Dedem Artık Aramızda Değil

Dede Artık Yok

Zehra iş seyahatinden yeni dönmüştü. Montunu bile çıkarmadan, valizini açmaya fırsat bulamadan annesi aradı.

Şermin Hanımın sesinde alışık olmadık bir telaş vardı. Zehra yorgunluktan olsa gerek, bunu pek umursamadı.

– Zehracığım, kızım, eve vardın mı?

– Selam anneciğim. Evet, sonunda geldim. Daha eve adım attım. Hayırdır, bir şey mi oldu?

– Eve vardığına sevindim, dedi Şermin Hanım, sesi titreyerek.

Zehra hemen anladı, annesinin dilinin altında bir bakla var. Ne diyeceğini bilemiyor mu acaba, yoksa yine komşu dedikodularını aktaracak da fırsat kolluyor?

Yine bütün mahalle haberlerini biriktirmiştir, diye geçirdi içinden Zehra. Ama bugün kesinlikle dinleyecek halim yok! Ruhu bedeninden çıkacak kadar yorgundu çünkü.

Yolda geçen gecede bir gram uyuyamamıştı. Trendeki komşu kompartımanda dört genç sabaha kadar demlenmiş, akşamdan geceye gitar eşliğinde türküyle göbek atmışlardı.

Hatta kendi ismini de söyleyerek şarkı yapmışlardı:

Çiçekler açmıştı bahçelerde,
Sisler inmişti ırmağın üstüne.
Kıyıya Zehra çıkmıştı,
O yüksek, o dik kıyıya

Keyfi yerinde olsaydı Zehra muhtemelen tebessüm ederdi Ama o an tek istediği gitar tellerinin bir an önce kopmasıydı. Kısmet olmadı tabii.

– Anneciğim, biraz dinleneyim, üstümü başımı değiştireyim, sonra seni tekrar ararım, uzun uzun dertleşiriz olur mu?

– Sanmam, yetişemezsin, dedi annesi.

– Ne yetişemez? Ne diyorsun anne, anlamadım, dedi Zehra ve ilk defa annesinin sesinde bir gariplik fark etti.

– Dinlenemezsin diyorum.

– Nedenmiş o?… Ben de insanım, bütün hafta şehir şehir koştum. Hem kimseyi misafirliğe beklemiyorum, kendim de misafirliğe gitmeyeceğim. Yoksa yanlış bildiğim bir şey mi var? Yanıma geleceğini söyleme sakın!

– Zehracığım… Deden artık yok

Zehra birden bembeyaz kesildi, telefonu kulağına bastıra bastıra yavaşça kanepeye oturdu. Hiç böyle bir haber beklemiyordu.

– Bunu komşusu, Nuriye Abla, sabah arayıp söyledi bana. Kapısını çalıp süt götürmüş, ama Hacı Veli Efendi kapıda sırtüstü, elleri kalbinde, cansız yatıyormuş. Demek ki tüm gece orada kalmış. Ne diyeyim kızım, köye gidip dedeyi defnetmemiz lazım. Köylüler yardımcı olur. Kızım, beni duyuyor musun?

Zehra o kadar şaşkındı ki, ne diyebileceğini bilemedi. Sadece zor bela bir “Hıhı” dökülebildi ağzından.

– Nuriye Abla yakınlarına da haber vermiş, ama hepsi yemin billah gelmem demişler. ‘Bize bir miras bıraksa bir bakardık’, demişler. ‘Ama boşuna masraf mı edeceğiz, ne gerek var.’ Zaten o eski ev yüz yıldır kimseye lazım değil, dedi Şermin Hanım ve devam etti:

– Yalan yok, benim de hiç niyetim yok o köye gitmeye. Zaten Hacı Veli bana sağlığında ayak basma demişti evine, cenazede bile istemem, demişti. Ben de ona söz verdim merak etmesin diye, gitmem dedim ama işte… Bütün ümit senden Zehracığım. Sen gidebilir misin? Dedeni son yolculuğunda yalnız bırakmazsın değil mi?

Şermin Hanım sustu. Zehra da öylece oturmuş, dedesinden gelen mektuba bakıyordu. Son, postaneye verilen tarihine bakılırsa tam bir ay evvel yazılmış.

Ne yazık ki Zehra o mektubu zamanında alamamıştı, yine iş seyahatindeydi çünkü.

