan bir gece daha kalmasını istedi, Sedef de; Burak ciddi bir sahne yaptı, ağlayıp babaanne hep burada yaşasın diye diretince ama Ayten döndü. Çünkü kaçmanın anlamı yoktu. Bunu biliyordu. Hayattan kaçılmaz, ancak değiştirilir.
Kemal kapıda bekliyordu. Yine o küskün, hem kırgın hem kibirli bakışı vardı.
Geldin ha.
Geldim. Sen nasılsın?
Ben mi? Yalnız başıma yeni yılı karşıladım.
Birlikte gidebilirdik.
Sırtım ağrıyordu.
Hatırlıyorum.
Ayakkabılarını çıkardı, paltosunu astı, çantasını bıraktı.
Peki, özür dilemeyi düşünmüyorsun galiba?
Dönüp öylece baktı. Sonra paltoyu astı, botlarını çıkardı, sonra döndü.
Neden?
Kocanı yılbaşında yalnız bıraktın!
Kemal, birlikte gidebilirdin. Sen kalmayı seçtin. Bu senin kararın. Ona ben karışmıyorum.
Oturdu, ağzı açık kaldı. Bir ara tekrar konuşacak gibi oldu.
Ne oldu sana böyle?
Bana mı? Hafifçe gülümsedi Ayten. Kendisine bile bu gülümseme sürprizdi. Bana yılbaşı oldu, biraz gecikmeli.
Ocak ayının başlarında Ayten çok düşünüyordu. Sessiz, kendi içinde, yavaşça. Deftere yazmaz, kimseye uzun uzun anlatmazdı. Düşüncesini çevirip çevirip tanıyan biri gibi yoklardı.
Düşüncesi şuydu: Otuz bir yıl, onu hiç ciddiye almayan bir adamla yaşamıştı. Adam kötü olduğu için değil, saygı diye bir ihtiyaç olduğuna hiç inanmamış olduğu için öyle davranmıştı. Evini geçindiriyorsan, üstünü başını alıyorsan yeter; kalan hikaye gibi bakıyordu. Ayten ise ne yapıyordu? Saygı istiyor muydu? Söylüyor muydu? Hayır. Sustum hep. Biriktirdim de sustum. Çekmek, iyi eş olmanın yolu sanmıştım.
Bunu kim ona söylemişti? Kimse doğrudan belki ama, çocukluğunda hep Aile her şeydir, diye konuşan annesi, Kocana göz kulak olacaksın, diyen kayınvalidesi, Kirli çamaşır dışarı çıkmaz, diyen komşular hep duvar örüp durmuştu üstünde.
Şimdi duvarlar çatlıyordu. Gürültüsüz, yavaş yavaş, mart buzları gibi.
8 Ocakta Leman aradı.
Ayten, bir şey anlatayım. Araya girme bak.
Tamam.
Hatırlıyor musun Sevim Güleni? Bizimle apartmanda otururdu.
Hatırlıyorum. Uzun kızıl saçlı, çok neşeliydi.
Evet, işte. Üç yıl önce ayrıldı kocasından. O zaman 56 yaşındaydı. Kira ev tuttu, dükkanda çalışmaya başladı, şimdi dükkanı var, çiçekçi olmuş. Diyor ki: Leman, neden daha önce bunu yapmadım anlamıyorum. Sanki hayat bitecek sandım. Ama yıkılan, sadece yıkılması gerekenmiş.
Ayten sustu.
Duyuyor musun beni? dedi Leman.
Duyuyorum.
Ne yapacaksın demiyorum sana. Sadece Sevimi anlattım.
Anladım.
Ayten, sen daha iyisini hak ediyorsun. Biliyor musun?
Biliyorum. Ama bilmekle hissetmek farklı.
O zaman hissetmeye başla.
Söylemesi kolay. Oysa sabahları aynı rutinle, telefona bakan kocayla, bıkkın bıkkın yenilen yemeklerle başladığında kolay mıydı?
Ama bir şey değişiyordu işte. Kemal kırıcı bir laf ettiğinde mutfağa kaçmaz olmuştu Ayten. Orada durur, bakar, ne laf eder ne de çekilirdi. Kemal bazen yarı yolda dururdu öyle baktıkça.
