Acının Diliyle Konuşmak

– Zeynep, canım kızım, seni anlıyorum ama başka çaremiz yok. Mecburuz. Evi satmak zorundayız. Evi sattıktan ve paylaştıktan sonra, kalan parayla ancak başka bir semtte bir apartman dairesi alabiliriz. Burada kalmayı ben de isterdim, ama olmuyor işte. Ayşegül, kızının ellerini tutuyor, ara sıra hem onun hem de kendi gözyaşlarını siliyor.

Bu değişiklikler, onlara çok ağır geliyor.

Ayşegül ve eşi Murat, neredeyse on yedi yıl beraber yaşadılar. Aralarında her şey oldu tabii ki, ama birbirlerini seviyorlardı ve en hararetli kavgalarda bile bir dakika bile sürmeden barışırlardı. Ayşegül, anneannesi tarafından büyütülmüş ve daha küçük bir çocukken, anneannesinin aileyle ilgili en önemli öğüdünü benimsemişti: “Evde huzur olacak! Erkek, başka bir yerde ilgi, anlayış, şefkat aramasın. Evin senin kadar iyi bir yeri olmadığını bilsin. Evinizde herkes; kocan, çocukların, misafirlerin, hayvanların mutlu olmalı! Herkes!”

Başlarda ne demek istediğini tam anlamasa da, anneannesinin hayatından damıttığı bu bilgeliği hissetmişti. Ayşegülün ailesi ve evi de böyleydi. Ta ki, dedesi yazlıktaki derede oğlunu ve gelinini kurtarmak isterken boğulana kadar. O dere görünüşte ufak tefekti, tehlikesizdi ama yöre sakinleri oradaki girdapları ve kuyuları bildiğinden çoğu yerde yüzmezdi. Emine Nine, yıllarca kendini suçladı; keşke daha çok sorsaydım, konuşsaydım, çocuklarım ki gelinini de öz kızı gibi görüyordu ve kocam hâlâ yaşardı diye düşündü. Ayşegül, annesini hep rahatlatmaya çalıştıysa da, anneannesi bu vicdan azabını bırakmak istemedi.

Torunun sorumluluğunu üstlenince, Emine Nine acısını bir kenara bıraktı; çünkü küçük kıza hayat, neşe ve sevinç lazımdı, sürekli matem değil. Yılda birkaç kez mezarlığı ziyaret ettiğinde, içindeki acıyı salıverip gözyaşı dökerdi, sonra yine torununa dönüp söz verirdi; onu mutlu etmek için elinden geleni yapacaktı.

Emine Nine, torununa sıcak bir yuva, iyi bir eğitim sunmuş, onu evlendirmiş ve hastalık gelip onu sevdiklerinin yanına almadan önce, torununun da bir çocuğunu kucağına alıp sevmişti. Ayşegül tamamen yalnız kalmıştı; başka akrabası yoktu.

Zamanla, anneannesinin aile ve ev hakkındaki görüşünün haklı olduğunu, ancak eksik taraflarının da bulunduğunu iyice fark etmişti. Evin huzurlu olması gerekiyordu ama herkes için istisnalar da vardı.

Ayşegül ve Muratın kavga nedenleri genellikle tek bir konuya dayanıyordu; kayınvalide.

Nermin Hanım, tam anlamıyla Anneydi, öyle büyük harfle yazılanlardan. Benim görüşüm tek doğrudur düşüncesindeydi.

Murat, onun dünyaya gelen altıncı ve sağ salim doğan tek çocuğu olmuştu. Tüm sevgisini ve ilgisini ona vermişti.

Murat annesini çok seviyordu ve bu yüzden ona karşı duramıyordu, baba da aynı şekildeydi. Susup dinliyor, onaylar gibi baş sallıyor, sonra da kendi bildiklerini yapıyorlardı.

Murat, Ayşegülle tanıştıktan sonra ailesiyle tanıştırmayı son ana kadar ertelemişti. Ama Ayşegülün ısrarı ve kırılganlığı karşısında yenilmişti.

– Beni saklıyor musun? Ailene layık değil miyim? Senin için her şeyim diyorum, düğün konuşuyoruz, plan yapıyoruz ama hâlâ aileni görmedim, dediğinde Murat derin bir iç çekti ve nişanlısını öptü:
– Ya, ya senden vazgeçersen diye korkuyorum.

– Aptal! Ben seninle evleneceğim, ailenden değil!

O günlerin ne kadar öngörüsüzce olduğunu yıllar sonra anlamıştı.

Nermin Hanım, onu baştan aşağı süzüp sadece başını sallamıştı:
– Kızım, annen-baban kimdi?
– Annem tıp fakültesinde hocaydı, babam doktordu. Ama onları pek hatırlamıyorum, beş yaşındayken trafik kazasında kaybettim. Anneannem büyüttü beni.
– Anladım.

