Yine mi başladık, dedim içimden, ellerim köpüklü suyun içinde bulaşıkları ovuştururken.
Mutfak saatinin akrep ve yelkovanı “1:15″e sabitlenmiş gibiydi. Evde çıt yoktu. Yan odada minik Elif horul horul uyuyordu. Eşim Serkan muhtemelen yatak odasında çoktan dalmıştı. Mat camlı avize, masada kocaman sarı bir ışık halesi bırakmıştı, onun ortasında tek başına duran papatya çayı ise buz gibi olmuştu.
O sırada kapı zili öyle bir çaldı ki, bütün sessizliği bıçak gibi kesti. Uzun, ısrarcı, kısa aralarla İçimden ne olur bir başka sefer, dedim.
Yatak odasından Serkanın mahmur sesi geldi:
Gene mi o?
Ellerimi hızlıca bornozuma sildim, içime gömülmüş bir esneme ihtiyacını bastırmaya çalıştım keşke uyuyorum, dünya, ne olur bana ilişme diye bağırabilseydim ve kapıya yöneldim. İçim, yorgunluk, hafif bir suçluluk ve sinirli bir karışımdı. Uykusuzluk ise üzerime ıslak bir battaniye gibi çökmüştü.
Kameradan bakınca tanıdık bir silüet: geniş omuzlu, eski deri montuyla, kasketi enseye kaymış Hakkı Bey kayınpederim. Yine bir yanıyla duvara dayanıyordu, diğer elinde büyük bir karton kutu.
Ayaklarının dibinde bir market poşeti; yeşil logolu, içinde bildiğimiz klasik kurabiye. Değişmeyen motivasyon kaynağı
Kapıyı açtım.
Ayşe kızım! Hakkı Bey, gündüzmüş gibi parladı birden. Daha uyumamışsınız. Çok güzel. On dakika sürecek, vallahi.
Hoş geldiniz, Hakkı Bey, gülümsedim zoraki. Gerçi hani gece, saat farkındasınız?
A canım, daha genç gece be! Elini salladı. Ben de gencim hâlâ, ayakta kaldıkça. Yaşlı başlı adamı almıyorsun içeri? Burada bir hazine var çünkü.
Kutuyu kaldırdı. Üstünde Sekiz mm Film yazan solmuş bir etiket. Bir köşeye biri eski bir tükenmezle 1978. Yılbaşı. Evde yazmış. Kutudan toz, eski dolap kokusu ve sanki bilmediğim, sadece fotoğraflardan bildiğim bir hayatın kokusu geliyordu.
Bulmaz mıymışım! Sıkıştı içeri hemen, nezaketle buyurunu beklemiyor tabii. Komşunun üst dolabında buldum. Onun sandığıydı, benim dedim. Başta inanmadı, sonra yazıyı görünce Aa, bu Aytenin el yazısı deyiverdi.
Rahmetli kayınvalidemin ismi, on yıl olmuştu öleli, koridorda bir hayalet gibi yankılandı.
Serkan yatak odasından çıktı, gözlerini ovuşturuyor. Üstünde paslı tişört ve eşofman altı.
Baba boğuk bir öksürükle. Saat biri geçti.
Eee, Hakkı birden canlandı. En güzel anıları gece konuşulur! Sen napsın oğlum, hâlâ sızlanıyorsun; dönüp bak, senin yaşında millet diskoda olurdu şimdi.
Her cümle sanki kafamda bir ağrı daha yaratıyor ama düşünmeden edemiyorum: Adam yalnız. O ev şimdi zifiri. Muhtemelen korkuyor.
Geçin mutfağa, dedim, derin bir iç çekişi yuttum. Ama sessiz. Elif uyuyor.
Ben kuş gibiyim, dedi Hakkı ceketini sürterek çıkarken. Sesim çıkmaz, merak etme.
Kendi kendime, Sireniyle kuş dedim gülümseyerek.
***
Mutfağa oturdu mu, Hakkı Bey hep kalorifere yakın sandalyeye çöker. Belim cereyanı sevmez, der. Önüne fincan koydum, otomatik pilotta sıcak suyu üzerine döktüm.
Serkan tam karşısında yer buldu, kutuya göz ucuyla baktı.
Nedir bu? diye sordu.
Bizim sinema, gururlu, film makarası eskise ne olur. Burada annen, sen küçüksün. Çam ağacı, salatalar, bir de burnuyla meşhur Teyze Fikriye gülüyor Kısaca bir tarih.
