“Sırrı Olan Bir Melek”

Bir Melekin Sırrı

İsmail, annesinin mutfağında iki eliyle demli bir çay bardağını kavramış, mahmur mahmur camdan dışarı bakıyordu. Yüzünde tuhaf bir neşeyle karışık dalgın bir tebessüm vardı. Konu hep Ona geliyordu hayatına yeni giren, dünyası altüst eden o kızdan başka bir şeyden bahsetmek mümkün değildi.

Anne, vallahi bu kız bir melek! dedi birdenbire, gözleriyle annesini delip geçerken. O kadar içten bir hayranlık vardı ki sesinde O kadar tatlı, o kadar iyi huylu, öyle güzel ki Baktıkça gözlerime bayram havası geliyor. Allah aşkına, böyle bir kız niye beni seçti ki? Bildiğin sıradan bir adamım işte, o kadar.

Fadime Hanım ise tam karşısında oturuyordu. Gözlerinde anlayış ve sıcaklık parlıyordu. Oğlu son zamanlarda gerçekten değişmişti daha canlı, daha mutlu, sanki içinde farkında olmadan yeni bir lamba yanmıştı. Şimdi ise, oğluna bakarken artık bütün şüphelerinden kurtulmuştu: Bu çocuk resmen aşık olmuştu.

Vay, benim oğlum resmen gönlünü kaptırmış! diye gülerek sandalyesinin arkasına yaslandı Fadime Hanım. Ne zaman tanıştırıyorsun bizi bu hanımefendiyle bakalım?

İsmail bir an duraksadı, gözlerini bir yere kaçırdı. Heyecan ve tuhaf bir kaygı dalga dalga içinde geziniyordu. Her şeyin mükemmel olmasını, annesine bu özel kızı en güzel şekilde gösterebilmeyi istiyordu.

İnşallah yakın zamanda dedi utangaçça, tekrar annesinin gözlerinin içine bakarak. Ama onun da gönlü olsun istiyorum, hazır olmasını bekliyorum. Diyor ki, aileyle tanışmak büyük bir adım, önce duygulardan emin olmalıyız.

Fadime Hanım başını olumlu anlamda salladı. Genç kızın tedbirini anlıyor, işler böyle olunca aceleci davranmanın gereksiz olduğuna inanıyordu.

Bak yine de ben sana güveniyorum, gönlünü alırsın sen onun diyerek elini uzattı ve oğlunun itinayla taranmış saçlarını dağıttı.

İsmail, çabucak doğrulup kafasını düzeltti, hafif alıngan bir bakışla:

Anne ya, yapmasana! dedi sündürerek, saçlarını elle düzeltti. Artık çocuk muyum ben!

Fadime Hanım tekrar güldü, gözlerinin içi gülüyordu.

Cumartesi gelin ama, dedi, şakalaşmaya fazla takılmadan. Güzel bir pasta hazırlarım. O gün müşteri de yok, kendime tatil verdim.

İsmail kısa bir düşünce aldı başını, artıları eksileri tarttı. Bu, annesinin umduğu tanışmaya bir adım yaklaştığını hissetti.

Tamam o zaman, deneyeceğim, ikna etmeye çalışırım onu. Cumartesi bence de güzel.

Fadime Hanım yıllardır evinde manikür-pedikür yaparak ek gelir kazanıyordu. Evin salonu küçük bir güzellik köşesine dönmüştü: Düzenli bir masa, çeşit çeşit ojeler, boy boy törpüler. Nice kadınlar, nice hikayeler gelip geçmişti bu sandalyeden. Kimi sessiz sakin, ne istediğini bile söylemekten çekinen; kimi çağlayan gibi konuşan, kimi de her şeye burnundan kıl aldırmayan bir müşteri. Fadime Hanım hepsinin dilinden anlar, sınırını koyardı; bazen ustaca sohbeti bambaşka yere çekerdi.

Ama bir müşteri vardı ki, Fadime Hanımın aklında bambaşka yer etmişti. O da Yasemindi ilk bakışta o kadar sıradandı ki Her zaman sade giyinmiş, abartısız, kendine has bir huzur barındıran, pek gülmeyen ama tatlı tatlı tebessüm eden biriydi. Devamlı gelirdi, pastel renkler ister, fiyat sormaz, hiç tartışma çıkarmazdı. Ne kadar iyi huylu, düzgün bir kız diye içinden geçirirdi Fadime Hanım.

