– Sevim, beni duyuyor musun? Metinin sesi sakindi, neredeyse iş konuşur gibi, sanki önemsiz bir şey söylüyordu, mesela ekmeğin bittiğini.
Sevim, pencerenin önünde duruyordu, bahçeyi izliyordu. Orada bir yaşlı dut ağacı vardı; kendisi dikmişti, tam yirmi üç yıl önce, bu eve taşındıkları sene. Ağaç kocaman olmuş, gövdesini sağlamlaştırmıştı. Sevim nedense tam o anda bunu düşündü.
– Duyuyorum, dedi usulca.
– Doğru anlamanı istiyorum. Bu, her şeyin kötü olduğu anlamına gelmez. Sadece böyle oldu.
Arkasını döndü. Metin, masada oturuyordu, elleri önünde kenetli, tam pazarlık masasında gibi. Altmış bir yaşındaydı. Endamlı, iyi giyimli, para sıkıntısı olmayınca insanda oluşan o kendinden emin duruş. Yirmi altı yıldır bu adamı tanıyordu. Önemli konuşmalardan önce nasıl kaşlarını çattığını, heyecanlandığında nasıl parmaklarıyla masaya tık tık yaptığını bilirdi. Şimdi tık tık da yapmıyordu. Garipti.
– Sadece böyle oldu, dedi Sevim, onun söylediklerini aynen tekrar etti. Hepsi bu mu?
– Sevim, öyle konuşma.
– Nasıl yani?
Metin kalktı, mutfakta şöyle bir dolaştı. Mutfak büyüktü, ferah ve sekiz yıl önce beraber seçtikleri İtalyan mutfak dolapları hâlâ yepyeniydi. Sevim o zaman uzunca tenkit etmişti renk hakkında, krem istemiş, Metin beyazda ısrar etmişti. Sonunda o razı olmuştu. Zaten çoğunlukla razı olurdu.
– Sana açıklama yapmak zorunda değilim, dedi Metin. Ama açıklıyorum. Çünkü sana saygı duyuyorum.
– Saygı.
– Evet. Güzel bir hayat yaşadık. Her şeyimiz var. Çocuklar büyüdü. Kavga istemiyorum.
Sevim göğsünde bir ağırlık hissetti. Acı değildi, daha çok insanın önemli bir şeyi yeni yeni idrak ettiği, henüz sindiremediği bir tür hissizlikti.
– Gidiyorsun, dedi Sevim. Soru değildi, tespitti.
– Evet, gidiyorum. Çok uzun değil. Biraz zamana ihtiyacım var.
– Zaman, tekrar etti. Fark etti ki, üçüncü kez kelimelerini tekrarlıyordu. Sanki, o kelimeleri başka bir yere taşıması gerekiyordu ki anlamı tam olsun.
Metin yanına geldi, elini tutmak istedi. Sevim biraz uzaklaştı. Çok hafif, belli belirsiz. Ama Metin bunu hemen fark etti.
– Kızma bana, dedi.
– Kızmıyorum.
– Sevim.
– Kızmıyorum Metin. Sadece düşünüyorum.
Metin bir süre yanında durdu, sonra başını salladı, mutfaktan çıktı. Sevim, yatak odasında dolap kapağının kapandığını, onun bir şeyler topladığını duydu. Her şeyini almıyordu, bir kısmını sadece. Sözde kısa bir süreliğine. Sevim, dut ağacını izledi. Kuşlar dutları yemeye başlamıştı, demek ki kış erken gelecekti. Hep annesi böyle derdi. Annesi yedi yıl önce ölmüştü; Sevim bazen hâlâ Annemle konuşayım diye düşünüyordu, sonra hatırlıyordu.
Elli sekiz yaşındaydı.
***
Ertesi gün, en yakın arkadaşı Gül geldi, aramadan. Sadece kapıdan aradı:
– Aç kapıyı, aşağıdayım.
– Gül, ben daha giyinmedim.
– Giyin, bekliyorum.
Gül Gürbüz, Sevimin üniversiteden arkadaşıydı. Dürüst konuşmak gerekirse otuz yedi yıl dostluk. Gül, gürültülü, açık sözlü, biraz patavatsız bir kadındı. Üç sene önce kendi eşiyle boşanmış, bir süre ağlamış, bir anda bırakmış, sonra da küçük bir tuhafiyeci dükkânı açmıştı. Dükkan az ama sabit gelir getirse de, Gül Çok daha huzurluyum derdi hep.
