Geri Dönüş Yok: Hayatın Zorlu Yolunda Türk İnadı

Geri Dönüş Yok

Nermin fincanı masaya koydu ve eşine baktı. Orhan, antredeki aynanın önünde duruyordu, yeni aldığı gömleğin yakasını düzeltiyordu. Gömlek dardı, incecik kareli deseni vardı; bu tarz gömlekleri genelde yirmi beş yaşındaki gençler giyer, bir ay sonra elli olmayı bekleyen adamlar değil.

Orhan, işe mi gidiyorsun bir yere mi?

İşe, başka nereye gideceğim ki.

Öylesine sordum. Önceden böyle şeyler giymezdin hani.

Orhan döndü, gözlerinde alışıldık olmayan bir ifade vardı; biraz uzak, biraz sabırsız bir bakış. Sanki acelesi varmış gibi, Nermin yolun ortasında duruyormuş gibi.

Nermin, insanlar gardırobunu yeniler, bu gayet doğal.

Bir şey demedim ki.

Evet, bir şey demiyorsun ama bakışın…

Orhan paltosunu giydi. Yedi yıldır askıda asılı duran o alışılmış gri paltoyu değil, yeni, kısa, lacivert bir paltoyu seçti. Nermin onu gözleriyle yolcu etti, sonra fincanını aldı, mutfağa geçti. Dışarıda mart başı havası, gri ve ıslak bir gökyüzü vardı. Pencere önündeki saksıda ise her salı suladığı sardunyası… Yaprakları dümdüz, kokusu ev gibi ağırdı. Alnını cama dayadı ve Orhanla en son bir yerlere ne zaman çıktıklarını düşündü. Geçen ekim ayıydı; tiyatroya gitmişlerdi, Nermin çok beğenmişti, Orhan ise dönüş yolunda hiç konuşmamıştı.

Yirmi beş yıl… Gün olarak saymayı bırakalı çok olmuştu.

Nermin, şehrin kenar mahallelerinden birindeki küçük bir inşaat firmasında muhasebeciydi. Sakin, alışılmış bir iş yeri, kadrosu yıllardır pek değişmezdi. Orada ona saygı gösterilir, isim ve soyadıyla hitap edilirdi, yaşı büyükler dahi. İşini özenli, titiz yapan, ne geç kalan ne de erken giden biriydi. Evinin düzeni de öyleydi. Mutfağın masasındaki örtüyü her pazar değiştirirdi; açık renkli, ince çizgili ketenden bir örtüyü yıkayıp ütülediğiyle değiştirir, yerine sererdi. Yumuşacık sütlü kahverengi sabahlığını üç yıl önce almıştı, özenle saklardı. Akşamları kitap okur, kendi yaptığı siyah frenk üzümü reçeliyle çay içerdi, ağustosta kaynatmayı hiç ihmal etmezdi. Hayatı, güzel dikilmiş bir elbise gibi düzenliydi; fazlalık yok, her şey yerindeydi.

Orhandaki değişimler şubat ayında başlamıştı. İlk iş, bir spor salonuna yazılması oldu. Kendi başına çok normaldi; fakat bunu akşam yemeklerinde Artık dağıldım, buna dayanamayacağım tarzı bir ifadeyle duyurması Nerminin kafasını karıştırmıştı. Sağlığıma dikkat etmeye karar verdim demedi, sanki kendisiyle kavgalı. Nermin üzerinde durmadı, ellisini bulan erkeklerde böyle şeylerin yaşandığını, bunalım vs. yazılarını çok okumuştu. Bu tür hareketlerin geçici olduğunu, faydalıysa engel olmamak gerektiğini düşünüyordu.

Sonra parfüm geldi. Keskin, tatlımsı, sentetik bir kokusu vardı. Eskiden kullandığı gibi değil; o hafif, odunsu bir kokuydu, bu ise evden çıktıktan sonra da evi sarıyordu. Bir gün banyodaki raftan o siyah-gümüş renkli şişeyi aldı, marka yabancıydı, anlam veremedi, geri bıraktı.

Sonra yeni gömlekler. Bir başkası, sonra dar kesimli, dizleri hafif yıpranmış, oldukça pahalı olduğunu tahmin ettiği bir jean gördü, dolaba sessizce astı.

Martta Orhanın iş çıkışları uzamaya başladı. Haftada bir derken daha da sıklaştı. Açıklamalar aynıydı: İş toplantısı, projede kalmak zorunda kaldım, bir arkadaşa uğradım… Nermin dinliyor, başını sallıyordu. Güvenmek, yirmi beş yılın getirisi gibi geliyordu; inanmazsa yaşamanın ne anlamı vardı?