Ta ki bir gün, Yasemin tırnaklarına ojesini sürerken ansızın konuşmaya başladı. Ağır ağır, sanki kendi kendine düşünüyormuş gibi hayat hikayesini anlatıyordu. Ve anlattıkça, Fadime Hanımın gözünde bambaşka bir tablo boyanıyordu.

Benim üç çocuğum var, dedi Yasemin, tırnaklarına dalgın bir şekilde bakarken.

Fadime Hanımın eli havada kaldı, törpü buzul oldu. Hiç böyle bir şey beklemiyordu.

Aaa, şaka gibi! dedi şaşkınlıkla, tepkisini gizlemeye çalışarak. Neredeler peki?

Birisi babasında, birisi devlet yurdunda, dedi aynı umursamazlıkla Yasemin. En küçüğü de şu anda benimle ama o da yakında oraya gidecek nasılsa.

Odada adeta zaman durdu. Fadime Hanım duyduklarını anlamaya çalışsa da Yasemin söylemeye devam ediyordu, sanki makarna tarifi anlatır gibi:

Aslında çocuk sahibi olmak hayatı kurtarmanın güzel yolu. Marifet doğru adamı seçmekte.

Yasemin tek cümleyle tüyleri diken diken edici hayat planından dem vurmaktan çekinmiyordu. Esas niyeti ne evlilikmiş ne düzen. Maddi durumu iyi olan, hali hazırda ailesi olan adamları bulup gönlünü çeliyor; iş ciddiye binince çocuk doğuruyor, işi bitince parayı, malı-mülkü alıp usulca ortadan kayboluyordu.

Evli adam daha cömert olur, biliyor musunuz? dedi Yasemin, saç telini kulağının arkasına atarken. Evde gürültü patırtı çıkmasın, karısı duymasın diye ne istersem verir, tazminat gibi paralar, yeter ki peşini bırakayım.

Bu kadar rahat, sanki hamur işi tarifi veriyormuş gibi, hayatında yaptığı hesapların çocuklar üzerindeki sonuçlarını anlatıyordu. Çocuk ise bu denklemde sadece bir araçtı, işlevi bitince onun için yükten ibaretti.

Ben böyle hayatımı kurdum, dedi sonunda Yasemin, Fadime Hanımın gözlerindeki o sessiz merakı okumuşçasına. Eleştirebilirsin tabii ama, bak 25 yaşımda şehir merkezinde daire, yeni bir araba, fena olmayan minik bir dükkanım var. Sende ne var peki? Sen benden en az bir nesil büyüksün, hâlâ başkasının tırnağını törpülüyorsun! Hele bir hafta boyunca kazandığını ben bir öğlen kafeye bırakıyorum!

Yaseminin lafları Fadime Hanımı derinden yaraladı ama yüz vermemeye çalıştı, derin nefes aldı ve elinde titreyen törpüyle kibarca ama ciddi bir sesle sordu:

E ama onlar senin canın, kanından Nasıl böyle kolayca bırakabiliyorsun ki?

Sesinde tarifsiz bir şaşkınlık vardı. Bir insan, gözlerinin içine bakan, anne diyen minicik yavrusunu böyle nasıl terk edebilirdi?

Yasemin soğuk bir gülümsemeyle omuz silkti:

Evlat büyütmek ayrı dert, vaktim yok benim. Devlet yurduna gitsin, belki orada iyi bir aile çıkar, onlar sahiplenir, onlara anne olur. Ama ben olmam.

Sanki hava tahmini yapıyordu, küçücük çocukların kaderiymiş gibi. Fadime Hanımın içi bir başka sızladı. Yasemin son darbeyi vurdu:

Bana bakmayın öyle, ben hiç anne olmak istemedim, bana göre değil. Bezi, mamayı, uykusuzluğu çekemem. Hayattan keyif alırım, çocuk bakamam!

Sesinde en ufak bir pişmanlık yoktu. Tam aksine, sanki tırnak rengi seçmiş de, bundan gayet memnunmuş gibi koltuğuna yaslandı, marka kazağının kolunu düzeltti.