Mutfakta oturdular. Gül, Sevimi holde sımsıkı sarıldı. Sevimin gözleri yandı ama ağlamadı.
– Anlat, dedi Gül, çay koyarken.
– Zaten biliyorsun her şeyi.
– Senin ağzından duymak istiyorum.
Sevim anlattı, kısa ve detaysız. Metin, gidiyorum, dedi. Biraz zamana ihtiyacım var dedi. Kime gittiğini sormadı. Sormaya korktuğundan değil, sorarsa gerçeğin karşısında durmak gerekeceğinden. Sormazsan, belirsizlik biraz daha sürdürülebilir oluyordu.
– Kime gittiğini sormadın mı? Gül dikkatle baktı.
– Hayır.
– Sevim.
– Ne?
– Kime gittiğini biliyorsun değil mi?
Bir sessizlik. Dışarıdan gelen sesler mutfağa kadar yayılıyordu. Hayat dışarıda, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.
– Tahmin ediyorum, dedi Sevim. Asistanı olan Esra’ya. Otuz iki yaşında.
Gül konuşmadı. Sonra temkinle:
– Ne zamandır var aralarında?
– Bilmiyorum. Belki bir yıldır. Belki daha fazla. Bir şeyler hissettim ama üzerine gitmedim.
– Neden?
Sevim, fincanına baktı. Güzel fincanlar, on yıl evvel Pragdan getirdikleri takım. O seyahat ne güzeldi. Metin espri yapar, elini bırakmazdı. Şimdi ise…
– Çünkü üstüne düşünürsen bir şey yapmak gerekir, dedi sonunda. Oysa ne yapacağımı bilmiyordum. Yirmi altı senedir çalışmıyorum Gül. Anlıyor musun? Önce çocuklar, sonra ev, sonra… işte böyle oldu.
– O seni hep rahattı.
– Evet. Ev, çocuklar, onun anne babası hastayken onlara da ben baktım. Hep onun hayatına anlam katmaya çalıştım. Durdu, kelime aradı. Onun hayatının tam ortasındaydım, öyle hissediyordum.
– Şimdi öyle hissetmiyor musun?
– Hayır, sanki hep ona uygun biri olmuşum. Rahat eş. Ses çıkarmayan, uygun gören, kabul eden. Mutfak beyaz oldu, verilen tatile dağa gittik deniz değil. Yemek o ne zaman isterse pişti. Hep onun isteğine göreydi.
Gül baktı, susuyordu. Gül’ün susması nadirdi.
– Kızgın mısın? dedi nihayet.
– Hayır. Şimdilik. Belki sonra olurum.
– Şimdi ne var?
Sevim düşündü. Dışarıda sesler kesilmişti. Dut ağacı duruyordu, kıpırtısız.
– Şimdi kendi sevdiğim şeyleri hatırlamaya çalışıyorum, dedi alçak sesle. Bu ev haricinde. Onun hayatı haricinde, Sevim olarak gerçekten ne istiyorumu… Hemen aklıma gelmiyor. Bu tuhaf.
Gül elini sımsıkı tuttu. Sadece tuttu. Kimi zaman en doğrusu budur.
***
Üç gün sonra kızı aradı. Zehra, Ankarada yaşıyordu, eşi ve iki oğlu vardı. Otuz dört yaşındaydı. Her zaman babasına daha çok benzerdi; hızlı, pratik bir tipti.
– Anne, babam anlattı. Sen nasılsın?
– İyiyim.
– Annecim. Gerçekten nasılsın?
– Zehra, gerçekten iyiyim. Düşünüyorum.
– Ne düşünüyorsun? Sorusunda bir sertlik vardı; belli ki tarafını tutmuştu ama daha ses etmiyordu.
– Her şeyi.
– Babam Geçici dedi. Biraz…
– Zehra, Sevim araya girdi. Sakin ama kararlı. Bu konuyu seninle konuşmak istemiyorum. Ne seninle, ne de Ömerle. Bu konu aramızda, babanla ve benim. Tamam mı?
Bir duraksama.
– Tamam, dedi Zehra. Sonra daha yumuşak: Yalnız mısın?
– Evet. Canım yanmıyor.
– İster misin geleyim?
– Gerek yok. Gerçekten. İstersem söylerim.