Ama, bir yerlerde içini kemiren bir his vardı. Acı değil, gürültülü değil; eski dikişin su alıp hafifçe sızlaması gibi.

Nisanla birlikte, Orhanın telefonuna bakışı değişti. Eskiden masada bırakır, evde unutsa bile umursamazdı. Şimdi hep cebindeydi, bir şey çalınca koridora geçiyordu. Bir gün mutfağa girdiğinde, Orhan telefonu hızla ekranı aşağı çevirdi ve yardıma ihtiyacın olup olmadığını sordu. Eskiden Orhanın yemeğe yardım teklif ettiği görülmemişti.

Nerminin üniversiteden beri dostu olan Selda, açık açık sordu:

Nermin, görmüyor musun? Bu işin adını ben koyayım: Orta yaş krizi! Benimki kırk sekizinde motosiklet aldı, derilerle gezdi aylarca. Sonra sıkılıp sattı.

Orhan öyle biri değil.

Hepsi öyle biri değildir, öyle oldukları ortaya çıkana kadar.

Selda, kurcalama şunu.

Kızım, kadın kadına konuşuyoruz. Bir dikkat et yine de.

Nermin dikkati arttırınca ise, gördüğünü daha da az anlar olmuştu. Adam evdeydi, yiyor, uyuyor, arada işle ilgili birkaç laf ediyor, mutfaktaki musluğun tamiriyle uğraşıyordu. Her şey yerli yerinde, ama bir şeyler yabancıydı. Kaba ya da acımasız değildi; sadece kendi iç dünyasında, dışa söylenen laflar ise, geleneğe uygun birer rol.

Bir akşam, çay içerlerken sordu. Orhana her zamanki gibi önce o doldurup önüne koydu, küçük bir tabakta kurabiye getirdi.

Orhan, iyi misin?

İyiyim.

Son zamanlarda biraz uzak gibisin…

Orhan, fincanından başını kaldırdı.

İş yeri sıkıntılı, çok yoruluyorum.

Anlıyorum, sadece sordum.

Bir şeyim yok, dedi ve kurabiyeye uzandı.

Mayıs sıcak geçmişti. Nermin, her yıl pazardan yaşlı bir kadından aldığı petunyaları balkona ekti. Kırmızı, beyaz, uzun saksılarda. Sabahları suladı, çiçek açıp açmadıklarına baktı; bu, hiçbir şey istemeyen küçük ferahlığıydı.

Orhan mayısta birkaç kez gece yarısına doğru geldi eve. İş yemeği dedi. Nermin ses etmedi. Yatağında sessizce yatıp, banyoda ayak sesi, karyolada tahta gıcırtısı dinlemeye alıştı. Uyumak kolay olmadı.

Bir akşam, doğrudan sordu:

Orhan, birin mi var?

Kısa sessizlik… Basit bir Hayır için gerekenden daha uzun bir sessizlikti bu.

Nereden çıkardın?

Sadece sordum.

Uydurma.

Peki, dedi Nermin ve bir daha hiç sormadı.

Ama içindeki bir şey yer değiştirdi. Kırılmadı, dağılmadı; mobilyanın azcık yanlış bir yere kaydırılması gibi, evden bir şey eksikti.

Yazın Orhan bazen arkadaşta kalacağım diye haber verdi. Bir, iki, üç… Nermin gömleğini poşete koydu, ses etmeden verdi. Belki Selda haklıydı diyor, orta yaş krizi diye geçip, pes etmenin kolay olduğunu düşünüyordu. Dönebilir diye, yirmi beş yıllık hayatı atmak imkânsız gibi geliyordu.

Temmuzun ortasında, Orhan karşısına oturdu. O meşhur marttan kalan kareli gömleği üzerindeydi, ellerini masada kenetledi, pencereye dalıp gitti. Saksıda sardunya, Nermin çay içiyor, bekliyordu. Söyleyeceklerini belki çoktan biliyordu.

Nermin, konuşmamız lazım.

Buyur…

Evden ayrılıyorum.

Nermin fincanı indirdi, çay hâlâ sıcaktı, seramiğin sıcaklığı parmaklarına geçti.

Kime?

Kısa bir suskunluk.

Adı Sinem. Yirmi iki yaşında. Altı ay önce tanıştık.

Pencereden geçen, komşu balkonunda saksılarını sulayan birinin su damlaları damlıyordu.