Altı aydır bu üçüncü seyahat, bitmemişti ki! Çalıştığı firma yeni bir şube açmıştı ve “her işin başı Zehra” diye yolluyorlardı. Diğerlerinin ya sağlık sorunu, ya çocuğu küçücük, ya türlü ailevi derdi vardı… Bir tek Zehra’nın derdi tasasızmış gibi!..

– Zehracığım, dedi annesi tekrar telefonda. Kimse demesin, ‘Dedesini unuttu bunlar,’ diye. Huysuzdu belki, ama insandı. Hem seninle arası iyiydi. Nuriye Abla’ya ne diyeyim şimdi, gidiyor musun köye?

– Giderim anne, tabii ki giderim. Ama

Kanepeye oturdu, dedesinden gelen mektubu alıp tekrar yerine koydu.

– Anne, nasıl oldu, anlamıyorum. Gayet iyiydi yılbaşı geldiğimde. Keyfi yerindeydi, şikâyeti yoktu.

– Ben ne bileyim kızım? Yaşı vardı epeyce, daha çoğu adam emekliliği bekleyemeden göçüp gidiyor, dede seksenini devirmiş, şükür etmek lazım. Allah rahmet eylesin, diyelim.

Zehra şok içindeydi. Dedesini çok severdi, belki ailede tek ilgilenen de oydu. Hacı Velinin kendi çocukları, hatta Şermin Hanım da, son zamanlarda dedesiyle görüşmüyordu zaten.

Annede yer etmesi normaldi, yıllardır süren karşılıklı soğukluk… Veli Dede, Şermin Hanımı oğlu Mustafa’nın ölümünden sorumlu tutuyor; “Kendi oğlumu çatlatıp mezara soktun,” diyordu her fırsatta. Yani Zehra’nın babası da işin içinde.

Ne var ki, Şermin Hanım gerçekten eşine defalarca daha çok para kazanması için baskı yapmış, adamı turnelere koşturmuştu.

Neden? Evin tadilatı, yazlık alma hayali, biraz daha güzel hayat isteği… Mustafa Bey aslında öğretmendi, ama aylarca evden uzak, hep yollarda olmuş; eve döndüğünde ise hep hediyeler ve paralarla dönmüş.

Yalnız bir gün dönememiş. Kalbi daha fazla dayanamamış ve işte oracıkta durmuş.

Cenazede Veli Dede feryat figan; herkes “Evlat anne-babadan önce gitmemeli” diye ağladı.

O günden sonra dede, geliniyle görüşmemiş ve Bu eve bir daha adım atma demiş.

– İyi ama, dedi Şermin Hanım bir zamanlar, ben ne bileyim adamın kalbinin bu kadar hasta olduğunu! Bir kere şikâyet etseydi, önlem almaz mıydım ben? Adam dediğin para kazanan adamdır; öyle yetiştirildik!

Veli Dede, gelinine odun fırlatmamak için kendini zor tutmuştu o gün. Sonra da yalnızca torunuyla ilişkisini sürdürdü. Katıksız bir Zehra sevgisi. Karşılıklıydı da bu.

Zehra çocukken tatillerde sık sık gidip kalırdı yanında. Sonra okulu-bitirdi, işe girdi, ikisi de mektuplaşmaya geçtiler.

Evet, mektup! Çünkü Hacı Veli Bey bırakın telefon, bilgisayar, akıllı cihaz kullanmayı; onların adını dahi anmak istemezdi.

Yakınları için dedesi biraz fazla “eski kafalıydı”. 21. yüzyılda mektup mu yazılır, derlerdi mahalledeki teyzeler de.

– Aklını oynattı adamcağız, hem de normal, önce hanımı gitti, sonra oğlunu toprağa verdi. Kime delirttirirse, delirir!

Ve son bir ayda köylüler Hacı Velinin iyice delirdiğine yemin etmeye başlamışlardı. En çok da, hâlâ onu savunan Nuriye Abla şüphelenmişti.

Çünkü bu dede birdenbire sohbete başlamıştı. Ama kendisiyle ya da komşuyla değil; bir kediyle!

Normalde burada ilginç bir şey yok, ama gelin görün ki o kediyi gören eden yoktu.

Şimdi deli dediğin böyle olur işte!

Zehra telefonu yatağa fırlattı. Boş gözlerle uzunca bir noktaya baktı, sonra da hıçkıra hıçkıra ağladı.