Ben de yanlarına iliştim, elim yanağımda. Saat ilerliyor, 1:27, 1:28 Hakkı Beyse yeni başlıyor sanki.
Hatırlıyorum, kapıyı nasıl açtık o gece başladı. Saatler gece yarısı, kapıda Mehmet ile eşi. Kar tipiye dönmüş, Buyrun! dedik, Evimiz herkese açık. Ayten şöyle derdi; derin bir duraksama Gece, kapıların çok ihtiyacı olana açık olması gerekir.
Çıtı pıtı kafama işledi bu cümle.
Baba, filmi ne zaman izleyeceğiz? Onun için mi getirdin?
Evet evet, heyecanlandı ama makinem yok. Belki sizde vardır?
Dördüncü kattaki iki odalı evde sekiz milimetrelik film projektörü, dalga mı geçiyorsunuz? Sabırsızca sitem ettim. Tabii, sandık odasında, piyano ile matbaa arasında duruyor herhalde.
Küçük alayımı anlamadı, her zamanki gibi.
Buluruz artık, dedi inatla. Dijitale aktartmak kolay. Sen, Serkan, bilgisayarcısın, bakarsın haline. Ben şimdi anlatayım biraz
Başladı anlatmaya: ilk fotoğraf makinesi ne zaman alındı, yazlıkta neler çekildi. Aytenin kar yaka içine düştüğünde nasıl kahkaha attığı Sözleri, tükenmez bir çaydanlık gibi süzüldü. Sanki saati değil, anıları vardı.
Ayakta kalmak için sadece yüzeyden dinliyordum. Kafamda Yarın yediye kalkış, Elifi kreşe bırak, rapor teslim, gözler kapanıyor tekrarı
***
Bir ses, uykumun içinden çekip aldı beni.
Kapıdan pijamalarıyla minicik bir Elif geldi. Pembe yıldızlı pijama, gözlerini ovuşturuyor, saçı bir tarafa fırlamış.
Anneee dedi uykulu bir sesle.
Elifçim, ne oldu, kalktın mı? Hemen kaldırdım, bir yerine çarpmasın diye.
Suyum bitti, söyledi uykulu uykulu. Bir de yine dedemi gördüm rüyamda.
Dede lafını duyunca Hakkının gözleri ışıldadı:
Bak işte! Çocuklar hisseder.
Elif ona boş boş baktı, hâlâ bir ayağı rüyada.
Sen her gece geliyorsun rüyama, ciddiyetle açıkladı. Hep kapıyı çalıyorsun, kapatamıyorum çünkü kapı kolu ateş gibi.
Midemin ortasını buz gibi bir yumru sıktı. Serkan kaşlarını çattı.
Yok artık, ne biçim rüya bunlar? fısıldadı.
Rüya değil, kararlı Hakkı. Çocuk ruhu dede ile bağ kuruyor.
Belki de sessizlikle, dedim içimden ama dışa yansıtmadım:
Hadi Elifcim, yatağına gidelim, dedeni bir dahaki sefere hani görürsün.
Gece mi? dedi çocuk.
Peteklere baktım, Hakkının gözlerinde en masum merak, neredeyse çocuk gibi.
Gündüz de olur, Elifcim, hatta gündüz daha güzel.
Elif burnunu çekti, başını omzuma gömdü.
Kucağımda odaya geri götürdüm, kulak kesildim. Arkada Hakkı anlatıyordu, sessizce ama hâlâ fazla yüksek. Elifi yatırıp başını okşarken, içimden her seferinde böyle. Onun on dakikaları bir saat sürüyor kurabiye, çay, göz yanıkları ve düzenimizin tuzla buz oluşu diye geçirdim.
Koridordaki saat tik tak İbreler ikiye yaklaşıyor. Benim sabrım da tıpkı alarm gibi son dakikalarını sayıyor…
***
Geçen hafta mesela, Oyayı arayıp sitem ettim:
Yine gecenin birinde geldi, Oya. Vallahi, bırak utanmayı, vicdanı! Sanki ev 7/24 açık Oğlanın Kafesi.
Üniversiteden arkadaşım Oya kahkahalarla dinliyordu.
Ayşe Hanımcığım, başınız sağ olsun. Evimiz gececi dede ruhunun egemenliğinde, dedi tiyatral bir edayla.