Demek şubat, dedi Nermin.

Yaklaşık.

O gömlekleri aldığın zamandı.

Nermin…

Sitem etmiyorum, sadece tabloyu kurmaya çalışıyorum.

Orhan beklemediği bir şeyle karşılaşmış gibi mahcup, şaşkın bakıyordu. Göz yaşını ya da kavga bekledi belki. Ama ne gözyaşı vardı, ne de bağırış…

Anlamıyorsun, dedi nihayet Yaşamak istiyorum. Daha önümde bir şeyler olduğunu hissetmek istiyorum. Bize baksana! Yaşlanmışız.

Daha kırk dokuz yaşındasın, Orhan.

Tam da bu yüzden…

Tam da bu yüzden ne demek anlayamıyorum…

Orhan kalktı, mutfağa birkaç adım, masasındaki fincanı alıp lavaboya koydu. Gereksiz bir hareket; yüzüne bakmamak için.

Ev arkadaşına dönüştük, biliyorsun. Her gün aynı… Örtü, sardunya, çay aynı saatte. Bu yaşam değil, bataklık…

Burası ev, dedi Nermin sessizce. Ben yirmi beş yılda bunu kurdum.

Biliyorum. Minnettarım. Gerçekten. Ama artık devam edemiyorum.

Nermin, bu adamı aslında iyi tanıyamadığını düşündü. Belki değiştiği için değil, başından beri farklı biri olduğu için. Sadece kendi inandığını görmek istemişti, o kadar.

Eşyalarını bugün mü alacaksın?

Bu soruya şaşırdı Orhan.

Hayır. Zamanla alırım.

Peki.

Nermin ayağa kalktı, çayın kalanını lavaboya döktü, fincanı Orhanınkine koydu. Ellerini kurulayıp odadan çıktı. Pencerenin önüne geçti, dışarısı ılık, asfalt kokusu; komşu caddeden hanımeli kokusu geliyordu. Derin bir nefes aldı. Yarın petunyaları sulaması gerektiğini düşündü. Dolaptaki yağ bitmek üzereydi.

Böyle anlarda insanı sapsağlam tutan, bu küçük ev işleridir, diye geçirdi içinden…

İlk haftalar garipti. Ayağa kalkacak hali yok değildi; işe gitti, karnını doyurdu, çiçekleri suladı. Ama evin içinde bir şey farklıydı; ses seviyesi değişmişti, adeta sessizlik artmıştı. Banyoda Orhanın eşyaları yoktu, vestiyerdeki askı bomboş kaldı, bir çanta asıp boşluğu doldurdu.

Selda ilk hafta geldi. Lahana böreği getirdi, akşama kadar sohbet etti.

Nasılsın gerçekten?

İdare ediyorum.

Ciddi soruyorum.

Ben de ciddiyim. İyi sayılırım. Kötü, ama iyi… Farkı anlıyor musun?

Anlıyorum… O düzgünce anlattı mı?

Anlattı… İhtiyarlamışız, evimize bataklık dedi.

Hah… Onun bataklığıydı o. Senin değil!

Nermin bir kez daha çay koydu. Dışarısı karanlık, mutfakta ampulün sarımsı ışığı, masada börek, ortam sıcaktı, sanki iki kişi için fazla huzurluydu artık.

Selda, o kız yirmi iki yaşında.

Duydum.

Kıskançlık değil. Garip bir matematik… Ben yirmi iki yaşındayken o yetişkindi zaten. Şimdi ise hayatını biriyle paylaşıyor, o da aynı yaşta.

Eski zamanı geri almak istiyor. Hepsi bunun derdinde.

Zaman geri gelmez…

Gelmez. Bunu öğrenecektir…

Nermin cevap vermedi. Kendi de içindeki doğruyu henüz keşfetmediğini anladı. Şu an tek hissettiği, mobilyası hafif kaymış biroda huzursuzluğuydu.

İş yerinde kimse bir şey bilmiyordu. Zaten Nermin Hanım fazla konuşan biri değildi. Genç katip Gül bir gün halini sordu, Yorgunum sadece, dedi. Gül otomat kahvesi getirdi, bu ufak hareket tuhaf bir teselli oldu.

Ağustos kımıldamadan geçti. Yine reçel kaynattı, köpüğü aynı küçük kavanoza koydu; sonrasında sade ekmekle yedi. Bu yıl kuş üzümü bol ve tatlıydı. Raflarda kavanozlar sıraya dizildi, bu düzen garip bir huzur veriyordu. Hayat devam ediyor gibiydi.

