Yine mi! Bugün sabah işten geldikten sonra, anaokulunun WhatsApp grubunda yeni bir mesaj görünce içimde birdenbire sinir dalgası yükseldi. Telefonu yanımdaki koltuğa hızla bırakıverdim ben de. Belki kırılsaydı biraz rahatlayacaktım. Ama içimdeki yorgunluğu mu kırık ekran hafifletebilir ki?
Anne, bir şey mi oldu? Defne kafasını derslerinden kaldırdı, bana döndü.
Yine yarışma, Defne! Yeter artık, illallah ettim bu işten! Kim istiyor bu kadar gereksiz şeyi? Üstelik ödevleri teslim etmek için son gün, yarın da nöbetim var. Ne zaman uğraşayım ben bu işlerle?
İstersen ben yaparım anne, dedi, matematik kitabını kapatırken. Derslerimi az çok bitirdim. Sadece cebir kaldı, onu da Yarenden kopya çekerim. Zaten konu da saçma, hiçbir şey anlamadım. O anlatır bana.
Yok yok kızım, sen kendi işlerini tamamla. Yeter, olmaz! Notların tehlikede, bir de sınavlar yakın, bak unutma.
Peki… Ama Ege gene üzülecek. Geçen sefer nasıl ağlamıştı hatırlıyor musun? Herkese sertifika verdiler, onun yaptığı el işi hiç bakılmadan geri köşeye atıldı. Halbuki kendisiyle yapıştırdı…
O yüzden atıldı ya zaten! Bizde herkes sanatçı maşallah! Sözde çocuklar yapıyor… Ama o eserleri bırak, büyükanne bile zor toparlar! Bu yarışmaların asıl canımı sıkan yönü bu.
Neden? Defne merakla soruyor.
Çünkü öğretmenler azarlayınca hep çocukların kendisi yaptı diye ısrar ediyorlar. Bir görsen o işleri! Herhalde ailecek çalışıyorlar geceleri.
Anne, neden herkes sessiz kalıyor ki? Hiç kimse karşı çıkmıyor. Herkes baş eğip yapıyor mecburmuş gibi. Birinci sınıfta da öyle olmuştu hatırladın mı? Sonra bir veli Yeter bu saçmalık, çocuklar kendi yapsın! dedi.
Tabi sonra Sema öğretmen sizi başıboş bıraktı.
Aynen, Defne güldü. Çok sevinmiştik. Zehra öğretmen gelince dedi ki; artık her şeyi kendiniz yapacaksınız, yalnızca kendiniz! Bir keresinde Pelinin annesi ona bir örgü oyuncak yaptı getirdi diye kızdı. Önce övdü, sonra herkese ip ve tığ getirmelerini söyledi, hatırlıyor musun?
Ah, o yüzden gece gece komşuya koşmuştum… Unutur muyum o telaşı!
Sonra Pelini oturttu ve daire ördürmek istedi. Tabii ki yapamadı, iki verdi. Hatırlamıyor musun?
Hatırlayamadım gerçekten… Ne günlerdi…
Aslında bu yarışmalar için aileleri ödüllendirseler daha iyi. Çocuk üzülmesin. Defne kalemlerini topladı, kalktı. Sana çay hazırlayabilir miyim? Sonra Egeye masal okurum, olur mu?
Çok iyi olur! diye sarıldım Defneye. Şaka maka, artık benden uzun. Eskisi gibi başına öpücük konduramıyorum. Babasına çekmiş…
Anneyi, bunu açma, Defne hafifçe uzaklaştı. Onu hatırlamak istemiyorum.
Hatırlamayız elbette kızım. Çay suyu koy, ben de birkaç kişiyi arayayım. Aklıma süper fikir getirdin!
Sevgili kızımın ince boynu, zarif bilekleri… Hep kendi annesine benzediğini düşünürdüm ama aslında babasının kanı. Annemin kayınvalidesi balerindi eskiden. Hep çalışmalar, disiplin. Soğuk karakteriydi belki de Defneye benzeyen tek yanı. Oysa Defne insanı içine sıcak ışığıyla alır. Dairesel ve durmaksızın iyilik yapar.