Gülmeyeceksin, dedim. Gerçekten, uyku yüzü göremiyorum. Kafamda sürekli Ya yine çalarsa korkusu. Ve çalıyor! Saat bir, on iki buçuk, ikiye çeyrek Hep ama tam on dakika.
Seninki zor modunda gece survival, kıkırdadı Oya. Kettleı aç, gece monoloğunu dinle, ödül de: kurabiye.
İstemeden gülümsedim.
Aynı kurabiyeden getiriyor, dedim. O sağlıksız yulaflıdan, yeşil paketli. Artık gözüm görmüyor.
Onu sembol yaptı, dedi düşünceli. Ona gece saat alarmı alsana.
Nasıl yani?
Sen de gece birde ara, Çaya gelsene!
Ay insafsızlık! dedim.
Gülüyorum tabii, ama ciddi soruyorum: sınırını koymazsan, inanın normal sanıyorlar. Kapıyı açıyorsan, ister istemez davetlisiniz oluyor.
Ama Oya kayınpeder sonuçta. Adam yalnız. Eşi vefat etti, Serkanı tek oğlu. Nasıl diyeyim, Hakkı Bey, geceleri gelmeyin diye? Ya kalbi, ya tansiyonu, ya anılar
Unutma, kalp ve tansiyon sende de var, hatırlattı Oya. Çocuk, iş, senin de hakkın bakım ve dinlenmedir. Sınır koymak bencillik değil, öğretilen bir şefkat türü. Birine iyi gelirken, diğerine de iyi gelebilir.
Suskun kaldım. Sınır kelimesi cızırtı gibi daldı içeri. İyi gelin olmanın sabretmek, katlanmak demek olduğuna kim inandırdıysa beni
***
İlk gece baskını, eşinin ölümünden altı ay sonrasıydı.
Sadece bir kerelik sandım. Evet, acı, paylaşmak gece gerekiyor belki; gündüzde kalabalık, gürültü var çünkü.
Serkanla yatağa yeni girmiştik. Oda karanlık, sokak lambası biraz ışık atıyor sadece. Sessizlik tam uykuyla kardeşken, kapı çırpındı birden.
Bu saatte kim? dedim, fırladım.
Israrlı zil, telaşlı bir hâl. Serkan aceleyle pantolonunu çekerek koştu:
Dışarıda bir şey mi oldu acaba?
Kapıyı açtık, Hakkı Bey yüzü buruşuk, ceketsiz, eski bir kazakla, kasket de yok. Gözleri yaşlı gibi ışıltılı.
Özür dedi, ama içeri atıldı bile. Olmadı… evde… bomboş.
Tütünde ve soğukta kokuyordu, elinde o meşhur yulaflı kurabiyeden.
Baba, kötü bir şey mi oldu? Serkan korktu. Tansiyon falan mı?
Yok yok, el salladı Hakkı, ama bakışında bir gariplik vardı. Sadece sizi görmek istedim.
Boğazımdaki düğüm çözüldü. Ayten Hanımın cenaze gününü hatırladım; Hakkı Bey şapkasını avuçlarında eze eze duruyordu. Hayat koordinatlarını kaybetmiş gibiydi.
Yemek masasında oturtup çay koyduk. Hakkı o gece fıkra anlatmadı, daha çok oturdu sessizce. Arada döndürüp bazı cümleler:
Ayten ablan gece çay içmeyi severdi…
Kurabiyeyi bölerken elleri titriyordu.
Bugün rafta görünce yine aklıma geldi, dedi. Tanışmamız orada oldu çünkü, o rafta. Ben kutuya ulaşırken, o da uzandı. Bir kutu için çekiştik. Bana, Siz alın, ben diyetteyim dedi. Sonra dedim ki, herhalde bu kadınla evleneceğim.
Dinlerken rahatsız olmadım, sadece içim burkuldu.
Hakkı Bey, istediğiniz zaman gelin, sabah onu uğurlarken dedim. Biz buradayız.
Sözümün altı dolmuştu. Hakkı Bey, ihtiyacı olunca geliyordu. Ama onun ihtiyacı genellikle gece birden sonra oluyordu.
Bir hafta sonra tekrar. Sonra bir daha. Aradaki araları hatırlamaz olmuştum.
***
Serkanla konuşunca hep aynı omuz silkme.