Bir ara Orhan aradı, kalan eşyalarını almak için. Cumartesi sabahı geldi, Nermin kapıyı açtı, sessizce topladı her şeyini: kitap, birkaç alet, evrak dosyası… Mutfakta bir süre durdu, masaya, sardunyaya baktı.

Nasılsın?

İdare ediyorum.

Bana darılma…

Kırgın değilim Orhan. Hayatıma devam ediyorum.

Başını salladı, gitti. Nermin arkasından sessizce kapattı, ayak sesleri sahanlıkta yitip gitti. Omlet yaptı kendine: üç yumurta, biraz dereotu. Yedi, tabağını yıkadı, petunyaları kontrol etti. Çiçekler solmaya başlamış, eylül yaklaşıyordu.

Ekimde boşanma davası açıldı, tartışmasız, neredeyse günlük bir iş gibi oldu. Genç bir kadın avukat tuttu, güzelce halletti. Ev Nerminin üstüneydi, paylaşılacak pek bir şey yoktu, Orhanın yeni hayatında pazarlıkla uğraşacak hali de yoktu belki.

Mahkemeden çıkınca, yağmurlu gri bir gündü. Yakasını kaldırdı, otobüs durağına yürüdü. Yol üstünde fırından haşhaşlı çörek aldı, eve geldi, çayı demledi, pencere kenarında usul usul dökülen sonbaharla beraber yemeğini yedi.

Evlilikte psikoloji diye okuduğu bir makalede denk geldi; Gerçek ayrılık, resmi bitişten çok önce başlar. diye yazıyordu. Doğru, dedi içinden. Her şey aslında çok daha önce kopmuştu: tiyatroda suskunluk, çevrilen telefon ekranı… O ise adını koymak istememişti.

Kasımda soğuklar ve yeni bir tempo başladı. Yıllardır hayalini kurduğu suluboya kursuna yazıldı Nermin. Her çarşamba akşamı, evin birkaç sokak ötesindeki atölyeye gidiyordu. Boya ve kağıt kokusuyla, kendi hayatını kimsenin bilmediği yeni bir ortamda saatlerce çizmeye çalıştı. Başarılı değildi, ama renkle suyun karışmasını izlemek huzur vericiydi.

Ders veren yaşlı kadın Çok çekingen koyuyorsun boyayı, korkma, dedi. Kağıt dayanır. Nermin, bir an bu nasihatin hem boya için olduğunu, hem de hayat için olduğunu düşündü.

Selda her hafta aradı, bazen uğradı. Konular kitaplar, dünya, işti… Orhanı konuşmaları her hafta daha kısa oldu, aranan aranmayan bir boşluk kaldı ardında. Su dolduran zaman, kırgınlığın yerini yavaşça aldı.

Arada kendi kendine herkesin sorduğu, Ben nerede yanlış yaptım? sorusunu düşündü. Dürüst cevap bulamıyordu. Temiz bakmıştı evine, sadıktı, sorun çıkarmamıştı, fazlasını talep etmemişti. Belki hata buradaydı: Yeterli sanmakta… Ama sonra bu düşünce de siliniyordu. Ne farklı yapabileceğinden emin değildi.

Kış erken geldi, bol karla… Nermin kendine düşük topuk, bordo yeni bir çizme aldı. İş arkadaşı Çok yakışmış, dedi, bütün gün hatırladı bunu, küçük bir şeydi ama moral verdi.

Ocakta Selda aradı. Sesi endişeliydi.

Nermin, oturuyor musun?

Hayır, mutfaktayım. Ne oldu?

Orhandan haberin var mı?

Hayır, görüşmedik.

Kalpten rahatsızlanmış. Bir kulüpte olmuş.

Nermin ocağı kapattı:

Ciddi mi?

Ciddi… Onun departmandan Tamara söylemiş. Dans pistinde fenalaşmış. Ambulans çağılmış.

Durumu nasıl?

Hayatta, hastanede… Ağır atlatmış.

Kısa bir sessizlik oldu. Dışarıda yavaş yavaş kar yağıyordu.

Bu süre zarfında nasıl yaşıyormuş peki?

Anladığım kadarıyla hareketli… O kızla, Sinem ile her yere gidiyormuş. Kulüpler, sabaha kadar gezmeler… Hala spor salonuna da gidiyormuş, vücudu kaldırmamış böyle tempoyu…

Anladım.

Ne yapacaksın?