O akşam başka tek kelime söylememişti. Yıllar sonra Ayşegül de, eşi ve kayınpederinin taktiğini uygulasa da sonuç değişmemişti. Eşinin sıkışıp kaldığını ve aile içi huzuru koruma çabasında ezildiğini gören Ayşegül, bir yerden sonra pes edip Murattan ailesiyle görüşmeleri formaliteye indirgemesini istemişti. Murat, yorgunca başını sallayıp eşi Ayşegülü sarıp sarmaladı:
– Affet…

Her şey kayınpederin vefatından sonra daha da zorlaştı. Muratın babası, kanserden bir ayda eriyip gitmişti ve Nermin Hanım oğluna “Artık bana sen bakacaksın” demişti. Murat zaten anlamıştı. Akşamları evlerine nadiren uğrayabiliyor, önce annesine gidip gece geç vakitte eve geliyordu. Uzun süre böyle sürdü. Ta ki üç yaşındaki Zeynep isyan edene kadar. Babasıyla görüşmek istemiyordu, kırgınlığını açıkça gösteriyordu.

– Özlüyor seni Murat. Hafta sonları gördüğün yetmiyor, artık daha çok sen lazım ona, dedi Ayşegül.

Ayşegül artık sabrının sınırındaydı. Neredeyse bir yıldır akşamları yalnız geçirmesine katlanabilirdi, ama kızının yoksunluğunu affedemezdi.

– Murat, bu böyle devam edemez. Zeynepin sana, benim de sana ihtiyacım var.

O büyük bir tartışma yaşandı. Sonunda Murat, annesinin evine haftada iki gün gitme hakkını kazandı. Zamanla Nermin Hanım bunu ya kabullendi ya da öyleymiş gibi yaptı.

Bir gün, Zeynep anaokulunda ailesini, istediği masal karakterleriyle resmetmesi gereken bir ödev aldı. Çocuklar okulda bitirememiş, öğretmen de evde tamamlayıp getirmelerini istemişti. Akşam yemeğinden sonra Zeynep masasının başında, dilini dışarı çıkarıp hararetle çizmişti. Ayşegül, evi topladıktan sonra baktı ve seslendi:
– Murat, gel bak buraya! Fırtına kopacak!

Murat resmi görünce kahkahadan koltuğa yıkıldı. Kızları anlayamadı, ağlamaya başlayınca zor sakinleştiler. Resimde Murat Keloğlan, Ayşegül ise Güzeller Güzeli bir prenses, dedesi ise dev cüce, anneannesi altın elmalı bir ağaç olmuştu. Büyükannesi ise… Ejderha! Üç başlı! Zeynep alevleri çizememişti çünkü sarı boya o anda kırılmıştı.

Zeynep, anneannesi Nermin Hanımı hiç sevmezdi. Anneannesi eve gelince (ki nadirdi, genelde bayramlarda), Zeynep kapıdan kovmak isterdi. Çocuk hisleriyle annenin vicdanı incindiğini, anneannesinin annesini sevmediğini, incitmeye çalıştığını anlardı. Bir keresinde kapıdan dışarıya ittirmeye kalkınca Murat onu kucağına almıştı.

– Kızınız çok kötü yetiştirilmiş Murat Bey! Ne beklenir ki? diye kızmıştı Nermin Hanım.

O günden sonra neredeyse hiç gelmedi; aile ilişkileri tamamen kopma noktasına gelmişti ve bundan memnundu Zeynep. Yaş aldıkça daha iyi anladı; anneannenin sevgisizliği onu boğuyordu. Ama esas anlamasını babasını kaybedince yaşadı.

Murat aniden vefat etti. Ofistekiler bile ne olduğunu anlayamadan, ambulans bile çağırılamadan… Büyük bir kalp krizi. Kırk dört yaşında…

Haberi aldığında, Ayşegül bir kuyumcuda çalışıyordu. Telefonu elinden düşürüp bayıldı, düşerken cam vitrine çarpıp parçaladı. Çalışanlar ambulans çağırıp, bir eliyle saçındaki cam kırıklarını temizlemeye çalışırken, diğer elleriyle de onu sakinleştirmek için çay ve su içirdiler.

Ayşegülün dünyası durmuştu. Aklı işlemez olmuştu; ne yapacağını bilmiyordu. Muratın arkadaşları onu bırakmadı, her işi üstlendiler. Ayşegül sonradan kimlerin gelip gittiğini bir türlü hatırlayamadı. Ama Zeynep daima bakılmış, evi de temizlenmişti.

Ve bir gece Ayşegül rüyasında Emine Nineyi gördü.