Biliyorsun, babam gececi, dedi. Ömrü gece kitap, iş, konuşmayla geçti. Çocukken de geceleri hep mutfakta olurdu.
Ama o zaman onları kendi evinde yapardı, dedim yavaşça. Şimdi bizimkinde.
Burası onun için evden bir uzantı gibi, dedi Serkan. Tek başı evde, belki yalnız, korkuyor. Korku gecenin işi.
Ben de korkuyorum, itiraf ettim. Çünkü uyuyamıyorum Elif uyanıyor. Her seferinde zilde yerimden fırlıyorum, sanki yangın var.
Serkan mahcup sessiz. Babasıyla bir türlü tam konuşamıyor da; içinde hem sinir var, hem anlayış. O da babam işte hep önümüzü kesiyor.
Bir defasında dayanamadım, mutfağa gitmedim.
Yatakta yatıp uyuyor numarası yaptım. Serkan gitti, kapıyı açtı, içeri aldı. Sonra kapı kapanınca mutfakta hafif sesler, arada fısıltı.
Bir yarım saat sonra fısıltılar azaldı, garip bir mırıldanma. Merakıma yenildim, yataktan kalkıp usulca mutfağa yaklaştım.
Hakkı oturuyordu tek başına, Serkan kaçmıştı herhalde. Masasında bir tomar eski fotoğraf. Işık sadece masa lambasından, sanki küçük bir tiyatro sahnesi.
Ayten, bak işte kendi kendine konuşuyordu fotoğrafa bakıp. En sevdiğin elbiseyle Beni sevmezsin artık, kilo aldım dedin de, ben de deli gibi sustum. Keşke bir şey diyebilseydim
Fotoğrafı çevirdi.
Serkan burda, bak, sümüklü hâlinde. Şu televizyonda film izlerdik birlikte. Mehmet yine gece birde çökmüştü de, sabaha kadar gitmedi. Dedin ki, Varsın gelsinler, evin kapısı biz yaşadıkça kapanmaz.
Kendi kendine anlatıyor ama anıdan çok; bir rica, ne olur, bir kapı açık kalsın bana şu karanlıkta.
Kapıdan bakarken içim burkuluyordu. Hakkı dev gibiydi ama aslında kaybolmuş koca bir çocuktu gecede.
Ve hâlâ sinirim geçmedi. Ama üzerine acıma eklendikçe işler de karmaşıklaşıyor.
***
Bir gün espriyle karşılamaya çalıştım.
Erken yazdı, tatlı bir gece. Kapı gece tam zamanında çaldı. Aceleyle bornoz giyeceğime, pötikare saten sabahlığımı geçirdim; Oyanın hediye ettiği göz bandını da saç bandı gibi taktım.
Artist oldun, dedi Serkan.
He, kıs kıs güldüm. Bugün Gece Sineması, Hakkı Beyin Konuğuyuz gecesi.
Kapıyı teatrallikle açtım.
İyi geceler, hoş geldiniz sayın misafir. Bugün menüde çay, kurabiye, kronik uykusuzluk var.
Hakkı kahkaha attı.
Yeni nesil süper yahu! Ben sizi emekli sandım onda yat, altıda kalk!
Mutfakta sade kahveden bir paket gösterdim, fırının alarmına tıklattım.
Geleneğimiz olsun, Geceleri Napoli Usulü. Çay, kurabiye, mandolin havası. Fakat saat altı alarmı iptal değil, maalesef.
Ne güzel, Hakkı omuz silkti. Anıların kıymetini bilirsen her saat güzel. Biz çocukken de gece saatlerinde trene binerdik, hatırlıyor musun Serkan? Kompartıman çayları vardı, herkes sanki akraba. Gece başka muhabbet.
Sonra şunu dedi:
Hayatta bazı kapıları açık bırakmak lazım. Kim bilir, birine çok lâzım olur.
O cümle üstüme örselenmiş kar gibi yapıştı. Bir tarafı çok dokunaklı, diğer tarafı da tedirgin
Bu birine unutuyor ki, içeride de insanlar var, dedim. Fakat sadece gülümsedim.
Ama hayatta, pencereyi kapamak gerekir bazen, yoksa yel girer insanı hasta eder.
Hakkı her zamanki gibi imayı anlamadı. Hikayeden hikayeye geçti, ben ise gözlerim ağırlaşarak büyüyen huzursuzlukla dinledim.
***
Bir gece kapıyı açmamaya karar verdim.