Telefonu kapadı, koltukta öylece kaldı bir süre. Oğlu Ömer, İstanbulda yaşıyordu. Aramamıştı. Bu da tipikti. Ömer zor konuşmaları hep geçiştirirdi, çocukluğundan beri. Anne, işler var, biliyorsun, projeler var gibi cümlelere sığınırdı.
Anlıyordu onu da.
Sevim, evi dolaştı. Dört oda, geniş koridor, iki banyo. Her şey yerli yerinde, düzenli. Tam bir ev kadınıydı. Çiçekler gerçekti, suni değildi. Perde ve nevresimler mevsime göre değişirdi. Mutfakta lavanta kokusu yayılırdı; kendisi sashayla hazırlar, evin köşelerine bırakırdı.
Ev şık, ev sıcak, ama biraz yabancı geliyordu.
Yabancı da değil aslında. Müzeydi sanki. Düzeniyle gurur duyulan ama içinde bir türlü ben diyemediğin bir müze.
Kitaplığa yanaştı. Orta rafta ona ait bir iki kitap vardı. Hep hediye edilmişlerdi. Tarif kitapları, bir iki roman. Eski bir Attilâ İlhan seçkisi, yıpranmış. Açıp birkaç satır okudu. İçinde minik bir şey kımıldadı.
Yıllardır şiir okumamıştı. Hiç vakti yoktu.
***
Metin bir hafta sonra aradı. Biraz mahcup, aynı zamanda kararım kesin havasında bir sesle.
– Sevim, konuşmamız lazım.
– Konuş, dinliyorum.
– Yüz yüze daha iyi olur.
– Tamam, ne zaman istersin?
Biraz sustu. Herhalde başka bir şey beklemişti. Sitem, ağlamak, sorular. Hiçbirini duymadı.
– Yarın iki gibi? Eve gelirim.
– Tamam.
Tam vaktinde geldi. Metin her zaman saatindeydi, gurur duyardı. Sevim çay koydu, sırf elini oyalamak için.
– İyi görünüyorsun, dedi Metin otururken.
– Teşekkürler.
– Sevim, şey… dedi, ama Sevim söze girdi.
– Metin, lafı dolandırma. Ne diyeceksen de.
Bakıştı. Sevim’in ses tonu bir an onu tereddüte düşürdü.
– Boşanmak istiyorum, dedi sonunda. Resmî olarak. Artık uzatmanın anlamı yok.
– Peki.
– Peki?
– Engellemeyeceğim.
– Sevim, baktı ona, eskiden şefkat sandığı bakışı şimdi başka anlamlar taşıyor gibiydi. Sana bakacağım. Evi sana bırakıyorum. Düzenli harçlık vereceğim. Hiç sıkıntı çekmezsin.
– Harçlık vereceğim, yine onun kelimesini tekrarladı. Belki de bu tekrarlama alışkanlığı son günlerde çıktı.
– Yani işin yok, geçinmen lazım.
Çaydanlık kaynadı. Sevim çayı hışır hışır demlendi. Sakin.
– Metin, fincanları koyarken, hatırlıyor musun annen üç yıl hasta yattı. Her hafta ben gittim, iğneleri ben yaptım, ilaçlarını aldım, doktorlarla konuştum. Sen yoğundun.
– Hatırlıyorum tabii.
– Zehra ikinci oğlunu doğururken yanlarında kalmıştım bir ay. Onun tekabülünde…
– Sevim, nereye varıyor bu?
– Harcını vereceğim dedin ya. Sanki bana lütufta bulunuyormuşsun gibi. Yirmi altı yıldır hiçbir iş yapmadım sanıyorsan yanılıyorsun.
Ağzını açıp kapadı.
– Öyle demek istemedim.
– Sen bana iyilik yapmak istediğini söylemek istiyorsun. Ama ben lütuf istemiyorum. Bildiğimiz, yaşadığımız hayat gerçek. Benim de katkım var. Ev kadınlığı da iş gibi. Hem de zor iş.
Sessizlik. Metin masaya bakarak.
– Hiçbir zaman başarısız olduğunu demedim, dedi sonunda.
– Hep bakacağım diyorsun ya, sanki bir çocuğa bakar gibi. Ben çocuk değilim Metin. Ben elli sekiz yaşındayım.
Metin pencereye gidip durdu. Dut ağacı sapsağlamdı hâlâ.
– Haklısın, dedi kısık sesle. Haklısın Sevim.
Bunu beklemiyordu. Sevim de şaşırdı.
– Avukatlar üzerinden çözelim, devam etti Metin. Güzelce, kavgasız.