Bir akşam yemekte:
Sen değiştin, dedi Kemal.
Nasıl yani?
Bilmem. Başka türlü bakıyorsun.
Nasıl?
Farklı işte. Hoşuma gitmedi.
Biri sana baktığında hoşuna gitmiyor mu yani?
Öyle değil. Başka bir şekilde kötü hissettiriyor.
Kemal, dedi Ayten, belki de sorun senin alışmamış olmandır, ben bakınca garipsiyorsun.
Cevap vermedi. Tabağı topladı, mutfakta oyalandı, sonra televizyonun başına geçti.
Ocak ortasında işte şaşırtan bir gelişme oldu. Müdürleri Murat Bey çağırdı: Şirket büyüyordu, yeni ofis açılıyordu; oraya baş muhasebeci lazımdı. Maaş artışı, daha esnek saatler.
Ayten Hanım, size teklif ediyorum. En iyi çalışansınız, abartmıyorum, dedi.
O an Aytenin içi içini kemirdi. Sanki başını eğmiş yürürken şimdi bir anda kaldırmış da doğrulmuş gibi hissetti.
Cevabı ne zamana istiyorsunuz?
Bir hafta içinde. Ama umarım evet dersiniz.
Ayten o gece anlatmadı Kemale. Dışarıdan bakınca yeni ofis, 40 dakikalık yol, en az üçte bir fazla maaş Farklı bir yaşam sunuyordu.
Üç gün sonra Lemanı aradı.
Leman, terfi teklif ettiler.
Ayten! Büyük sevinçle bağırdı Leman. Harika!
Düşünüyorum.
Neyini düşünüyorsun ki?
Kemal istemez. Farklı semt, farklı saatler.
Onun iznini mi alacaksın?
Bir süre sustu Ayten.
Hayır, dedi ağır ağır. Gerek yok galiba.
Tabii ki yok! Sekiz yıldır oradasın, sana değer veriyorlar, hayatının fırsatı. Geri çevireceksin diye, Kemal rahatsız olacak diye mi?
O rahatsız olmaz da, söyleyeceği şeyler olur, ben de üzülürüm diye…
Zaten her gün üzülüyorsun Ayten. En azından terfi al. Kendi hayatına bak.
Ertesi gün Murat Beye kısacık bir mesaj gönderdi Ayten: Kabul ediyorum. Teşekkürler. Sonra telefonu bıraktı, ertesi gün torunu gelecek diye hoşlandığı meyve kompostosundan pişirmeye koyuldu.
Kemale akşam yemeğinde söyledi.
Bir haberim var. Terfi ettim. Yeni ofiste baş muhasebeci olacağım.
Uzak mı?
Kırk dakika.
Niye uğraşıyorsun?
Daha fazla sorumluluk, daha fazla maaş, daha heyecanlı iş.
Şimdi de iyisin.
Daha iyisi olacak.
Kemal baktı.
Kim yemek yapacak?
Ayten bir süre sustu. Yanıtı biliyordu da, nasıl söyleyeceğini tarttı.
Kemal, elli sekiz yaşındasın. Sağlıklı adamsın. Kendi yemeğini kendin de pişirebilirsin.
Ben bilmem.
Bu doğuştan gelmiyor, öğrenirsin.
Ayten!
Ben terfiyi kabul ettim, dedi sakince. Bu benim kararım, değişmeyecek.
Kemal yine odaya çekildi. Televizyonun sesi her zamankinden yüksek açıldı. Ayten bulaşıkları yıkadı, Buraka komposto koydu, havluları astı. Sonra yeni dairesinin balkonuna çıktı. Soğukta, nefesinin buharı geceye karışıyordu.
Aklına kızıl saçlı Sevim, düğün pastasıyran çiçekler, Lemanın kocası geldi hani doğum gününde dev bir çiçekle tanışmaya gelmiş adam Bütün bunlar o kadar insani, basit ve gerçekti ki Geri dönerken arabada gözleri dolmuştu Aytenin. Kemal ne oldu diye sorunca Yorgunum demişti; o da tamam deyip daha fazla kurcalamamıştı.