Fadime Hanımın elleri titredi, bakışları Yaseminin tırnaklarına sabitlenmişti. İçinde bir volkan patlamak üzereydi ama ne diyebilirdi ki? Onun lafı, Yaseminin hayatını ne kadar değiştirecekti?

Sizce doğru mu bu yaptığınız? diye çok sakin, güçsüz bir sesle sordu tekrar, içinde cılız bir umut taşıyarak.

Yaseminin cevabı ise buz gibiydi:

Doğru dediğiniz şey bana konfor ve para kazandırıyorsa, benim için doğrudur. Gerisi gerisi boş.

Fadime Hanım şaşkınlıktan donmuştu, tırnaklarına bakmaya devam etti. Bir türlü kafasında bu hesapçı yaklaşıma anlam veremiyordu.

Nasıl böyle bir şeyi düşündün bile? dedi istemsizce, sadece şaşkınlık değil; saf bir üzüntüyle.

Yaseminin omuzları küçücük oynadı; sıradan bir şeyden bahsediyordu sanki. O gün açılmıştı nedense. Ne olacak, diye düşündü: Arkadaşlara anlatsa hemen dışlanırdı. Ama bu kadın? Bir daha görmeyecekti, en fazla tırnağını başkası yapardı. Parası vardı, sıkıntı yoktu. Zaten Fadime Hanım bu işin ehli olsa da, onun gibisi daha bulunurdu. Aslında evde manikür yapanlar bazen lüks salonlardan daha güzel iş çıkarıyordu

Bir şekilde gelişti olay, dedi Yasemin, ellerine bakarak. On dokuz yaşındaydım, deliler gibi âşıktım. Adam evli çıktı. Olan bana oldu, hamile kaldım. Kürtaj etseydim geç olacaktı. Doğurdum O da, bana laf etmemem için bir daire hediye etti, oğlunu da aldı, kendi karısına ne dedi bilmem.

Hiçbir pişmanlık, hüzün, kızgınlık yoktu sesinde.

Sonra dedim ki, madem fırsat ayağıma gelmiş, hayattan neden payımı almayayım?

Bir süre durdu, yüzünü yukarı kaldırdı. İçinde hâlâ saklamaya çalıştığı bir başka his vardı, belki kendine bile itiraf etmediği.

Artık tamamen kendi ayaklarım üstünde duruyorum, dedi sesi daha kararlı; sanki hem Fadime Hanımı hem kendi kendini ikna etmeye uğraşıyordu. Kimsenin yardımına muhtaç değilim. Belki yakında düzgün birine denk gelmem olası, evlenirim, uslu iki çocuk doğurup huzurlu yaşarım.

Bunu derken gülümsedi, gözlerinde ise hızla kaybolan kısa bir burukluk belirdi.

Fadime Hanım tüm bu süre boyunca Yaseminin tırnaklarına odaklandı; kafasını kaldırmaya cesaret edemedi bakışı her şeyi ele verecekti. İçinden gelen o fırtına koptu, olduğu gibi söylemek istedi ama sustu, törpüsünü sımsıkı tuttu.

Peki ya oğlum öğrenirse? Geçmişini? Bu gaddarlığını? Çünkü ben bu yaptıklarını başka nasıl tarif edeyim? dedi sonunda, sesi öfkeden çok acı doluydu.

Yasemin küçümser bir ifadeyle yaslandı. Gözleri buz gibi parladı, hafif bir meydan okuma vardı.

İyi sakladım izleri, dedi soğuk bir rahatlıkla. Hatta ülkenin öbür ucuna taşındım. Beni bilen yok. Annem de benimle konuşmaz zaten, ben de onu unutmak isterim. Ne annem ne başka biri anlar. Sen mi anlatacaksın?

Fadime Hanımın içi kaskatı kesildi. Törpüyü masaya bıraktı, doğrulup Yasemine döndü:

Valla başka işim yokmuş gibi senin hayatını takip edecek değilim! Bir de dedikodu yapacak halim hiç yok! dedi, alıngan bir sesle. Senin hayatın, karışmam. Ama küçük bir tavsiye ister misin? Hiçbir sır sonsuza dek saklı kalmaz, bir gün mutlaka su yüzüne çıkar

Kısa bir sessizlik ve sonra Fadime Hanım toparlandı:

Bitti, işim tamam. Memnun kaldınız mı?