– Anneanne! Allahım, ne çok özledim seni! diye sarılmak istedi ama Emine Nine durdurup ciddi bir bakış attı.

– Ne yapıyorsun sen?
– Neyi?
– Zeynep nerede?
– Yatakta, uyuyordur…
– Gel bak!

Ve Zeynepin odasına götürdü. Zeynep battaniyenin altında, gömülmüş ağlıyordu:
– Ayşegül, kendine gel!

Ayşegül uyanıp ağlayan kızının sesini gerçek sandı. Koşarak kızının yanına gitti:
– Kuzum, ağlama! Ben yanındayım, hep yanında olacağım!

Zeynep sarsılarak sarıldı.

Sana teşekkür ederim anneanne… Şimdi her şey iyi olacak…

Sabah Ayşegül erkenden kalkıp mutfağa gitti. Zeynep, annesinin meşhur krep kokusuyla uyandı. Vanilya kokusu tüm evi sardı. Zeynep, battaniyesine sarılıp mutfağa gitti.
– Anne?
– Günaydın! Ayşegül gülümsedi, siyah tülbentini çıkarmıştı. Hadi elini yüzünü yıka, kahvaltı edeceğiz, okula götüreceğim seni.

– Zaman geldi mi?
– Geldi canım. Baban kesinlikle bizim bu halde kalmamızı istemezdi. O, senin mutlu, neşeli olmanı isterdi. Çok severdi seni… zor toparlandı Ayşegül. Beni de severdi. O istediyse öyle olacak. Hadi giyin, yoksa işe geç kalacağım.

Yavaşça, yeni hayata alışmaya başladılar. Ayşegül işe döndü, Zeynep okula gitti. Zeynep annesine daha çok yardım etmeye başladı; eve gelip yemek, ev işi yaptı.

İki ay sonra Zeynep kimliğini aldı, evde pasta kesip kutladılar.

– Bak baba, ben büyüdüm! Zeynep babasının salonun duvarındaki fotoğrafın önünde kimliğini salladı. Şimdi olsaydın kesin saçımı çekerdin yine daha küçüksün derdin…

Ayşegül sessizce sarıldı, gözyaşları içinde.

Bir hafta sonra, akşam üstü, Nermin Hanım kapılarını çaldı.

– İyi akşamlar Ayşegül. Konuşmamız lazım!

Ondan son görüşmeleri, Muratın cenazesi sırasında olmuştu. O gün Nermin Hanım hafif bir sesle yanaşıp, Senin suçun! Sen olmasaydın yaşayacaktı! Hep ver-ver-ver İşte bu yüzden yandı gitti! Senin suçun! demişti.

Ayşegülin dostu Deniz araya girip onu dışarı çıkarmıştı.
– Dinleme! Herkesin kaderi. Murat seni ve Zeynepi çok seviyordu, hayatta sizden fazla istemezdi…

Ayşegül güçlükle ayakta duruyordu, üç gündür uyumamış, ayakta su ve birkaç yudum çayla kalıyordu.

Şimdi, karşısında yorgun, üzgün, elleri titreyen bir kadın oturuyor.
– Çay ister misiniz?
– Hayır! Evi konuşmaya geldim…

Ayşegül, başta ne dediğini anlamadı.
– Nasıl yani?
Evlerini, birlikte yıllarca uğraşarak, gözleri gibi bakıp yapmışlardı. Zeynepe hamileyken bile ustaların arasında dolaşır, işin başında olurdu.
– Bu ev senin olmayacak. Satmak zorundasın. Miras hakkımı istiyorum!

– Hangi miras hakkı?
– Kanuni olan hakkım. Kuruşu kuruşuna vereceksin!

O sırada mutfak kapısında Zeynep belirdi.
– Git buradan! dedi hışımla kız.

– Ne dedin sen bana?
– Dedim ki git buradan! Bir daha da gelme.

– Nasıl benimle böyle konuşursun! Ne terbiyesizlik!

– Babamdan aldım terbiyemi!
– Yok, annenden aldın…
– Sakın annemi bir daha incitmeyin! Artık küçüğüm sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Artık her şeyi anlıyorum. Kalkın ve gidin. Bir daha asla sizi görmek istemiyoruz!

Zeynep farkında olmadan siz diye hitap etti; Ayşegül kızını sarılıp mutfaktan çıkardı.

– Teşekkür ederim canım. Şimdi odana git, ben hallederim… Kızını kucaklayıp koridordan gönderdi.

Sonra derin bir nefes alarak mutfağa döndü.
– Yeter! Zeynep haklı. Size burada yer yok. Avukata danışıp sizi bilgilendireceğim. Hakkınız neyse alacak ve sonra sonsuza dek görüşmeyeceğiz!