Evimizde hasta hayvan eksik olmazdı. Defne, mahalleden bulur, eve taşır. Tedavi eder, yuva bulurdu. Sadece yaşlı, kocaman bir kedimiz kaldı sonunda: Kuzu. Geçen kış buldu onu Defne. Ankarada okul fırtınadan tatil, annesi nöbette. Defne abisini, Hiçbir yere gitme, sadece çizgi film izle! diyerek bırakıp markete soğan almaya inmişti. Dönüşte apartmanın girişinde kara bir kütle gördü. Bembeyaz, dev, bir zamanlar pofuduk bir sokak kedisi. Gözlerinden yaşlar akıyor, tüyleri ise çamur olmuştu. Defne dizleri üstüne çöktü.
Üşüdün mü? Benle gelmek ister misin?
Gözlerini Defneye dikti, sessizce oturup bekledi. Kaldıramadı Defne onu, çok ağırdı. Apartman kapısını açtı.
Hadi gel, içerisi sıcak. Süt de var bizim evde.
Bir süre bakıştılar, sonra kedi başını Defnenin avucuna yasladı. Duygusal an. Eve geldiler.
Ben sabah işten gelince, bu kediyle karşılaşınca sadece başımı salladım.
Kızım, yaşamaz bu…
Anne, hiç değilse sıcak bir yerde ölür.
İtiraz edecek halim de yok. Ne zamandır yorgunluktan başka bir şey hissetmiyorum zaten. Hayat neredeyse bir balçık olmuştu. Tek tutunduğum, çocuklarımdı.
Eşim, beni kolay kolay terk etmedi. Yıllarca iki evi idare etti, sonunda ben, Git dedim. Defne bir şey demedi. Oğlum Ege zaten hâlâ küçüktü. Eski eşimin yeni ailesiyle bir gün parkta karşılaştım. Onu çocukla oynarken izledim ve anladım nihayet: Bir hayat bitti, ben ise yenisine başlayacağım.
O gece eski eşyalarını topladım, hiçbir şey anlatmadım; sadece: Git, dedim.
O tam itiraz edecekken Defne odadan çıktı ve onun arkasından: Sen de git, dedi.
Kapı kapandıktan sonra yere oturdum. Defne yanımda ağlamayı bastıramadı.
Anne, iyi misin?
Kendimi toparladım. Bize bir çay koy, Defne…
Çocuklar farklı tepki verdi. Ege biraz daha küçük, annesiyle mutlu oluyordu; eski eşim zaten onunla pek zaman geçirmezdi. Defne ise geceleri uykusuzdu. Aylar sonra belki Kuzi nedeniyle toparlandı.
Kuzi adını kendileri koydular. O dev kedinin geceleri mutfakta aniden belirip beni ürkütmesini hâlâ unutamıyorum! Kuzi hiç mırıldanmazdı. Sadece yanımda oturur, dikkatle dinlerdi; ben de ona fısıltıyla dert anlatırdım. Ailemi, hayal kırıklıklarımı, yorgunluğumu dökerdim. O hep yanımdaydı.
Defneyle zaman zaman dertleştik. Kuzi’yi vermek istese bile karşı çıkardım. Kaldı, alıştı, tüyleri toparlandı. Şimdi evde bize moral kaynağı.
Arkadaşlarım sevgili hayatımla ilgili sorunca gülerek: En iyi erkek evde: Zaten konuşmaz, yemesi az, çocukları sever, kaprisi yok! dedim. Yeni biriyle asla beraber olmam sanıyordum. Kırık bir oyuncak gibiyim, diye düşünüyordum. Sadece çocuklar bana yaşam verdi.
Defne’nin anaokulu süreci zevkliydi. Bir elbise, bir kutlama… Ama Ege’nin grubunda işler değişti. Veliler ve öğretmenler tam bir yarışma timi! Zaten eski kocam da yardım etmemek için binbir bahane buluyordu. Nafaka için mahkemeye gitmemi bekleyecek kadar bencil. İki işte çalışmaya başladım. Vakit iyice azaldı. Defne yardımcı oluyordu ama esas işi Vovka (Ege) kendi yapmak istiyordu. Ona yapılan haksızlık ise içimi acıtıyordu.
Bir veli toplantısında öğretmeni, Evladına yarım saat ayıramayan velilerden iyi anne baba olur mu? Çocuğunuzla beraber vakit geçirin! diye azarlar gibi konuştu. Sonra da işin bütün ağırlığını velilere yükleyen uzun bir konuşmayla toplantı bitti.