Yasemin cevap vermedi. Kusursuz tırnaklarını inceledi, gözleri pürüz aradı ama bulamadı. Sonra soğuk bir ifadeyle, cüzdanını çıkarıp masaya bir miktar Türk lirası bıraktı:

Evet, memnun kaldım. Ama artık başka bir yere giderim. Hoşça kalın. Yani, elveda!

Cümlesi net ve sertti. Çantasını omzuna asıp çıktı. Fadime Hanım sessizce ardından baktı, ne suskunluğundan ödün verdi, ne de hareket etti.

Kapı kapandı, evin içine bir sessizlik çöktü. Sadece saat tıkırtısı vardı artık. Fadime Hanım usulca masadaki ojeleri, törpüleri topladı. Aklı Yaseminde, onun çocuklarında, insanın mutluluk ve sorumluluk kavramında ne kadar ayrı yollara sapabileceğinde dolaşıp duruyordu.

O günden sonra Yasemin bir daha gelmedi. Fadime Hanım bazen o günleri düşünürdü ama üzerinde fazla durmamayı seçti. Herkes kendi yolunu seçiyor, kimse için hayat başkasının yazdığı gibi yürümüyor.

*

Fadime Hanım uzun süredir, oğlunu mümkün olduğunca rahat, güzel bir ortamda gelin adayıyla tanıştırmanın hayalini kuruyordu. Şehirdeki ev bir tuhaftı: dar, alelade, ruhsuz. Oysa yazlık bambaşka doğa, hava, çiçek kokusu Bahçede masa kurulur, köfte yapılır, kamelyada sohbet edilir. Tanışma için sıcacık, doğal bir atmosfer.

Beklenen gün geldi. Fadime Hanım sabahın erkeninde tüy gibi kalkmıştı: Evi sildi süpürdü, vazolara çiçekler koydu, bol mezeli bir sofra hazırladı. Sık sık saati kontrol ediyor, heyecandan yerinde duramıyordu. Bu tanışma, onun için sıradan bir ritüel değildi; oğlunun hayatında ölümüne ciddiyet taşıyan ilk ilişkiydi sanki.

İsmail de içeride, sabah sabah motor takmıştı sanki: kapının menteşesini sık, bahçe yolunu süpür, sandalyeleri yeni diz Her beş dakikada bir, Anne, başka bir şey var mı? Her şey tamam mı? derdi. Fadime Hanım ise hep gülümseyerek, Her şey şahane oğlum, telaş yapma, derdi. Ama kendi de titriyordu içten içe.

Saat geldiğinde İsmail en iyi gömleğini giydi, saçını düzeltti:

Anne, gidiyorum Yasemini almaya. Yarım saate döneriz!

Tamam oğlum, bekliyorum, dedi Fadime Hanım, heyecanını saklamaya çalışarak.

Evde bir kez daha bakındı: masa örtüsü, meyve dolu tabaklar, kır çiçekleri buketi Her köşesinde huzur vardı. Fadime Hanım derin bir nefes aldı, elleri titriyordu. Oğlu artık çocuk değildi! Daha önce çoğu zaman kız arkadaşını eve getirmezdi, getirse de bir hoşluk olmazdı. Ama bugün bugün İsmail bir de yüzük almıştı! Önceki akşam anlatmıştı, gözleri ışıl ışıl.

Yarım saat çabucak geçti. Fadime Hanım kapının önünde bekliyordu. Sonunda uzakta İsmailin arabası gözüktü. Arabadan indi, arka kapıyı açtı. Kısa boylu, sarı saçlı, beyaz mini elbiseli bir kız indi. Hafif rüzgârda saçları ve elbisesi uçuşuyordu.

İsmail onun elini tuttu, birlikte eve yürüdüler. Fadime Hanım karşılarındaki bu görüntüye bayıldı oğlu dopdolu bir mutluluk, yanında masum bir zarafet.

Yaklaştıklarında, Fadime Hanım kıza daha dikkatli baktı. Bir tanıdıklık vardı ama, dev gibi güneş gözlükleri yüz hatlarını gizliyordu. Vallahi oğlana bak, masal perisi bulmuş! diye içinden geçirdi, oğlunun destan gibi anlattığı kızı bu şekilde ilk kez görüyordu.

Anne, bu Yasemin, dedi İsmail, biraz daha yaklaştırdı.