– Hiç umutlanma! dedi Nermin Hanım.
– Umut etmiyorum. Sadece yapacağım. Size acıyorum aslında… Çünkü yalnız kalacaksınız…

– Sana ne! diyerek çantasını kaptı ve dışarı fırladı.

Zeynep, anneannesinin gittiğini duydu, mutfağa girdi. Annesi masa başında başını ellerinin üstüne koymuştu.
– Anne?
– Buradayım kızım… Yüzünü silip baktı.

– Gerçekten mi, gitmemiz gerekecek mi?

– Bilmiyorum. Bakalım. Peki neden bu kadar erken geldin? Daha iki dersin vardı.
– Matematiği iptal ettiler, Mertin annesi bıraktı. Aramadım seni, gerek yoktu.
– Tamam… Ödev çok mu?
Günlük hayatlardan konuşarak sakinleşmeye çalıştılar.

Akşam kanepede yan yana film izler gibi yapıp sohbet ettiler.
– Anne, insanlar neden birbirini sevmiyor? Neden öfke, nefret var?

– Çok sebebi var. Anneanneni mi soruyorsun?

– Evet. Neden seni, beni hiç sevmiyor…

– Beni sevmemesi sır değil. Başından beri istemedi beni.

– Neden?

– Çünkü oğlunu elimden alacağımı düşündü.

– Gerçekten öyle mi?

– Hayır. Sadece aile olmak istedim, senden başka kimse olmasın istemedim. Anne-dede olmak istemez mi bir insan?

– Ama beni de mi istemedi?

– O konuda haksızlık etmeyelim. Sen doğunca sevinmişti. Dur şunu getiriyorum. Ayşegül gidip, Zeynepin önüne işlenmiş bir bebek şapkası ve tığ işi battaniye koydu. Anneannen yaptı bunları.

Zeynep ince ince işlenmiş dantel şapkayı, battaniyeyi hayranlıkla inceledi.
– Ama bu kadar emek… Kim uğraşır bununla! Demek ki sevinmişti…

– Evet, canım. Böyle şeyler boşu boşuna yapılmaz. Özellikle miniklere yapılıyorsa, o özel bir sevgidir. Ama şimdi yaşadıkları… Sanırım yalnızlık ve acı yüzünden. İnsan bazen içinde kopuyor, her şeyi dışarıya saldırı yapıyor. Sen onu üzme, acıyla konuşuyor. Biz birlikteyiz, şanslıyız. O ise tamamen yalnız…

Ertesi gün Ayşegül, Denizi arayıp bir avukat bulmasını istedi. Görüşmeden sonra, evi satmadan mesele çözülemeyeceğini anladı. Kalan tüm birikimi de inşaata gitmişti.

O akşam Zeyneple konuşup yeni ev bakmaya başladı.

Ama Zeynepin başka planı vardı. Sabah annesine okula gidiyormuş gibi yaptı, anneannesine gitti.

– Sen burada ne arıyorsun? dedi Nermin Hanım şaşkınlıkla.

Zeynep sessizce şapka ve battaniyeyi ona uzattı.
– Bunlar çok güzel. Bunları benim için yaptığını biliyorum.

– İçeri gel…

Akşam, Zeynep eve geldiğinde annesine sarıldı.
– Anne!
– Hıı?
– Taşınmamıza gerek yok.
– Neden?
– Anneannemle konuştum, vazgeçecekmiş.

– Nasıl yani?
– Onsuz kalmamasını, ya mirastan vazgeçip bizimle birlikte olmasını, ya da tamamen yalnız kalacağını söyledim. O da evi istemeyeceğini söyledi.
– Gerçekten söyledi mi?
– Evet… Dantelli bir yazlık elbiseyi annesinin önüne koydu.

Ayşegül şaşkınlıkla açtı:
– Aman Allahım, ne kadar güzel!
– Evet, mezuniyetimde giyeceğim!
– Ne kadar emek var bunda biliyor musun!
– Biliyorum anne… Çok üzgün, yalnız. Babamı çok özlemiş. Ağladı anne…
– Ağladı mı? Nermin Hanım mı?

– Evet…

Ayşegül bir söz bulamadı. O anda telefon çaldı; mutfakta şarjda bırakmıştı.

– Alo, Nermin Hanım.
– Merhaba. Zeynep, konuştuklarımızı anlattı mı?
– Evet.
– Yarın, saat birde noterde buluşuyoruz. Adresi mesajla yollarım. Miras hakkından vazgeçiyorum. Ve Ayşegül…
– Evet?
– Zeynep mükemmel yetişmiş bir çocuk!

Ayşegül telefonu hemen indirmedi, bir süre çaldıktan sonra yerine koydu. Sonra sessizce döndü, kızına sarılarak gözyaşlarını içine akıttı.

Rate article
Lifequest
Acının Diliyle Konuşmak