Bilmiyorum…

Telefonu kapadı, pencereye yaklaştı. Kar, ağır ve sakin yağıyordu, çocuklar bahçede kardan adam yapıyordu. İçindeki hisleri anlamaya çalıştı; biraz endişe, biraz yorgunluk, derinin dibinde ise hafif bir rahatlama: Burada, evimdeyim… Orada değil.

Ertesi gün hastaneyi aradı. Hangi serviste olduğunu sordu, ziyaretin mümkün olup olmadığını öğrendi. Akşam bir torba hazırladı: Soda, elma, biraz ev kurabiyesi; dün canı isteyince yapmıştı. Paketi hazırladı, montunu giyip yola çıktı.

Hastane, tipik hastane kokusunu almıştı; devlet sıcaklığı, fazla dezenfektan ve koridorlara sinmiş hafif bir tedirginlik vardı. Doğru servisi buldu, hemşireye kendini tanıttı, odayı gösterdi.

Kapıyı sessiz açtı. Dört yataklı oda, üçü boştu. Orhan, pencere kenarındaki yatakta yatıyordu. Son aylarda değişmişti, ya da belki Nermin yeni görüyordu… Zayıflamıştı, boynu, elleri daha belirgindi. Yüzü soluk, gözlerinin altında gölgeler… Eskisi gibi genç değil; yeni bir hayatı kaldıramayan bir adam gibi.

Onu görünce inanamadı Orhan.

Nermin…

Merhaba Orhan.

Poşeti komodine koydu, çekip sandalyeyi oturdu.

Geleceğini beklemiyordum.

Geldim işte.

Orhan baktı, gözlerinde karmaşık bir şeyler vardı, çözmedi Nermin.

Nasıl hissediyorsun?

Daha iyi. Dün çok fenaydım, bugün iyiyim. Bir hafta daha kalacakmışım.

Doğru karar, dinlen.

Sinem gelmedi. Hastaneye getirildiğimde aradım… Geleceğim dedi. Gelmedi.

Nermin elmalara, sonra Orhana baktı.

Biliyorum…

Nasıl?

Tahmin ettim…

Orhan gözlerini kapadı, uzun süre sustu. Sonra boğuk bir sesle:

Salaklık ettim, Nermin.

Belki evet.

Hayır, kesin. O kıza bakınca, sanki yeniden gençleşiyorum sandım.

Anlıyorum.

Meğerse yalnızca yaşlı bir adam olmuşum, parayı bulunca yanında duruyormuş…

Nermin cevap vermedi. Dışarıda parlak kış gökyüzü vardı, cam kenarında kar…

Nermin, senden özür dilemek istiyorum.

Lütfen, uzun lafa gerek yok. Hastasın.

Hayır, söylemem lazım. Bir şey fark ettim. Seni onunla karşılaştırmak yanlıştı. Sen ev kurmuşsun, ben bataklık dedim. Haksızdım.

Nermin, yirmi beş yıldır ezbere bildiği, çok değişmemiş ellerine baktı.

Nermin… Eve dönmek istiyorum.

Odadaki sessizlik her şeyi bastı.

Beni duyuyor musun?

Duyuyorum.

Geri dönmek istiyorum. Sensiz… Sadece orada gerçek yaşamın olduğunu fark ettim. Diğeri ise boş umutmuş.

Nermin pencereye yaklaştı, dışarıda çıplak bir ağaçta gri bir kuş… Kendiyle dürüstçe hesaplaşmak istedi. Onu hâlâ seviyor muydu? İçerde bir canlılık aradı, bulduğu ise hüzünsüz, öfkesi olmayan bir durgunluktu. Hastalık acısından sonra gelen rahatlama gibiydi.

Orhan, dedi arkasını dönmeden Sağlığına kavuşursun, toparlanırsın. Ayağa kalkarsın.

Nermin, ben başka bir şey istiyorum…

Duyuyorum ne istediğini döndü ona. Anladım. Seni gördüğüme sevindim ama ben dönemem.

Orhanın yüzünde bir şeyler titredi.

Neden?

Hem samimi hem de kırıcı olmadan cevap vermek istiyordu.

Çünkü acıyorum sana. Şu an, burada, sadece endişeleniyorum. Ama beraber yaşamaya yetecek türden bir şey değil bu. Farkı anlıyor musun?

Ama yeniden…

Hayır. Bazı şeyler geri gelmez Orhan… İstemediğimden değil. Sadece yok. Çorak bir kuyuda su aramaya benzemez.