Bahçede ıhlamur kokusu, akşamın ferahlığı Fadime Hanım tam hoşgeldin diyecekti ki, Yasemin birden durdu. Hareketleri mekanikleşmişti. Gözlüğünü çıkardı ve o anda, Fadime Hanım onun gözlerini tanıdı: aylar önce manikür sandalyesinde, içini dökerken kullandığı bakışlar

Yasemin İsmaile döndü. Dudakları titredi ama sesi net ve kesindi:

Ayrılmamız gerek, dedi.

İsmail bembeyaz, şokta. Yanına yaklaşmak istedi, Yasemin ise geriye çekildi.

Neden? dedi fısıldayarak. Ne oldu ki? Daha

Açıklama yapmak istemiyorum, her şey bitti, deyiverdi. Hepsi bu.

Dönüp bahçe kapısına yürüdü. Ne İsmail ne Fadime Hanım kıpırdayabildi.

Biraz sonra, yoldan geçen bir arabaya el etti, tereddütsüz bindi ve arkasından bakmadan uzaklaştı.

İsmail yavaşça taş basamağa çöktü. Omuzları düştü, gözleri bomboş. Fadime Hanım yanına sokuldu, omzuna bir el attı, ama oğlunun tepkisi yoktu.

Fadime Hanım birden her şeyi anladı. Aylar önce Yasemine söylediği Hiçbir sır sonsuza dek saklı kalmaz, lafı şimdi tokat gibi dönmüştü. Bir mucize mi ki, onca adamdan gidip tam da annesinin sırrını bilen birinin oğlunu bulsun Yasemin? Yoksa evrenin gizli ironisi mi?

Fadime Hanım uzaklaşan arabaya baktı, yüreği oğlunda. Onun şu an teselliye değil, zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu

*

Akşamın bal gibi dinginliği artık boğucu bir sessizliğe dönüşmüştü. Uzakta bir köpek havladı, İsmail irkildi. Annesine baktı; gözlerinde çocuk gibi bir şaşkınlık ve acı vardı.

Oturduğu yerden manzaraya bakıyordu, güneş batmaya yüz tutmuştu ama güzel akşam fark etmeyecekti, içi bomboştu.

Fadime Hanım yaklaşarak yanına oturdu. Hiç acele etmedi, oğlunu konuşmaya zorlamadı, sadece yanında oldu tıpkı eskiden dizleri kanarken sarıldığı gibi.

En az on dakika sonra, İsmail mırıldandı:

Anne Neden? Söyle bana, neden her şey böyle oldu? Onun için her şeyi yapmıştım

Fadime Hanım derin bir nefesle, acı veren hakikati anlatmaya karar verdi:

Oğlum, sana bir şey anlatmam lazım. Bu kızı daha önce görmüştüm.

İsmail birden doğruldu.

Nerede? Ne zaman?

Eve maniküre gelmişti. Aylar önce. Ve hikayesini bana anlattı, oğlum.

Fadime Hanım gözlerini kaçırmadan anlattı:

Üç çocuğu var. Birisi babasında, birisi yuvada, diğeri de şimdi yanında ama o da gidecekmiş. Annelik hiç umurunda değil. Sırf para, rahat bir hayat, ev için çocuk yapıyor. Zengin adam bulup çocuğu doğuruyor, sonra yaşamına devam ediyor.

Ağır taşlar gibi döküldü kelimeler. İsmail kireç gibi oldu ama sustu, yumruklarını sıktı.

Bugün onu görünce hemen tanıdım. O da beni tanımış olmalı. Sırrını bildiğimi anlayınca hemen kaçtı.

İkisi de bir süre konuşmadı. Uzakta köpek havladı, araba geçti, ama onlar hiçbirini duymadı.

Ama nasıl olur? fısıldadı İsmail. O kadar sevecendi, birlikte gelecek hayali kuruyorduk, yüzük bile aldım

Fadime Hanım oğlunun elini tuttu:

Biliyorum oğlum, çok acı. Ama bu gerçeği şimdi öğrenmen, çok daha sonra öğrenmekten iyidir.

İsmail yüzünü elleriyle kapattı. Bir süre öylece durdu, ardından omuzları titredi. Fadime Hanım onu sarıldı, saçını okşadı tıpkı minik bir çocukken yaptığı gibi.