Şubatta Aytenin başına beklemediği bir şey geldi. Ufak bir şeyle başladı: Masa çekmecesinde eski bir zarf buldu, postasız, sararmış İçinden Kemalin yazısıyla bir mektup çıktı. On beş yıl öncesinden.
Okumak istemedi. Zarfa geri koydu, sonra tekrar çıkardı. Çünkü mektubun içindeki bir şey, Aytene önemli bir şey anlatacaktı.
Mektup ona yazılmamıştı. Lena diye bir kadına yazılmıştı. Az kelime, net, samimi Kemal, Lenayı düşündüğünü, onun yanında iyi hissettiğini, ne yapacağını bilemediğini, evde işler karışık diye yazmıştı.
Ayten, çekmecede yere oturmuş, mektubu elinde tutuyordu. Ağlamadı. Sadece düşündü. İlk tepkisi: Demek o zaman. İkinci düşüncesi: Ne kadar vakit harcadım. Üçüncüsü: Hayır. Harcanan bir şey yok. Oğlumu büyüttüm, yaşadım, kendimce bir şeyler kurdum.
Mektubu zarfına koydu, yerine kaldırdı, kalktı ellerini soğuk suya tutup aynada kendine baktı. Gözleri sakindi. Son zamanlarda, eskiden olduğundan daha iyi tanıyordu kendini.
O akşam Leman aradı.
Nasılsın?
Bir şey buldum. Çekmecede. Mektup.
Ne mektubu?
Eski. Bana değil.
Sessizlik.
Ayten
Tamam, bunu konuşmayalım. Sadece bir şey anlatmak istiyorum. Artık özel bir gerekçe aramaya lüzum yok. Onu ya da bunu beklemeye gerek yok. Hayat hakkı insanda öylesine vardır. Kimseye ispatlamak gerekmez.
Karar verdin mi?
Düşünüyorum. Ama başka şeye doğru düşünüyorum.
Leman sustu. Sonra yavaşça dedi ki:
Arkamdayım. Ne karar verirsen.
Mart ayında yeni işine başladı Ayten. Küçük bir ekiptelerdi, özellikle insan kaynaklarında Selma Hanımla çok iyi anlaştı. Selma Hanım ilk gün ona çay getirdi: Bakın, mutfağımız şurada, ben sizi gezdireyim, dedi. O kadar sade ve sıcak ki, Ayten çok memnun oldu.
İş güzeldi, yorucuydu ama bu hareket iyiydi. Kafası meşguldü, evine yorgun ama iyi dönerdi, boşalmış değil, hayat dolu hissederdi.
Kemal ise hâlâ şu senin işin derken, ciddi olmayan, oyunmuş gibi konuşurdu. Ayten ise buna takılmaz olmuştu artık. Evi ve işini ayırmayı öğrenmişti.
Nisanda Doğukanın doğum günü vardı. Bütün aile toplandı. Kemal de geldi ama açıkça huzursuzdu, köşede oturup sessizce erkenden ayrıldı.
Doğukanın arkadaşlarından Serkan, restorasyon işindeydi, Bazı binalar dışından yorgun, ama içi sapasağlam. Asıl sağlamlar öyle oluyor, diyordu. Ayten kendini düşündü; içi hâlâ sağlamdı.
Çıkarken Doğukan yanına geldi:
Anne, iyi miydin bugün?
Çok iyiydim. Gerçekten.
Sevindim. Sıkıca sarıldı. Anne, biz Sedefle konuşuyoruz. Sana lazım olursa, ne olursa olsun, yanında olacağız. Bil.
Ayten oğlunun gözlerine baktı. Kırklı yaşların başında, iyi kalpli, kendi yüzünden bildiği o gri gözlerle. Büyük bir şey söylemek isterken sadece başını salladı.
Bilirim, dedi. Söylerim.
Mayısta Selma Hanım özelden aradı.
Ayten Hanım, ben iş için değil Sormak istedim, hiç ayrı yaşamak istediniz mi?
Bunu neden sorduğunu anlamadı Ayten.
Neden sordunuz?