– Kabul.
Ceketini aldı. Kapıdan çıkarken döndü:
– Sevim. Ben…
– Gerek yok, dedi Sevim. Git.
Gitti. Sevim masada uzun süre öylece oturdu. Sonra Güle mesaj yazdı: Konuşuldu. Boşanıyoruz. İyiyim.
Gül anında döndü: Aferin! Yarın dükkâna gel bak yeni ipler geldi, eskiden nakış yapmayı severdin.
Sevim gülümsedi. Gerçekten severdi. Çok yıllar önce, ta otuz yıl önce.
***
Sonraki iki hafta tuhaf geçti. Ne iyi ne kötüydü. Alışık olduğu çerçevenin dışındaydı, nereye gideceğini bilmeden.
Gülün dükkânına gitti. İğneyle Düğüm isimli minik bir tuhafiyeci, apartmanın giriş katında. Kumaş ve tahta kokusu hâkimdi. Raflarda ipler, keten, çerçeve, çeşit çeşit nakış ipi. Sevim dolaşıp elledi her şeyi. Moher, pamuk, ipek nakış ipleri. Yavaş yavaş bir şeyler ısınıyordu içinde.
– Bak bakalım, dedi Gül, eline çerçeveli bir keten verdi. Başlangıç seviyesi. Daha zor da var istersen.
– Ben zaten biliyorum.
– Biliyordun. Otuz yıl önce.
– Unutulmaz ki o.
– Bakalım, dedi Gül, göz kırparak.
Sevim keten, ip, iğne aldı. Eve gelince pencere önüne oturup şemayı inceledi. İlk dikişi yamru yumru oldu. Söküp baştan yaptı. Yavaş, dikkatli. Eller alışıyordu yeniden.
Dikişe daldı; saatler nasıl geçti anlamadı.
Bu duygu yeniydi. Hoştu. Saf ve samimi.
***
Ay sonunda Ömer aradı. Metinle konuşalı neredeyse bir buçuk ay geçmişti.
– Anne, nasılsın?
– İyiyim. Sen nasılsın?
– Ben de iyiyim. Şey… babam dedi ki sen yardımını reddetmişsin. Doğru mu?
– Tam değil. Hakkım olanı reddetmedim. Sadece para vereceğim şeklindeki yaklaşımını istemedim.
– Anne, pratik olmak gerek. Çalışmıyorsun, gelire ihtiyacın var.
– Ömer, ben elli sekiz yaşındayım, seksen değil. Çalışabilirim.
– Ne yapacaksın ki?
Güzel soru. Sevim bunu düşünüyordu. Tiyatro bölümünü üçüncü sınıfta evlenmek için bırakmıştı. Orası tarihe karışmıştı. Ama eskiden yabancı dillere merakı vardı. Fransızca bilirdi bir parça, ara sıra film dizi izlerdi, çok anlamamasa da hoşuna giderdi.
– Daha bilmiyorum. Ama bir şey bulacağım.
– Yardım gerekirse söyle.
– Söz, dedi. Yumuşakça: Ömer, çok iyi bir evlatsın. Sadece beni kurtarmana gerek yok. Ben boğulmuyorum.
Sessizlik.
– Tamam anne. Arayacağım yine.
O konuşmadan sonra Sevim, eski defterlerini çıkardı. Kışlık kazakların arkasında, Fransızca kelime defteri. Genç, hızlı, kendine güvenen bir el yazısı. Sanki bir başkası yazmış gibi.
Belki de öyledir.
***
Avukat yaşlıca, sakin bir adam, adı Bülent Bey. Dikkatlice dinledi, sordu, başını salladı.
– Sevim Hanım, haklarınız gayet iyi durumda. Mal bölüşümü yarı yarıya. Ev, yazlık, hesaplar. Detaylar önemli.
– Ben bu eve alışığım. Metin zaten bana bırakacak.
– O zaman ev senin. Yazlığı ya da nakdi o alır.
– Anlaştık.
Bülent Bey üstünden gözlükle baktı.
– Böyle sakin insanlar azdır.
– Biliyorum.
– O halde belgeler hazırlanır. Bir aya biter.
Dışarı çıktı. Kasım ortasıydı, gri bir İstanbul günü. Sokakta biraz durdu, rastgele yürüdü. Kendi mahallesinden uzaklaştı. Şehri izledi.