Oysa yazın dedesini görmeye gitmeyi çok istemişti ama bir türlü fırsat bulamamıştı. İş seyahatleri birini bitmeden ötekisi başladı. Müdürü ayrı âlem zaten, Zehra sızlansa da gülüp geçiyordu:

– Yasal hakkım Zehra Hanım, beğenmiyorsan kendi isteğinle ayrılırsın. Böyle maaş bulamazsın, unutma.

Doğruydu; Zehra’nın maaşı gayet iyiydi, o yüzden arıza çıkarmadan katlandı. Belki gün gelir, rutine tekrar dönecek, gezecek tozacak hali olacak diye avutuyordu kendini.

Tabii, keşke biraz daha insanca davranılsa insanlara; herkesin kendine göre hayatı, seveni, bıkkınlığı var; o yokmuş gibi davranılıyordu.

*****

Mezarlıkta işler usulüyle yapıldı: Kısa bir dua eşliğinde tabutun bordo kumaşla kaplı kapağına son çivi de çakıldıktan sonra, adamlar iplerle tabutu mezara yavaşça indirdi.

Son birer avuç toprak, sonra tüm mezarın üzeri kapatıldı.

Çiçekler, çelenkler, yepyeni, ıslak mezar Yok artık Dün dede vardı, şimdi yok, diye geçti Zehranın içinden. Ve bir de taziye yemeği kalmıştı. Herkes rakıdan, votkadan, şiveli anılardan dem vurup öleni güzel güzel yâd edecekti.

Ama belki de böyle konuşmalar sayesinde, bugün taziyede, yarın bir vesileyle, Hacı Veli yaşamaya devam edecekti. Yalnızca insanların aklında, hatırasında…

İkramlar bitti, köylüler başsağlığı dileyip birer birer dağıldı: Kimisi evine, kimisi bakkala.

Bir süre sonra Zehra tek başına kaldı. İçini bir hüzün, bir burukluk ve bir yalnızlık kapladı.

Yetişemedim… Gitmeden son bir kez göremedim dedemi… Yavaşça nefes verdi, içinden.

Azıcık oyalanmak için evi toparlamaya başladı. Önce odaları iyice havalandırdı, sonra asırlık ahşap zemini sildi, tozu kiri elinden geldiğince aldı, örümcek ağlarını süpürdü, artanları buzdolabına kaldırdı.

Biraz nefes aldı sanki.

Dedenin evi, tam köy usulü, sade ve biraz da mütevazıydı ama çok sıcaktı. Camdan bakınca akşam olduğunun bile farkına varmamıştı. Sonra dışarı, bahçeye çıktı, mis kokulu havayı içine çekti.

Evin çevresini dolaştı. Bahçe, bildiğin bahçeydi. Bahçe yatağı gibi sırayla yapılmış bostan, bu yıl boştuHacı Veli hiçbir şey ekememişti. Belki de ecele yaklaştığını hissetmiş, el sürmeye gerek görmemişti.

Arka tarafta elmalar çiçeklenmişti; kuşburnu, böğürtlen de keza öyle. Dede asla toprağı boş bırakmazdı, kimseye muhtaç olmadan kendine yeten bir adamdı.

“Kim bakacak artık buralara?” diyerek iç çekti Zehra.

Elma ağacının altındaki bankta otururken, telefonuna sarıldı, annesini arayıp dede için son görevini yerine getirdiğini bildirdi.

– Aferin sana kızım, dedi Şermin Hanım kısa, duygusuz bir tonda. Ne olursa olsun insandı.

– Çok insandı anne Hayatı onu ezdi. Sen de fazla yüklenme Babamı her şeyden çok seven bir adamdı, diline hâkim olamadı belki.

– Geçti Zehracığım Ben de üzülmedim demiyorum Mezarda rahat yatsın inşallah. Sen bana söyle, eve ne zaman dönmeyi düşünüyorsun? Yarın mı hemen, bugünden mi? Korkuyorsundur şimdi koca evde…

– Yok, birkaç gün daha kalırım. İşten izin aldım, şehir gürültüsünden azıcık uzaklaşırım. Hem dokuz günü tamamlamadan dönmek olmaz Belki sen de gelirsin?

– Yok kızım, o kadar yolu çekemem. Vaktim de yok malum, yazlık sezonu başladı

– Neyse Demek ki istemiyorsun. Hatırlatayım: babamın mezarı da burada. Yıllardır bir ziyaret etmedin. Daha ilk günden beri

– O zaman Veli Beye, Mustafayı şehirde gömelim demiştim, ama beni dinlemedi Neyse Zehracığım, benim dizide yeni bölüm başlıyor. Hadi hoşçakal. Ararsın yine beni.