Ben de yıllar önce ayrıldım. Sizi üzmek istemem ama bazen anlaşılıyor. Kusura bakmayın, yanlış olduysa.
Hayır, yanlış olmadı.
Bir saat konuşup geçmişini anlattı Selma Hanım: Kocasından elli birinde ayrıldı, küçük bir ev tuttu, ilk başlarda yalnızlık ve maddi zorluk, sonra alıştı, sonra doğru hissettirdi.
Aynısını yapın demiyorum, dedi Selma Hanım. Sadece size şunu diyeyim: Korku sadece başta oluyor. Sonra özgürlüğe de alışılıyor.
Ayten uzun süre, kendi koltuğunda oturdu. Dışarıda hava neredeyse yaz, mutfakta kahve kokusu Kemal bir yanda.
Ayten bilgisayarı açıp kiralık evlere baktı. Bir bakayım, dedi. Fiyatlara bakayım, dedi. Yalnız yaşamak onun imkânlarına uygundu, bunu kolayca kavradı.
Defter açıp iki sütun çizdi. Sol tarafa ne tutuyor, sağ tarafa ne serbest bırakır Solda üç madde. Sağda ise tek kelime: Korku.
Üç hafta bu kelimeyle yaşadı. Her yerdeydi. Korku neydi? Yalnızlık mı? Ama zaten yalnızdı. Otuz bir yıl süren tek taraflı bir yalnızlık kadar derini var mıydı? Hata yapma korkusu? Ama neye göre? Çıkıp gitmek mi hata, kalmak mı?
Korku, alışkanlıkmış. Olmaz gibi, hakkı yokmuş gibi, herkesin hayatı böyle, diye diye
Ama herkesin hayatı değil. Sevim, Selma Hanım, Leman öyle değil.
16 Haziranda bir eve bakmaya gitti. Üçüncü katta, yeni boyalı, iş yerine yakın. Ev sahibesi Fatma Hanım sıcakkanlıydı. Birlikte evi gezdiler.
Çalışıyor musunuz? dedi Fatma Hanım.
Baş muhasebeciyim.
Güzel. Hayvanınız var mı?
Yok.
Sessizsinizdir.
Melek gibi yaşarım, dedi Ayten gülerek.
Tutacak mısınız?
Tutuyorum.
Eve dönerken otobüste camdan yazı seyretti. Ağaçlar yemyeşil, insanlar ince giysili Elinde küçük bir anahtar tuttu, sıradan bir anahtar ama sanki bir sınır, bir devrim taşıyordu içinde.
Akşam Kemale açıktan söyledi.
Kemal, senle ciddi konuşacağım.
Televizyondan gözünü ayırdı.
Ev tuttum. Ayrı yaşayacağım.
Sessizlik. Gerçek bir sessizlik.
Ne?
Söyledim işte. Ayrı yaşayacağım. Bizim hayatımız artık bana ağır geliyor. Saygısızlık, sevgisizlik, konuşmasızlık Artık başka türlü yaşamak istiyorum.
Birini mi buldun?
Kimseyi bulmadım. Kendimi buldum. Farkı bu.
Saçmalık bu dediklerin.
Olabilir. Benim saçmalığım.
Elli üç yaşındasın!
Yaşımı biliyorum, Kemal.
Bu… Oturduğu yerden kalktı, tekrar oturdu. Bu saçma.
Hayır, çok ciddi.
İnsanlar ne der?
Düşündüm. Umurumda değil.
Uzun uzun baktı. Sonra çok sessizce:
Bunu mektup yüzünden yapıyorsun.
Ayten gözlerini kaldırdı.
Mektuptan mı haberin var?
Zarf yer değiştirmiş.
Hayır, dedi Ayten. Mektup yüzünden değil. Sadece bildiğimi doğruladı. Bu benimle ilgili.
Yatak odasına geçti. Kemalin salonda gezelediğini, su doldurduğunu, sonra televizyonun açıldığını, ardından mutfakta bir şeyler aradığını duydu. Sonra sessizlik.
Taşınırken Doğukan eşyaları taşıdı. Sedef ile Burak da geldi. Burak yeni evi dolaştı:
Baaabaanne, burada balkon var!