Elif hastaydı, ateşi var, sabaha kadar uyumamışız. Tam oturmuşum, kapı zili tabii ki saat bir.
Şimdi olmaz lütfen, konuştum kendimle.
Serkan işteydi, evde biz başbaşayız. Kıpırdamadım. Zil yine çaldı. Sonra bir daha. Sonunda sessizlik.
Yüzden iki yüze kadar saydım. Yüreğim küt küt boğazımda. Bak, dedim kendi kendime, açmazsan da dünya dönüyor.
Sabah, çöp atmaya kapıyı açarken, kapının önünde alışıldık yeşil logolu kurabiye poşeti. Üstü hafif nemlenmiş, kenarında minicik not: Uyumuşsunuzdır, rahatsız etmedim. H.
Hepsi bu. Ne sitem, ne suçlama. Sadece bir poşet.
Suçluluk ve kendime kızgınlık iç içe: Sadece uyumak istiyorum diye kendimi kötü hissetmem niye?
***
Bir sonraki gece baskısından sonra ev, sırılsıklam olmuş battaniye gibiydi: ağır, soğuk.
Elif soğukta kah mutfağa kaçtı, kah öksürerek gecenin sonunu getirdi. Sabah gözaltlarımda is kapkara; işte ise ancak litre litre kahveyle ayakta durabiliyorum.
Eve gelip çorbayı ocağa koyarken, Serkana birden döndüm:
Ben artık böyle devam edemem.
Nasıl yani? Çaydanlığa su koyarken.
Yani, dedim, birden öfkeyle, onun gece hayatına göre yaşayamayacağım. Biz çay evi, acil servis değiliz! Çocuk var, iş var. Kendi evimde misafir gibi hissediyorum.
Serkan dilini yutacak gibi oldu, açıldı konuşacak:
Dur, bir dakika. Hep O da baban, Adam yalnız, Zor dönemi Peki ben kimim? Ben de birinin eşi, birinin annesi, bir insanım. Bedenim, sinirlerim, sınırlarım var. Hiç kimse Ayşe iyi mi? diye sormuyor.
İçeri sinmiş bir sessizliği beraberinde getirdi.
Bak, dedim, dudağımı ısırıp Akşam geldiğinde üçümüz konuşalım. Ciddi, esprisiz, on dakikalık değil. İstediğim tek şey: geceleri dokunulmaz olsun. Uyku saati, dışarıdan zil sesi olmadan.
Yasak mı koyacaksın? çekingenlikle.
Yasak değil, dedim ama gündüz gelsin, dokuzu geçmesin. Biz hayatımızdan atmıyoruz ki, gece saatinden çıkarıyoruz.
Bir of çekti.
Alınır belki dedi.
Zaten alındım, dedim kısık sesle. Hem sana hem ona. Yıl boyu bir şey olmamış gibi yaptım. Okeylerim teslim oldum anlamına geldi.
Bunları yüksek sesle söylemek, tuhaf bir huzur verdi. Serkan başını eğdi.
Tamam dedi. Bugün deneyelim. Yanında olacağım.
***
O gece Hakkı Beyin elinde o kutuyla görünce her şey taşların yerine oturması gibi oldu.
1979 Aile Kutlamaları, kutu üstünde böyle yazıyordu. Ceketi sandalyeye bıraktı, masaya kutuyu koydu gururla.
Görüyor musunuz, harbi buldum. Tam hayatım!
Önce biraz konuşsak? dedim yavaşça, Serkan çay doldururken.
Neydi ki mühim konu, gecede konuşulan?
Geceyle ilgili hem sizinkilerle hem bizimkilerle, dedim ciddi.
Hakkı gülümsemeyi kesti, gözleri tetikte.
Dinliyorum, dedi endişesini saklamaya çalışarak.
Çok geç uğruyorsunuz, dedim. Hep bir buçuktan sonra. Sizin için gece, anıların saatidir. Bizim için uykunun. Serkan işe, ben işe, Elif anaokuluna. Her defasında ortasında kalınca çok zorlanıyoruz.
Hakkı kaşlarını çattı.
Yani, rahatsız mı oluyorsunuz? Sesi hafif titredi.
Serkan araya girdi:
Baba, rahatsız olmuyoruz; seviyoruz seni, hoş geldin her zaman. Ama bu gece meselesi, gerçekten zorluyor. Özellikle Ayşeyi, Elifi
Başımı salladım.