İstanbul, her zamanki gibi kalabalıktı. Sevim bu şehirde doğmuştu, Metinle burada evlenmişti, hep aynı yerde geçmişi vardı. Hangi fırında iyi simit satılır bilirdi. Hangi sokakta güvercinlerin toplandığını bilirdi. Kışın hangi bahçede kuşlar konar bilirdi.
Bunlar da insanın kendi malıydı. Küçük ama gerçek.
Bir kafeye girdi. Küçük, sakin, ahşap masa sandalyeli bir yer. Elmalı turta ve bir Türk kahvesi söyledi. Pencere kenarında oturdu, sokağa bakıyordu. Düşünmüyordu, sadece vardı. Sadece içiyordu, sadece bakıyordu.
Anladı ki, uzun zamandır böyle hiç olmamıştı. Sadece mevcut olmak, yapılacak listesi olmadan, başkasının planı olmadan.
Yandaki masada iki kadın konuşuyor, gülüyordu. Birinin atkısı rengarenk, diğerinin yuvarlak çerçeveli gözlüğü vardı. Sevim baktı onlara; insan böyle de yaşamalıydı demek ki. Gülebilmek, rengarenk giymek, istediğini yapmak…
Kahveyi bitirip, bahşiş bırakıp yürüdü.
***
Aralıkta Zehra aradı, sesi daha sakindi artık.
– Anne, yılbaşında yanına geliyorum. Tek başıma. Çocuklar ve Selim yok. Olur mu?
– Tabii olur. Onlar ne yapacak?
– Kayınvalidelerde. Ben annemde kalmak istiyorum dedim. Durdu. Anne, ilk zaman haksızlık yaptım. Sizi barıştırmam gerek gibi hissettim. Ama bunun bana ait bir iş olmadığını anladım.
– Zehra.
– Yok, bırak konuşayım. Sanki sen korkarsın, yapamazsın, yalnız kalırsın sandım. Hep babama alışkındık, karar verirdi. Sen sanki… susup kelime aradı.
– Gölgesinde mi diyorsun? Sevim yardımcı oldu.
– Evet. Tam öyle. Ama korkmadın. Ve bu bende bir şey değiştirdi.
– Neyi değiştirdi?
– Kendimi düşünmeye başladım. Ne istediğimi. Selim değil, çocuklar değil, ben. Egosantrik gibi geliyor.
– Hayır, değil.
– Gerçekten mi?
– Gerçekten Zehra. Kendini tanımak denir buna.
Bir saat kadar konuştular. Zehranın çocukları, işi, resim kursuna gitmek isteğinden söz etti. Sevim dinlerken içi ısındı. Gurur da değil, başka bir şey. Tanıdık bir his. Karşında kendinin hayalini görmek gibi.
***
Zehra, 29 Aralıkta geldi. Peynir, şarap, komik terlikler getirdi hediye. Beraber yılbaşı ağacı süslediler, eski Türkçe şarkılarla. Zehra, müzik uygulamasını kullanmaya çalışan Sevimle dalga geçti. Beraber güldüler.
Çok güzeldi, içten bir geceydi.
Yılbaşında Gül de geldi. Kendi yaptığı börek ve büyük bir kavanoz turşu getirdi. Üç kadın içip, konuşup güldüler. Hiç Metinin lafı geçmedi. Başka hayalleri konuştular. Gül Karadenizi görmek istermiş. Zehra denize gitmek istiyor, sıcak ülkelere. Sevim ise Paris’e gitmek istiyorum dedi bir anda.
– Paris mi? Gül merakla baktı.
– Gençken Fransızca okudum. Şimdi neler kaldı merak ediyorum.
– Tek mi çıkacaksın?
– Sanırım. Ya da kısmet işte.
Zehra uzun uzun annesine baktı, gülümsedi.
– Değiştin anne.
– İkinci kez söylüyorlar.
– Birinci kimdi?
– Metin.
– O söylediyse nasıl söylediydi?
Sevim düşünürken:
– Suçlar gibi. Sanki kural bozmuşum gibi.
– Şimdi size iltifat etmiş oldum.
Gül kadeh kaldırdı.
– Oyunun kurallarını bozan kadınlara! dedi.
Birlikte şerefe dediler. Dışarıda havai fişekler patlıyordu. Sevim dışarı bakarken düşündü: Yıllar sonra ilk kez bu yılbaşını kendi hayatının başlangıcı gibi karşılıyor, kimsenin değil, kendisinin hayatı gibi.