Var Burakcığım.
Balkona çiçek koyabilirsin mi?
Tabii ki koyarım.
Ben de sana bir saksı çiçeği alacağım!
Tam üzerine olur.
Selma Hanım elinde ev yapımı çilekli pasta ile geldi. O akşam, eşyalar yerleşmişken kapıyı çaldı.
Ayten Hanım, yeni hayatınıza hoş geldiniz.
Abartılı değil, sıcak ve sade bir söz. Aytenin boğazı düğümlendi.
Teşekkür ederim. Buyurun.
Saatlerce çay, pasta, torun, işlerden konuştular. İki kadının sade, içindeki huzur dolu sıradan bir gecesiydi. Hem çok özel, hem çok sıradandı.
Selma Hanım gittikten sonra Ayten yeni kanepeye uzandı; yeni battaniyesine sarındı, o evi dolduran yumuşacık bir sessizliğe daldı.
Ağustos sıcaktı, işleri yoğundu. Ayten yeni çevresine iyice alıştı, akşamları bazen dışarı çıkar, parktaki bankta otururdu. İnsanları izler, herhangi bir şey düşünmeden sadece var olurdu.
Bir gün Kemal aradı.
Doğukan dedi ki, sen iyi yerdesin.
Fena değil.
Maaşın iyi mi?
Eh, iyi.
Biz yine de bir konuşsak mı?
Ne hakkında?
Yani, ikimiz hakkında.
Ayten pencereye baktı. Dışarıda ağaçlar rüzgarda sallanıyordu.
Kemal, eski anlamıyla o biz artık yok biliyorsun.
Biliyorum. Ama belki…
Hayır, dedi Ayten, kırmadan ama net. Olmaz. Dönmeyeceğim.
Neden?
Orada iyi olmuyordum.
Burada?
Burada öğreniyorum. Farkı bu.
Uzunca sustu. Sonra:
Değiştin.
Evet.
Çok.
Umarım öyledir.
Aramaları azaldı. Ayten cevap vermek isterse verirdi. Hak sahibi olduğunu ilk defa hissediyordu o da bunu kullandı.
Sonbaharda Sevim Gülen aradı. Numaramı Leman vermiş. Bir kahvede oturduk. Canlı, güvenli bir hali vardı. O kadar mutlu değil ama iyiydi, sakin ve kararlıydı.
Uzun uzun konuştuk. Sevim, Otobüste giderken, birden şarkı söylemeye başladım. Yirmi yıl şarkı söylememişim oysaki, dedi. Keşke daha önce yapsaymışım, dedi.
Hiç mi pişmanlık yok?
Sadece daha erken ayrılmadığıma.
Çok mu korkmuştun?
Evet ama başta. Yaptıktan sonra korkacak bir şey kalmıyor. Hayat değişince, yıkılan sadece yıkılması gerekenmiş.
Ayten geceliğin bunu düşündü. Her şey yerinde. Oğlu yanında, torunu arayabiliyor, işe gidiyor, yeni dostları var.
Ve bir şey daha: Artık kendi olarak yaşıyordu. Evin hizmetçisi, misafiri, birinin eklentisi değil. Sadece kendisi: Ayten Hanım, elli üç yaşında, baş muhasebeci, anne, babaanne, bir insan.
Yılbaşını iki defa kutladı. Önce Doğukanlarda, sonra kendi evinde. Leman ve eşi, Selma Hanım ve Sevim küçük bir masa etrafında, hafif müzik, sohbet, kimse birbirini zorlamaz ya da yargılamaz. Sadece olmak istediği kadar olmak
Saat on ikide Ayten kadeh kaldırdı. Bir dilek diledi, gene söylemedi. Ama bu sefer farklıydı: Ne bir dilek ne bir umut. Sadece sessiz, kararlı bir devam ediyorum.
Ocak ortasında, bir sabah kayınvalidesi aradı. Yok artık kayınvalide. Kemalin annesi: Neriman Hanım. Yıllardır ayrı şehirde yaşıyordu, çok da samimi değillerdi ama küçücük bir sohbet araları olurdu.