Ağlamak istiyorsan ağla, dedi. Acı diner, geç de olsa.

İsmail ağlamadı, sadece başını annesine yasladı, annesi de onu teselli etti.

Neden insanlar böyle dedi sessizce. Neden başkasının duygularıyla oynarlar?

Herkes değil oğlum, dedi Fadime Hanım. Ama bazı insanlar sevginin ne demek olduğunu bilmiyor. Menfaat, konfor, çıkar peşinde koşuyorlar. Gerçek duygular onlara yük gibi.

İsmail yavaşça uzaklaştı, gözlerini sildi. Hâlâ acılıydı ama aklı açılıyordu sanki.

Yani hep yalan mıydı her şey?

Evet oğlum, bu senin suçun değil. Sen sadece yanlış insana denk geldin.

Güneş çekildi, bahçeyi alaca karanlık sardı. Fadime Hanım kalktı, oğlunun elini tuttu.

Geç içeri. Sana güzel bir çay koyayım. Sohbet ederiz. İstersen anlat Sonra, yeni bir sayfa açarsın oğlum. Elbet her şey yoluna girer, ama bugün üzülmek serbest.

İsmail başını salladı. Henüz yolunu bilmiyordu ama annesinin varlığı ona güç veriyorduİsmail ağır adımlarla annesinin peşinden yürüdü. Evin içine girdiklerinde, her zamanki mutfak kokusu, duvardaki fincanlar ve küçük cam biblo melek, ona çocukluğun güvenliğini anımsattı. Fadime Hanım çayı koyarken, İsmail sessizce sandalyeye oturdu, gözlerinde yavaş yavaş çözülen hüzünle.

Bir süre sessizce oturdular, yalnızca çayın fokurtusu ve iki kalbin birbirine yaslanmış sesi duyuldu. Fadime Hanım, elindeki tepsiyle oğlunun yanına geldi, önüne çayını koydu. Sonra, usulca sandalyeye ilişip elini oğlunun elinin üstüne koydu.

İsmail, annesinin o sıcacık bakışında bir huzur buldu, içindeki karmaşayı yavaşça bırakmasına izin verdi. Yutkundu, gülümsedihiçbir şey olmamış gibi değil, olmuş olan her şeye rağmen. Bir teşekkür ederim anne mırıltısı savruldu mutfağa; bu iki kelime, bir sürü acının içinden sıyrılmış bir sevgiye tutunmanın ifadesiydi.

O anda, mutfak masasının üzerindeki küçük cam melek, camdan süzülen son gün ışığıyla parladı. Fadime Hanım fark etti: Kadersizliği, kayıpları, acıyı tekrar tekrar yaşamış olsa da, hayatın özünü bir şekilde tutabilen o minik melek gibi, insan da her şeye rağmen parlayabiliyordu.

Dışarıdan köpeklerin havlaması, akşam ezanının uzak melodisi duyuldu. İsmail derin bir nefes aldı; gidişlerin, sırların, vedaların bıraktığı boşluğun içinden yeni bir güç filizleniyordu. Belki şimdi yıkılmıştı ama annesinin elleri, zamanın ilgisi ve bir gün yeniden güvenebilecek olma ihtimali, onu yavaş yavaş ayağa kaldıracaktı.

Bir gün, tekrar o eski neşesiyle çayı yudumlayacak, gönlüne bahar gelecek, belki yenidenama bu defa gerçekten bir melekhayatına dokunacaktı. Fadime Hanım bunu biliyordu. Sevginin en saf haliyle oğlunun yanında olmaya, yüreğindeki yarayı zamana bırakmaya devam etti.

Ve akşam, camdaki küçük melek gibi, sessizce ama umutla parlamaya başladı. Bu defa bir sır değil; annesinin dua gibi içinden geçen, hayata ve sevgiye inancıydı mutfağı dolduran: Hiçbir yıkım sonsuza dek sürmezdi. Her kayıpta, yeniden başlamak için bir fırsat gizliydi.

Bir anneyle oğulun, hayatın tokadından sonra birbirine sarılıp, karanlığa inat sıcak bir mutfakta birlikte çayını yudumlaması kadar değerli ne olabilirdi ki?

Rate article
Lifequest
“Sırrı Olan Bir Melek”