***
Ocakta, Fransızca kursuna yazıldı. Küçücük bir dil kursu, evine beş dakika. Sınıf karışıktı; iki genç, kırklı yaşlarında bir kadın yurtdışına hazırlanıyordu, bir de yaşlı bir adam vardı, Fikret Bey. Stendhali orijinalinden okumak istiyorum, dedi Fikret Bey.
– Takdire şayan, dedi genç ve şaşkın öğretmen Tolga.
– Kişinin kendisi için yaptığının hepsi güzeldir, dedi Fikret Bey.
Sevim de içinden onayladı.
Fransızca o kadar kolay gelmedi. Sandığından fazlasını hatırlıyordu ama cümle mantığı kayıptı. Hata yapıyordu, bu duruma alışık değildi; yeniden başlamak garipti.
Üçüncü dersten sonra Tolga kapıda durdurdu.
– Sevim Hanım, telaffuzunuz çok iyi. Nereden?
– Gençliğimde öğrenmiştim.
– Sürdürün. Çok kıymetli.
Yolda bunu düşündü. İyi telaffuz onun içindeydi. Kimseye lazım değildi, o ayrı.
***
Boşanma işlemleri şubatta bitti. Sessizce, avukatın odasında. Metin yorgun, Sevim ise onun beklediğinden farklı görünüyor olmalıydı.
– Nasılsın? dedi koridorda.
– İyiyim.
– Gerçekten mi?
– Gerçekten.
Metin baktı, bakışında Sevimin çözemediği bir şey vardı. Ne suçluluk, ne pişmanlık. Sanki beklentisi başka, karşılığı başkaydı.
– Bir yere yazıldın mı diyor Gül.
– Fransızcaya. Bir de sulu boya.
– Sulu boya mı? Hiç ressamlık yapmadın ki.
– Yapmadım. Şimdi başlayacağım.
Metin başını salladı, paltosunu giydi, çıkarken durdu.
– Sevim… ben…
– Metin, dedi, Sen iyi bir insansın. Ama biz birbirimize tam uymadık. Ya da farklı şekillerde uyduk. Güzel yaşa.
Uzun süre baktı, sonra çıktı.
Sevim koridorda kaldı. Dışarıda gökyüzü bulutluydu, kar yağıyordu hafifçe, insanlar aceleyle yürüyordu. Yirmi altı yıl evlilik sona ermişti. Büyük bir olaydı. Gürültüsüz, sanki sadece sessizlik vardı.
Dışarı çıktı, derin kar kokusu, serinlik çarptı. Başını gökyüzüne kaldırdı. İncecik karlar yüzüne kondu, hemen eridi.
Yavaşça eve doğru yürüdü. Uzun, parkın içinden geçen yoldan.
***
Sulu boya Fransızcadan da zordu. Renkler istediği gibi dağılmıyordu, kâğıt kıvrılıyordu. Eğitmen, Sema Hanım, ellilerinde, parmakları boyalı ve sabırlı biri:
– Komut vermeyin. Boyaya hâkim olmaya çalışıyorsunuz, boya bunu sevmez.
– Ne sever peki?
– Güven ister. Suyu koy, rengi bırak, gerisini ona bırak.
Sevim denedi. Olmadı, bir sonrası daha iyi oldu. Sonra biraz daha… Kâğıtlarını biriktirdi. Eğri büğrüydü çoğu, ama kendi eseriydi. Kendi mavi lekeleri, kendi yuvarlak ağaçları.
Bir gün, Sema Hanım yanı başında eğildi. Sayfadaki resim, pencere kenarındaki dut ağacıydı. Kırmızı dutlar, koyu dallar, gri gökyüzü.
– Bu, gerçek, dedi.
– Eğri ama.
– Eğri ve gerçek bir arada olur.
Sevim dut ağacına baktı. Kâğıttaki farklıydı. Bahçedekinden farklı. Ama onun gördüğü gibiydi. Gördüğü ve hissettiği gibi.
Bu fark önemliydi.
***
Bahar olunca Zehra, çocukları ve Selimle geldi. Bir hafta kaldılar. Akşamları mutfakta sohbet hep uzun sürdü; Selim içeride dizi izlerken, çocuklar uyurken…
– Mutlu musun? dedi Zehra bir gece.
– Zor soru bu.
– Niye?
– Çünkü önceden biliyorum sanırdım ne olduğunu. Güzel ev, iyi aile… Şimdi bilmiyorum. İyiyim. Bu, mutluluk gibi değil.