Zehra gülümsedi.

Annesi tipik; keyfi kaçınca hemen iş çıkarır! İçeri girip, dedeninin hazırladığı kurutulmuş nane, ıhlamur ve limon otu karışımından çay demledi, içip erkenden yattı.

Yatmadan dedesinin mektubunu tekrar okudu. Aslında geldiği gün defalarca okumuştu ama bu mektup onda garip bir his bırakmıştı.

Dede normalde kendi halinden söz ederdi, bu sefer ise hep bir kediden bahsetmişti.

Ne kedisi, diye Zehra duraksadı. Dedesi asla hayvan sevmezdi ki. Evin kıyısında köşesinde de hiçbir kedi yoktu.

Sakin kafayla bir kez daha okudu.

“Başına inanmayacaksın Zehracığım, ama Karaşı var ya, meğer sütü çok seviyormuş. Herkes yetişkin kediye süt verilmez der ama dün gece yarım kavanozu içti bitirdi. Yarın Nuriyeyi arayıp süt getirtmem gerekecek. O şaşıracaktır tabii. Bir haftaya reicht yetiyordu bu süt, bugün gitti, yarın gene isteyeceğim. Aslında kötü de değil yani, onun da işine geliyor, nasıl olsa parasını veriyorum. Ama Karaşı çok aç. Ne yedirsem bilmiyorum. Buzdolabında neredeyse hiçbir şey kalmadı. Bir de, hâlâ benden saklanıyor. Göz göze gelemedik, kaçıyor. Yalnızca gölgede fark ediyorum. Siyah bir gölge gibi, arka bahçeye süzülüyor. Hem gündüz, hem gece el feneriyle bakıyorum, yok. Sadece arkamdan izliyor, bakışını hissediyorum. Kızım gelirsen, belki sen yakalarsın. Beraber deneriz İnsanlar ona çok kötülük etmiş olmalı, insanlardan kaçıyor…”

Bu, dedesinin mektubunda kediyle ilgili anlattıklarının bir kısmıydı. Fakat…

…hiçbir kedi yoktu! Zehra günlerdir evdeydi, bir tane bile kara kedi görememişti.

Ama dedesinin anlattığı gibi, arada bir sırtına kimsenin bakışını hissediyordu. Arada dönüp bakmıştı, ama kimse yoktu.

Yarın mutlaka Nuriye Ablaya sorayım, kim bu Karaşı diye

*****

Günün ilk ışıkları pencerenin ucundan odaya süzülünce Zehra gözünü açtı. Dışarıda serçeler ötüyor; yan sokaktan horoz sesleri geliyor, hepsi birbirine meydan okuyor…

Tam bir köy sabahı.

Zehra kalktı, camı sonuna kadar açtı, gözlerini kapatıp yeni seslere kulak verdi.

Çocukluğunu düşündü, yaz tatillerinde yapılan kuş yuvalarını, dede ile meyve topladıkları günleri hatırladı. Sonra aklına kediyi sormak geldi.

– Hangi kediden bahsediyorsun? diye şaşırdı Nuriye Abla.

– Ben de çıkaramadım, dedemin mektubunda Karaşıdan sözetmiş Önceki mektuplarda yoktu, ama bunda var işte, dedi Zehra.

– Ha, dedi Nuriye Abla kendi kendine şaşırıp alnına vurdu. Bir ay kadar önce Hacı Veli bir kediyle konuşuyordu. Tesadüfen duydum, kediyi çağırıyor gibi bir şeyler. Bahçeden baktım, yanında kimse yoktu. Ertesi sabah aynısı. Sonra neredeyse her gün görünmeyen dostuyla konuşmaya başladı. Hayatını anlatıyordu, eşini, oğlunu… Karaş, Karaş diyordu sürekli. Bunu benden başkası da duymuş, yoldan geçenler de işitmiş. Ama bak, kediyi gören yok! Ben sık sık gelirdim; süt bırakırım, börek götürürüm. Her seferinde Yakalarsam gösteririm, deyip geçiştirirdi. Son zamanlarında aklını kaybetmiş olabilir sanki… Düşün kızım, kaç gün burada kalsan bir kere bile görecektin değil mi?