Saat ondan sonra her zilde korkuyorum, itiraf ettim. Kalbim yerinden fırlıyor. Rahat uyuyamıyorum. Elif de kafamı onun odasına çevirdim her gece kapıya biri vuruyor diyor. Kapı kolu sıcak.
Hakkı baktı, kutuya döndü.
Ben dedi ağır ağır sandım ki biraz eski günler gibi. Rahmetliyle gece çayını severdik. Kapı hep açıktı. Birinin ihtiyacı varsa, o gelecek ve bilsin kapı açık derdik.
Ama bizim geceye ihtiyacımız sadece uyku için, dedim yumuşakça, ama kesin. Kapılar gönülden kapanmıyor ki. Sadece gece kapalı, kendimizi ve çocuğumuzu kollamak için.
Uzun bir sessizlik.
Ellerini yine inceledi. Titreyen parmaklara baktı.
Yani gelmemi istemiyorsunuz? dedi kısık sesle.
İstiyoruz, çabukça söyledim. Hem de çok. Ama gece birde değil, gündüz veya akşam, saat ondan önce, haber vererek. O zaman her şeyini hazırlarız, çayını, tatlını, en rahat şekliyle.
Serkan ekledi:
Baba, zaten birlikte zaman geçirmek sevincimiz. Yalnız, uykusuz vaziyette olunca tadı olmuyor.
Hakkı bir süre konuşmadı. Sonra beklenmedik bir yumuşaklıkla:
Hiç düşünmemiştim sizi bu kadar zorladığını. Uyumuyorum sanıp herkes öyle sandım
Göğsümden biri hafifletti sanki.
Hakkı kötü niyetli değildi, sadece zaman kavramı karışmıştı; Aytenin gittiği o gece, onun zamanı durmuştu zaten.
Bakın, dedim ince bir sesle ben o filmi izlemeyi gerçekten istiyorum ama gece birde değil. Cumartesi buluşalım, gündüz. Hep beraber siz, biz, Elif. Çayın yanında hem de o eski yeni yıl gibi.
Kutunun üzerine baktı, sonra göz göze geldik.
Ya ben gece yine, başladı, bitirmeden.
Geceleri çok sıkışırsanız arayın, dedim. Ciddiyse hemen geliriz. Ama çaya geldik ise, sabaha bırakalım.
Serkan kafasını salladı onayla.
Baba, seninle yalnızca yorgun kafayla konuşmak istemiyorum. Esaslı muhabbet gündüz olur. Şimdi o da esnedi ne konuştuğunu hatırlamıyorum bile.
O an Hakkı hafif mahzun tebessüm etti.
Koca adam olduk çıktık, dedi. On dakika demekle her şey çözülmüyormuş işte.
O on dakika, bir yıldır birikti diye ekledim kibarca.
Başını salladı.
Peki, dedi. Filmi cumartesiye saklayalım. Ben de gideyim.
Size eşlik ederim, dedim.
Koridorda montunu giyerken oyalanıyor, biraz daha zaman kazanmak istiyor gibiydi.
Ayşecik, dedi, ayrılırken. Hani yanlışlıkla gece çalarsam
O zaman gerçekten bir sıkıntı oldu sanacağım, dedim. Endişelenirim fakat her seferinde açamam. Ben de insanım.
Başını salladı, gözlerinde yeni bir saygı parladı sanki.
***
Beklenen cumartesi geldi.
Masada eski usul bir projektör, tanıdık birinin sandığından, mucizeyle bulunmuş. Odanın perdesi çekili, duvarda beyaz bir çarşaf ekran niyetine. Hakkı Bey hemen projektör yanında. Elinde hazine gibi tuttuğu film kutusu Elif, kucağımda, minik peluş tavşanı sımsıkı sarılmış. Serkan kablolarla boğuşuyor, eski cihazı çalıştırmaya çalışıyor.
Sonunda projektör vızıldadı. Sarı bir ışık duvarda: soluk bir kadın, pamuklu elbisede o gülümseyiş sanki güneş. Yanında genç Hakkı, saçları gür, bembeyaz bıyıksız. Serkan minik, tombik, güvenle aile arasında.
Yılbaşı sofrası, mandalina, konserve, ışıl ışıl süsler Kapıda bir karton: Bizim ev hep açık, geceler dâhil. Bizden olana.