Nermin, ne olur…

Buraya geldim, çünkü sana kayıtsız değilim. Elma, su getirdim. Bunlar gerçek hislerim. Ama eskisi gibi olmamız mümkün değil. Bittiği için değil, artık var olmadığı için…

Orhan gözlerini kapattı, uzun süre kıpırdamadı.

Anladım.

İşte bu.

Nermin montunu aldı, yakasını düzledi.

Hemşireye söyleyeceğim, ilgilensinler. Oğlunu ara, bilsin durumu.

Onunla aramız pek değil…

Ara. O senin oğlun.

Çantasını alıp kapıya yöneldi. Bir an durdu, arkasını döndü.

Elmalar güzel, Amasya cinsi. Ye.

Sessizce çıktı odadan. Koridorda hastane sıcaklığı, hafif klor kokusu… Sekreterin yanından başını eğerek geçip çıkışa vardı. Dışarısı ayaz, hafif ferah bir hava. Basamaklardan hızlıca indi, ağır çıkış kapısını itip dışarı çıktı.

Kar durmuştu ama beyazlık her yeri kaplamıştı, sessiz ve ağır. Durağa yürüdü, yolda ne Seldaya ne başkasına haber vermek geçti içinden; bu duyguyla baş başa kalmak istedi.

Otobüs hızlı geldi, cam kenarında yer buldu. Şehir akıp geçti dışarıda. Kış ağaçları, ışıklar, ellerinde torbalarla insanlar… Hayat devam ediyordu.

Nermin fark etti ki, bir adamın genç bir kıza gitmesinde acı olan, onun gidişi değil, sonrasıydı. Çünkü bundan sonra ne yapacağını anlamak zorundaydı: Hem intikam almadan, hem beklemeden, hem de kalmadan yeni bir şey kurmak…

Camdan bakıp çarşambayı düşündü: Suluboya dersi vardı o gün, eğitmeni bu hafta kış manzarası çizeceklerini söylemişti. Gölgenin kar üzerindeki yansımalarıyla hâlâ baş edemiyordu Nermin; ama denemeye devam edecekti.

Durağa geldi, indi. Soğuk içini ürpertti, ceketinin düğmelerini ilikledi. Eve doğru adımlar… Yolun her köşesi bildikti. Şurası eczane, orası fırın, burası ise çocuk parkı. Kaykaydan arta kalan sesi bile tanıdı. Evin kapısını açtı.

Ev sıcaktı, karakteristik bir ev kokusu… Çizmelerini çıkardı, terlik giydi. Mutfağa geçti, çaydanlığı koydu, örtünün bir köşesini düzeltti.

Çaydanlık fokurdamaya başladı; pencereye gidip sardunyaya göz gezdirdi, yapraklara parmak ucuyla dokundu, silmek gerek… Çay olunca iki elinin arasına aldı, avuçlarını ısıttı.

Dışarda sokak lambaları bir bir yanıyor, ocaktaki turuncu ışık mutfağı dolduruyordu. Aklı, cuma günü pazardan süt ve yumurta almaya gitmekteydi. Elma da almalı, hatta Amasya varsa… Elmalı kek yapmalı, Selda durmadan tarif soruyordu.

İşte cuma bunu yapacaktı kendine.

Çarşamba günü ise karı çizecekti.

***

Dışarda ocak ayının kendine has şehir gürültüsü, telaşı devam ediyordu. Ama bu mutfakta, sardunya saksısının yanında sessizlik vardı. O sessizlik Nerminin kendisiydi; kimseye bırakmayacaktı…

Telefon masadaydı. Orhan arasa, bir şey istese, açardı belki; nasıl olduğunu sorardı, doktorları dinlemesini tembihlerdi. Başka türlüsünü bilmiyordu çünkü.

Ama dönmezdi.

Bak şimdi Nermin Hanım, dedi kendi kendine, sesi mutfakta beklediğinden daha dik çıktı Bataklık değildi o. Hayattı. Sadece onun hayatı değildi…

Çayını bitirdi, fincanı yıkadı. Odasına geçip, abajuru açtı; soğukta hiç tavandan ışık sevmezdi.

Masada kitap, arasında ayraç… Kaldığı yerden okumaya devam etti. Dışarıda kar taneleri ağır ağır iniyordu. Sardunya yerindeydi, örtü dümdüz.

Her şey tam da olması gerektiği gibiydi.

Rate article
Lifequest
Geri Dönüş Yok: Hayatın Zorlu Yolunda Türk İnadı