– Nedir peki?
Sevim düşündü.
– Sabah kalkıp günün bana ait olması. Başkasının takvimine, ihtiyacına değil, bana ait olduğunda… Bu tuhaf mı?
– Hayır, dedi Zehra.
– Kendini düşünüyor musun?
– Evet, daha çok. Ben de resim kursuna başladım. Senin gibi.
– Ciddi misin?
– Gerçekten. Sulu boya, pazar günleri. Selim başta karşı çıktı, alıştı şimdi.
Sevim kızına baktı. Otuz dört yaşında, zeki, biraz içine kapanık. Hep eşi gölgede kalmış, tıpkı annesinin zamanında olduğu gibi.
– Zehra, dedi. Benim hikâyemi tekrar etmek zorunda değilsin.
– Etmiyorum. Senden öğreniyorum.
– Benden mi?
– Senin başarabına şaşırdım. Ne yıkıldın, ne sinirinle kaldın, ne de bizim eve taşınıp yük oldun. Sadece başka tür bir hayat yaşamaya başladın. Elli sekizinde.
Sevim düşündü.
– Dışarıdan böyle mi görünüyor?
– Birebir öyle.
– İçeriden nasıl biliyor musun? Korkutucu. Hele başta. Kendinin yarısını hiç tanımadığını anlamak… Otuz yıl sevdiğin rengi bile bilmiyormuşsun gibi…
– Şimdi biliyor musun?
– Şimdi biliyorum. Sulu boyada bulduğum maviyi.
Zehra gülümsedi. Susup sarıldılar. Gülün başta sarıldığı gibi sımsıkı.
– Annem, çok iyisin.
– Sen de.
***
Yaz gelip de, Gül Hadi Karadenize gidelim deyince Sevim çekinerek kabul etti. On gün, minik bir grup, çok sıkı olmayan bir plan, bol serbest zamanlı.
– Hiç Metinsiz tatile gitmedim, dedi Sevim.
– Tam da bu yüzden diyorum.
– Gül, çadır filan alışık değilim.
– Ev konforunda, duşlu bungalovlar var. Hadi?
Üç gün düşündü, evet dedi.
Karadeniz başkaydı. Göller, çamlar, gökyüzü… Sessizliği bile doluydu. Sevim sulu boya aldı yanında, sabah, herkes uyurken göl kıyısında, kendi kendine resim yaptı. Mükemmel değildi ama gerçekti.
Dördüncü gün, su kenarında otururken anladı: Metini hiç aklına getirmiyordu. Çabalamadan, kendiliğinden. Hikâye bitmişti. Ne kırgınlık, ne affetmek, sadece bitiş. Kitabın bitmesi gibi. Kapatıp yenisine başlamak gibi.
Bu, yeni ve güzeldi.
Gül arkasında belirdi.
– Çok güzel, dedi.
– Gerçekten mi?
– Gerçekten. Ben olsam duvara asardım.
Sevim baktı: Göldü, çamlar, sabah sis. Hafif bulanık, biraz eğri. Yaşıyor.
– Belki asarım, dedi.
***
Eylül’de elli dokuz oldu. Küçük bir masa kurdu, Gül, komşusu Ayten ve iki sulu boya grubundan kadın geldi. Zehra görüntülü bağlandı, torunlar Doğum günün kutlu olsun, babaanne! diye bağırıyordu, kendi çizdikleri kartları sallayarak.
Elinde telefonu, çocuklara ve gülüşen Zehraya bakarken düşündü: Hayat bu. Sessiz sakin, planlı değil. Gürültülü ve dağınık; ama yaşayan bir şey.
Ömer para gönderdi, kısa bir mesaj: Anne nice yıllara, yakında geleceğim. Sevim gülümsedi. Ömer işte…
Gül kadeh kaldırdı:
– Sevime, bir yılda kendisi olmayı başaran kadına!
– Hep kendimdim, karşılık verdi Sevim.
– Hayır, dedi Gül. Artık öylesin.
Tartışmadı. Belki Gül haklıydı.
***
Ekimde, Karadenizde yaptığı sulu boyayı çerçeveletip salona astı. Daha önce orada Metinin seçtiği bir manzara asılıydı, herkese hoş gelen, karakteri olmayan. Onu indirip depoya koydu, kendi resmini astı.
Karşısında durdu. Mükemmel değil, ama kendisinin elinden çıkmıştı.