– Evet, dedi dalgın dalgın Zehra. Ama aklını kaçırdığını sanmıyorum. Belki bizim bilmediğimiz bir şey vardır. Ya da belki kedi çok iyi saklanıyordur. Köyde kara kedi kayboldu mu hiç?

– Hiç ne kayboldu, ne de bizim köylülerde kara kedi var, diye ekledi Nuriye Abla.

Zehra kafası karışık bir şekilde eve döndü. Bahçeyi toplamaya koyulup kara kedi Karaşıyı düşünerek oyalandı.

Çok garip bir durum Kediyse nereye gitti? diye iç geçirirken, uzaktan uzak kendini izleyen o kara kedi çıktı saklandığı delikten.

Günlerdir kaç kişinin arasında dolandığını fark etmişti Karaşı; ama içlerinden bir tek Zehra, ona “bizden biri” gibi geliyordu. Onda, dedesinde bulduğu sıcaklığın aynısını hissediyordu.

Ne var ki, dede doğru yazmış; Karaşı insanlardan tırsıyordu, gölgelerde gizlenmişti hep. Çocukken yüzlerce kere taş atılmış, sopalar, terlikler Hep kaçmış durmuştu, bir köyden öbürüne. Bir yuva aramış durmuştu.

Dedeyle tanışınca ise bambaşka bir adam olduğunu hemen anlamıştı. Gözleri başka bakıyordu. Sesi bile başka tonda idi; Karaşı dinlemeye doyamıyordu. Dede hayatını anlatırken, gözyaşlarını görüyordu.

Ama korkusu ağır basıyordu: Adamla yakınlaşamadan bir sabaha dede gitti.

Öyle bir anda gitmişti ki, öldüğünü havadan hissetti Karaşı. Kapıdan girmek istedi, kapalıydı. Pencerede denedi, yok Gece boyu kapıda bekleyip ufacık miaolayarak yas tuttu.

Şimdi de Zehrayı izliyor, kalbinin iyi olduğunu hissediyordu.

Ama göze gözükmek mi, hele hele hemen? Yo, yok, o kadar kolay değil Hayat ona hep ilk izlenimlerin yalan olduğu, insanlara güvenmemeyi ezberletmişti.

Derken, bir gün, tam dokuzuncu günün akşamı, Zehra bahçede bir hareketlenme fark etti.

Herkes taziye sonrası dağılmıştı; Karaşı biraz dalgın dalgın, bir an için dikkatini yitirdi ve bu kez Zehra’nın gözleriyle buluştu.

– Aaaa, demek sendin Karaşı! Demek dedem doğruyu yazmış! Hadi gel bakalım, tanışalım

Ne var ki, Zehra hareket edince kedi anında tüyleri gibi yok oldu, yine ortadan kayboldu.

– Niye bu kadar çekingen oldun Karaşı? Yarın dönüyorum, seni göremeden gideceğim Korkma, seni ısırmam, vallahi kedi gibi sevilirim, dedi Zehra.

O sırada bahçe kapısında beliren Nuriye Abla, elinde lahana böreğiyle Zehranın konuştuğunu görünce neye uğradığını şaşırdı.

“Kız nasıl yaptıysa delilik geleneğini devraldı, gündüz gözüyle görünmeyen kediyle dertleşiyor Hastalık havaya mı karıştı yahu?” diyerek hızla evine döndü, tepsiyi unuttu gitti.

O öğleden sonra gökyüzünde koyu lacivert bulutlar güneşi kapatmış, havada bir gariplik başlamıştı. Tavuklar ciyak ciyak; rüzgâr, şimşek Zehra gökyüzüne bakıp:

– Hım, fırtına geliyor, dedi. Galiba gök delirecek!

Gerçekten de az sonra kasabanın üstüne fırtına gibi fırtına bastı. Henüz Zehra bunları düşünmeye kalmadan, ilk yağmur damlaları başına indi.

Kediyi çağırdı tekrar tekrar; ama gelmek ne kelime, ortada yoktu!

O sırada Karaşı sığınağında, yere yapışmış, gök gürültüsünün devamını korku içinde dinliyordu. Korkuyordu Hem de insanlardan çok fırtınadan…

*****

Yağmur damla damla değil, resmen davul gibi çatıya vurdu, bazen azaldı, bazen coştu. Gece olmuştu. Zehra çarşafta dönüp duruyor, uyuyamıyordu bir türlü.