Ayten, dedi Neriman Hanım, sesi yaşlı, titrek… Kemal anlattı.
İyi.
Sana bir şey söylemek istiyorum.
Dinliyorum.
Doğru yaptın.
Ayten bir an sustu.
Keşke daha önce söyleseydim dedi Neriman Hanım. Otuz yıl önce. Her şeyi gördüm. Oğlumu eleştirmedim, annelik işte, yanlış biliyorum. Ben de üzgünüm.
Neriman Hanım…
Bölme, sözümü kesme canım. Sen iyi bir kadınsın. Her zaman iyi oldun. Hayat güzel yaşanmalı. Yaşın hiç önemi yok. Doksan yaşındayım, hâlâ bir şeye sevinecek bulunca seviniyorum. Sakın kendini gömme, olur mu?
Olur, dedi Ayten, boğazı düğümlenerek.
Arada ara beni, laf olsun diye. Konuşuruz.
Ararım.
Söz mü?
Söz.
Telefonu kapattı, bir süre öyle duvara baktı. Sonra kahkaha attı. Kime ne demek ki en beklenmedik yerden de insanın yüzü gülebiliyor.
Şubat sonunda Doğukan tek başına ziyarete geldi. Boş boş sohbet, kendi işleri, eşi Sedef, Burak okula gidecek korkuyor mu, yok diyor.
Anne, iyi görünüyorsun. Cidden. Farkın var.
Daha kötü mü yoksa daha iyi mi?
Çok daha iyi. İçindeki bir şey sanki açıldı.
Orası uzun süredir kapalıydı.
Biliyorum. Bir kapı aralığında durdu. Anne, özür dilerim ben.
Niye?
Bir önce görmedim diye. Sormadım. Senin zor durumda olduğunu anlamadım.
Doğukan.
Cidden. Sorsam belki…
Doğukan, dedi Ayten, yumuşakça. Herkes kadar gördün. Ben de sakladım. Sen hep iyi oğuldun, ben bunu biliyorum.
Başını salladı, sarıldı, gitti.
Ayten, kapının arkasında bir dakika daha durdu. Sonra mutfağa, kendine bir çay daha doldurdu. Dışarıda yine kar vardı. Bu yıl kış bol karlıydı.
Şunu düşündü: Geçen yıl, otuz bir Aralıkta başka bir pencereden yine bu kara bakmış ve o zaman bir şeyler başlamıştı. O minik buz parçası, usulca eriyordu.
Şimdi hepsi sulara karıştı. Yüzünü yıkayacak suya. Kana kana içilecek su. Akan ve asla yerinde durmayan.
Bir hafta sonra Kemal aradı. Açtı telefonu.
Ayten.
Evet.
Doktora gittim. Bir şey yok, ama tansiyon varmış. Yediklerime dikkat et dediler.
İyi olmuş, gitmen iyi olmuş.
Sen daha önce söylerdin.
Kemal.
Ne?
Bundan sonra kendin düşünmen doğru.
Sessizlik.
Geri dönmüyorsun yani?
Hayır.
Ve sağlığın yerinde mi?
Ayten pencereye baktı. Hâlâ kar yağıyordu. Sakin, sabırlı, ocak karı…
Evet, dedi. İyiyim. Merak etme.
Endişem yok, öylesine sordum.
Biliyorum.
Bir süre sustular. Sonra Kemal, duyulmayacak kadar alçak bir sesle:
Suçlu olduğumu anladım.
Ayten hemen cevap vermedi. Gerçekten ne diyeceğini düşündü. Ne kırmak ne avutmak istiyordu; sadece doğru bir şey söylemek istiyordu.
Kemal, sana kızgın değilim. Cidden. Büyük bir hayat yaşadık. Bunları silemezsin. Ama o hayat, benim istediğim gibi değildi. Seninki öyle miydi, onu sen karar ver.
Düşünüyorum, dedi Kemal.
İyi, dedi Ayten. Düşünmek iyidir.
Telefonu kapadı. Çay koydu, fincanını aldı. Kapıdaki küçük rafta duran anahtara baktı. Sıradan bir anahtar, ama artık kendi hayatının anahtarıydı.