Ve sanırım asıl değer de buydu. Güzel olması değil, sahip olmak.
Çerçevenin önünde dururken telefon çaldı. Numara tanıdık değildi.
– Alo?
– Sevim Hanım? Ben Tolga, dil okulu. Bıraktığınız numarayla arıyorum. Çarşamba akşamları Fransızca konuşma kulübü başlatıyoruz. Sadece sohbet, gramer yok. İlginizi çeker mi?
Sevim resmine baktı. Göl mavisi, sabah sisi.
– İsterim, yazın beni.
Kasım sessiz geldi. Sevim Fransızcadan dönerken, yol üstü aldığı bir kitabı taşıyordu. Rastgele seçip aldığı bir Fransız romanı.
Apartmanın önünde Metin ayakta bekliyordu.
İlk başta fark etmedi. Yanaştı, o zaman gördü. Bir süredir oradaydı belli ki, tedirgindi.
– Merhaba, dedi Metin.
– Merhaba, dedi Sevim. Sakin, şaşırmadan.
– Biraz konuşabilir miyiz?
Durdu, düşündü, sonra buyur etti.
Yukarı çıktılar. Sevim paltosunu çıkardı, Metin çay istemedi, divana geçti. Sulu boyaya baktı.
– Sen mi yaptın?
– Evet.
– Güzel.
– Sağ ol.
Uzun bakış, sonra:
– Sevim. Yapamadım ben…
Sessizce bekledi. Yardım etmedi, yol göstermedi.
– Esra… O daha gençti. Farklıydı. Ben yenilik istedim sanmıştım. Ama aslında yorulmuşum. Senden değil, kendimden. Yaşım geçti. Durdu. Hiçbir şey sormadın. Ne olduğunu bile sormadın.
– Bana ait değil bu konu.
– Olmayabilir. Yüzüme bakıp. Çok değiştin. Bambaşka oldun.
– Evet.
– Bunu nasıl anlatayım bilmiyorum. Seni hiç kıymetini bilmemişim. Hep yanında olacaksın sandım.
– Metin, dedi Sevim. Yumuşak; ama sevgisiz. Ne istiyorsun bu konuşmadan?
Baktı, uzun. Sonra gözünü kaçırdı.
– Bilmiyorum, dedi, açık açık. Sadece şunu söylemek istedim, yanlış yaptım. Sahip olduğumu bilmiyormuşum.
Sessizlik.
Dışarda acı bir sonbahar. Dutun dalları bomboş. Ama ağaç hayatta.
– Duydum, dedi Sevim. Söylediğin için teşekkür ederim.
– Hepsi mi?
Bakıştı. Yirmi altı yıl yanında olan, şimdi tuhaf bir yabancılıkla duran adam.
– Metin, elindeki romanı gösterdi. Şimdi Fransızca okuyorum. Yavaş, bazen sözlükle. Ama okuyorum. Resim yapıyorum, Karadenize gidiyorum. Konuşma kulübüne katılıyorum. Camı gece açık bırakıyorum çünkü öyle seviyorum. Ne istersem onu yiyorum. Durdu Sana kızgın değilim. Çok şey kattın bana. Ev, çocuklar, yıllar. Ama asıl şunu da öğrettin: Yeterince uzun süre kendi hayatımı yaşamamışım. Bu çok kıymetli.
– Geri döner misin? dedi usulca. Tuhaf bir soruydu. Kendi de şaşırmış gibiydi.
Sevim, resmine baktı. Göl mavisi, sis… Dut ağacı.
– Metin, ben elli dokuz yaşındayım. Yıllar sonra ilk defa yaşıyorum, gerçekten. Dedi ki: Çay istersen koyarım.
Mutfakta su kaynatırken dışarı baktı. Dut dalı çıplaktı, yine mavi mantolu kadın güvercinleri besliyordu.
Arkada sessizlik. Sonra divan gıcırdadı, adım sesleri.
Metin kapıda.
– Sevim…
Sevim döndü.
– Bana bir şey söyle, mutlu musun?
Çaydanlık fokurduyordu. Dut ağacı dimdik.
– Öğreniyorum, dedi Sevim. Mutlu olmayı öğreniyorum. Göründüğünden zor. Ama öğreniyorum.
Bakıştılar. Bir zamanlar bizim mutfağımız, artık Sevimin mutfağı.
– Çok iyi bu, dedi Metin. Gerçekten çok iyi, Sevim.
Çaydanlık fokurdamaya devam etti.