Oradan çıktığımda aklımda sadece eve gidip çocuklarımı dinlemek, Kuzi ve bir bardak çay vardı. O gün çok kızgındım. Dedim ki; yeter artık! Çocuklar için yarışmaysa, çocuklar katılsın! Veliler içinse, açıkça söylesinler.
O gün, Defne’nin verdiği ilhamla birkaç veliyle konuşup bir plan yaptık. Bir hafta sonra, anaokulu partisinde bu planı uyguladık. Ege’nin kendi yaptığı minik, eğri büğrü kirpi, bu kez en önde sergilendi. Herkesin görebilmesi için.
Meltem Hanım, niye çektiniz o işi öne? Az sonra sergi olacak.
Ben de, herkes Ege’nin kendi elleriyle yaptığı işi görebilsin istedim. Sadece düzelteyim diye aldım.
Söylenenleri takmadım. Ege gözlerine inanamadı. Hatta bazı veliler işleri inceledi, beğenildi.
Tüm aile ve veliler, çocuklar toplandı. Kostümler, ses, hazırlık derken program başladı. Konser bitiminde, velilerin düzenlediği mini ödül töreniyle, kendi işini kendi yapan her çocuk sertifikasını aldı; velilere de en iyi katkı diye sertifika ve çikolata! Herkes şaştı kaldı. Grup başkanı dahi ödül aldı, önce afalladı.
Bizim işleri veliler değil, çocuklar yapınca ikinci bir raf geldi. Üzerinde, Defnenin yazdığı büyükçe bir pankart: “Kendim yaptım!” yazıyordu.
Parti bitince hemen çıktık. Ege sertifikasını sımsıkı tutuyordu.
Anne, benim elişim de güzelmiş, değil mi?
Elbette! Hem en güzeli seninkisi, çünkü kendi başına yaptın! Defne bile yardım etmedi.
Ama kirpim biraz yamuk…
Olsun, o senin.
Bir süre sustu.
Anne, sen benimle gurur duyuyor musun?
Yavaşça eğildim, karşısına geçtim.
Çok gurur duyuyorum oğlum. Kendi başına ayakta durduğun için, sorumluluk aldığın için, yardım etmeye çalıştığın için. Dün bulaşığı senin yıkadığını biliyorum. Annenin sevgisi de budur işte.
Gerçek adam kim olur anne?
Kendi yolunu açan ama gerektiğinde yardım alan biri. Kadın-erkek işi ayırmayan, sevdiklerine her zaman destek olan… Tıpkı senin dün Defne’ye zaman kazandırıp onun başarılı olmasını sağlaman gibi.
Peki, zamanı nasıl doğru kullanacağım?
Onu da sonra anlatırım. Hak ettik mi bir kutlama sence?
Evet!
Tatlı mı alsak?
Harika olur!
Mutfakta tavşanlı çaydanlıkla çayımı içerken, çocukların sohbetini dinledim. Kuzi köşede, yanımızda. Bir çocuğu mutlu etmek aslında ne kolay; ona değerli ve önemli olduğunu söylemek yeterli.
Telefonu sessize alıp derinlere koyacağım. Grubu da Defne’nin yakın arkadaşının annesi özetlesin dediğimde, gülerek kabul ederiz, biliyorum. Birlikte, çikolata dağıtırkenki şaşkın yüzlerini anımsar, güleriz.
Yıllar geçti, Ege askeri lise öğrencisi olduğunda, o eğri büğrü el işi kirpi, hâlâ annesinin mutfağında, çaydanlığın yanı başında duracak. Defne de üniversite için İstanbul’a gidecek, okul tatilinde eve geldiğinde annesine bir porselen demlik getirecek.
Ben ise yalnız kalınca bir gün yeniden sevmeyi öğreneceğim. Bu defa, Yalçın Bey olacak yanımda. Kısa boylu, tonton, buralı bir adam. Birlikte çocuklarla uyum yakalayacak, en büyük sürprizim de bu olacak. Şaşarak göreceğim ki insan başka birinin çocuğunu gerçekten sevebiliyormuş.
Birkaç yıl sonra Defne ziyaret ettiğinde, el ele parkta yürüyen bir anne ve babayı görecek: Arkasında şıkırdayan sonbahar yaprakları, koşturup ekmek isteyen sincaplar, evde de demlenen çay, keyifli bir sessizlik. Bazen konuşmaya gerek olmaz; insanı duyan kalp yanındaysa eğer.