Bir anda öyle bir şimşek çaktı ki, odası bembeyaz aydınlandı Sonra, pencerenin pervazındaki iki ateş gibi göz Zehra’yı korkudan zıplattı.

– Ay anacığım! diye çığlık atıp başucuna çekildi.

O esnada siyah, sırılsıklam bir şey pencereden içeri atladı. Zehra’nın bacaklarının arasından geçip önce gardıroba, sonra da hızla yatağın altına saklandı.

“Bu Karaşı işte!” dedi Zehra kendi kendine.

Gerçekten de yatağın altında titreyerek bekleyen siyah kedi, günlerdir saklandığı aynı Karaşıydı.

Zehra kaç kere uğraştıysa da, sonunda kediyi ikna edip yatağın üstüne çıkardı.

Bir havluya sarıp bastıra bastıra kuruttu. Fırtınaya, hayata, yalnızlığa inat; sabaha kadar Zehra’yla Karaşı birbirine sokulup uyudu.

Ve artık ne şimşekler, ne gök gürültüsü ikisine bir şey yapamazdı.

*****

Zehra sabah bir gıcırtı sesine uyandı. Tabii, Karaşı camı tırmalıyor, dışarı çıkmak için neredeyse camı kıracak.

Yeni doğan güneşin ışığı odayı doldurmuştu; fırtına çoktan bitmiş, köy güne mutlu başlamıştı.

– Nereye bakalım Karaşı? diye sordu Zehra simsiyah kedisine gülerek.

Karaşı bir an durakladı. Sonra iğreti bir bakış attı. Geceki korkaklığını gizlemek ister gibi bakış attı.

– Miaaav… diye mırıldandı, pencereyi işaret etti.

– Acep yok öyle! Kahvaltıdan önce çıkamazsın evden. Sonra da artık sen karar ver: burada mı kalmak istersin, benimle İstanbula mı gelmek? Eminim dedem de isterdi senin benimle gelmeni. Ben de isterim. Ama karar senin

Kahvaltıyı tam layıkıyla verdikten sonra, Zehra kapıyı açtı. Kedi usulca dışarı çıktı; Zehra da eşyalarını toplayıp ayrılmaya hazırlandı.

Otobüs saati yaklaşınca, kapıdan çıkarken Karaşı kapının önünde hazır bekliyordu.

Onun ayaklarına dolandı, başını Zehranın bacağına sürttü. Kedi kararını vermişti: O, şehre Zehrayla gidecekti. Çünkü Zehra gerçekten kanını dökmezdi, hem de birlikte yaşamaya alışmışlardı artık.

Artık saklanmaya gerek yoktu, normal bir ev kedisi olmak istiyordu.

– Aferin sana Karaşı! Ben de böyle yapacağını biliyordum, dedi Zehra.

Zehra, Nuriye Ablaya anahtarı bırakırken, kucağında Karaşıyı gören kadın gözlerine inanamadı.

– Yav bu mu o meşhur kedi?

– İşte o kedi, dedi Zehra. Deme bana, dedemin kafası bozuktu diye. Sadece kedi insanlar gibi pısırıkmış, ondan görünmüyordu. Ama en çok da gök gürültüsünden korkarmış Ama şimdi her şey düzelecek.

– Eee Valla ben de dedeni yanlış anladım demek ki Sen üzülme kızım, evi ben gözlerim. Ara sıra uğrayın siz de yine.

– Tabii ki uğrarız Karaşıyla. Hem de sık sık.

Nuriye Abla bir poşet börek verdi vedalaşırken: Yolda yersiniz, kızım, diye.

– Sağ olasın ablacığım, her şey için sağ ol.

Zehra otobüste camdan gökyüzünü izlerken, bir bulut kümesinde dedesinin yüzü gibi bir şekil ayırdı sanki.

Hatta Karaşı da camdan bakıp yukarı göz kırptı. O bulut gülümsedi; hatta sanki Zehra ile Karaşıya selam verdi gibi.

Otobüs hareket etti, o bulut kayboldu. Ama hissettiği şey, artık önemli değildi. Onlar iyi biliyordu ki, dede hiç kaybolmadı. Onların aklında, kalbinde ve bu dünyada bir yerlerde hâlâ yaşıyor; Karaşı ve Zehranın birbirini bulmasından mutluluk duyuyordu.

Rate article
Lifequest
Dedem Artık Aramızda Değil