Yazı göğsüme yumruk gibi çarptı.
Hakkı iç çekti.
Bunu Ayten yazdı, dedi kısık. İstedi ki herkes bilsin.
Filmde Ayten Hanım kahkaha ile kapı açıyor, birine el sallıyor: Gelsene! Herkes gülüyor, saat 1:05i gösteriyor. Filmde bir el Evde her zaman misafir baş tacı diye yazmış.
Hakkı gözyaşlarını tutamadı sessiz, ama el omuzlarında titreşti.
Elif ayağımda kıpırtısız usulca uyuyup elini boynuma atmıştı.
Projektör fısıldayarak geçmiş kareleri gösteriyordu: Ayten Hanım tabak siliyor, Hakkı yanağından öpüyor, minik Serkan çam ağacının etrafında dönüyor
O an anladım. Hakkının gececilikleri, bir alışkanlıktan çok, geçmişi geri çağırma çabası o zamanlar kapılar gülmek için açılırdı, sınır zorlamak için değil.
***
Film bitince, oda yarı karanlık oldu. Elif, yanağımda.
Hakkı yüzünü ellerine gömdü.
Affedin beni, dedi beklenmedik bir içtenlikle. Gerçekten iyi bir şey yaptığımı sandım. Gece gelince, yalnız olmadığımı
Sessizce, Artık hâlâ yalnız değilsiniz, dedim. Ama lütfen gündüz gelin.
Birkaç gün sonra markete giderken, sadece yulaflı kurabiye değil, küçük, şık bir termos da aldım. Gümüş rengi, üzerinde Karadeniz motifleri. Sekiz saat sıcak tutar, demişler.
Evde termosa kurabiyeleri koyup minik bir anahtarla küçük not iliştirdim.
Kartta şöyle yazdım: Hakkı Bey, evimiz size her zaman açık özellikle sabahları. Termos, çayınız her daim sıcak olsun diye. Anahtar, gündüz kapımızı çalmanız için. Lütfen gelmeden arayın. Sevgiyle, Ayşe-Serkan-Elif.
Bu sefer ilk defa gündüz ben aradım:
Hakkı Beyciğim, merhaba, dedim. Yarın sabah çaya bekliyoruz, ne zaman isterseniz. Ama öğleden önce olsun.
Güldü telefonda, büyük bir rahatlama vardı sesinde.
Resmî davet mi bu? şaka yaptı.
Yeni bir gelenek kurma denemesi, dedim. Artık gece vardiyası bitmiştir.
Ertesi sabah saat onda tam vaktinde geldi. Önceden aradı: Çıkıyorum, hazırlanın. Temiz bir gömlekle/kapıda, elinde papatya demeti.
Bu sana, Ayşe kızım, biraz mahcup, sabrın için.
Bir de Elif için gece şapkalı oyuncak bir ayı.
Bu kızımıza, dedi. Gece dedesi kapı çalmak yerine rüyada masal anlatsın.
Bu sefer hakiki bir gülüşüm vardı.
Hoş geldiniz, dedim. Çay demlendi bile.
Mutfakta sabah güneşi, masa üstünde ışık sugar gibi. Çay sıcak, kurabiye çıtır. Elif uykuya doymuş, ayısını kucaklıyor. Serkan babasına yeni işinden bahsediyor, o da eski bir gece trenindeki hikayeyle cevap veriyor.
Aynı Hakkı, yine anılarla. Ama saat sabah Beklentiyle kapı çalmak yok, ansızın uyanmak yok.
Akşam yatakta Elif dedi ki:
Anne, dedem bugün rüyama gelmedi.
Nasıl, hoşuna gitti mi? diye sordum.
Fena değil, düşünceli. Sadece uyudum. Sonra sabah karşımdaydı, gerçekti.
Karanlıkta hafifçe güldüm.
En güzeli bu bence, dedim kısık sesle.
Gece bir buçuğu gösterdiğinde, ev sükunet içindeydi. Kapı zili çalmadı. Aylar sonra ilk kez kendiliğimden, uykumu alarak uyandım.
Anladım ki, sınırlarımı sessizce ve utanmadan dillendirmeyi öğrenmişim. Hayat yerinden fırlamadı, kayınpeder hayatımızdan silinmedi. Sadece gece gelip eşikte beklemeyi bıraktı.
O da, bu evin tüm kahramanlarıyla beraber, küçük bir zaferdi.



