Gece, Kadın, Kedi ve Buzdolabı: İstanbul’un Işıkları Altında Bir Hikâye

Gece, Kadın, Kedi ve Buzdolabı

Bana öyle bakma!

Handan, kedisine öyle bir bakış attı ki, gören sandı Yok ya, bu sefer ciddi kızdı galiba. Kaşını da iyice kaldırdı, halbuki annesi ona hep tembihlerdi: Kızım kaşını çatma, çok korkutuyorsun milleti! Haklı kadın, Handanın kaşları babasına çekmiş, gür, simsiyah ve birleşik. Halbuki Handanın gönlü annesinin incecik, zarif kaşlarında. Yıllar geçti, kaşları elbette istediği şekle soktu; ama o eski kaş günlerini kedi hiç unutmadı gibi.

Kedisi Tarçın ise, bu bakışlara pabuç bırakacak türden değildi tabii. Mutfak pervazında kurulmuş, Handana bir şaşkın bir de Senin artistliğine karnım tok bakışıyla bakıyor, arada bir gece lambasının loş ışığında gözleri yeşil yeşil parlıyordu. O sırada kapı aralıktı, Handan sanki arada çıkıp Gerçek hayata dönermiş gibi ama yok, mutfaktan çıkmak gibi bir niyeti yoktu. Tam kapı çekilse de Hadi açayım şu buzdolabını! diye kendine mazeret bulsa… Ama her seferinde esintiyle hafif aralanıyor, Gerçek hayattan kaçarak nereye kadar? demeye getiriyordu. Kapı açılıp kapanmayınca Handan hafiften sinir oldu ve yere, duvara yaslanıp bir saattir oturduğu pozisyonu daha da yayılttı. Buzdolabına öyle bir bakıyordu ki, sandın bir hipnoz seansı.

Elbette buzdolabının içeriğini sabah alınan sucuktan son menemene kadar ezbere biliyordu; çünkü evin alışverişi Handandan sorulurdu. Bu da evde bitmeyen bir geyik konusuydu zaten.

Handan, zeytinli kek niye aldın evde kimse sevmiyor? derdi eşi, kavanozu elinde çevirerek. Niye kahvaltılık sos var iki litre?

Güzel yahu.

Hı hı. Sonra Bunu nasıl yedirecem bunlara? diye düşünüp başka şeyler icat ediyorsun!

Ve Handan bir kez daha mutfağı alengirli tariflerle savaşa hazırlardı. Tarif tutmazdı; Handanın tarifleri başka dünyadandı, ama bir şekilde o yemekler tabaktan kaybolur, herkes ikinci tabağı isterdi. Herkes bir Handana yarayamazdı bu muazzam sofra; çünkü Handan kendi yaptığını asla yiyemezdi! Evet, harbiden.

Yemek pişirmek onun için heyecan, mutlu bir süreçti; yemeğin son hali gözlerinin önüne gelince ise hayalet nine çıkagelir, bir şeyler fısıldar, Sakın yeme, bıdık, yazık olur! der gibi kendi başına söylenir ve sonra elini bile süremezdi yaptığı nefis yemeklere. O da açlığını kolay ve hazırlaması icap etmeyen şeylerle bastırırdı: Salam, kaşar, gizli gizli oğlunun bisküvisi, kurabiye, çikolata ve tabii, belki de dünyadaki en hızlı tüketilen yiyecek olan simit. Handan, çocuk bisküvisinin sağlıklı kategorisinde olduğunu kendini inandırmaya çalışır, bu yüzden pek suçluluk duymazdı. Kendince Kendimi koruyorum, canım! derdi.

Hele sağlığı Eh, tartıya çıkınca hanım kızımızı toplasan 70 kilo çıkmaz, zira evde üç çocuk, bir eş, bir kedi ve bir yuva var; emek harcamaya zaman mı var? Üstelik çalışıyordu da. İşini sever, bazen de insanın asıl işi evinde dedi mi orası başka tabii.

Şikayet etmek, Handanın hayatında yer bulamamıştı. Annesi ona minicikken öğretmişti en önemli hayat kuralını: Kendiliğinden geçer!

Ay canım kızım, ne ağrısı, ne ateşi, geçer yavrum! Bir fincan ıhlamur iç, biraz dinlen, kendiliğinden geçer!

Handana ömrü boyunca her dert böyle kendiliğinden geçer metodu ile çözüldü. Peki, geçti mi? Eh, tartışılır. Ama doğumdan sonra kendisiyle ilgili aksiliklere hiç takılmaz, Kendiliğinden geçer demişti annem, bekleyelim bakalım! moduyla yaşardı.

İkinci oğlu doğduğunda, her şeye rağmen, her sabah yataktan kalkacak mecal bulamazdı ama eşine şikayet etmekten imtina ederdi. O nasıl anneydi ki, çocuğuyla ilgilenmek zor gelir?

Kocası Murat ise onun halini çoktan anlamış, – Handan, sen uzan, çocukları ben hallederim, anlaştık mı? der, oğullarıyla baş başa kalıp Handanı mışıl mışıl uyuturdu. Handan ise suçluluk duygusuyla uyanır, Ben bu evin kadınıysam diye kendini yer bitirirdi.

Küçüklüğünden beri, ona biraz eksiksin sen duygusu işlemişti annesi ve anneannesi. Her lafın sonunda, Kızım, dik otur, kambur musun sen! Bütün gün yemek yiyecek başka işin yok mu? gibi motivasyonlar(!) eksik edilmezdi. Zaten Handan bir avuç çocukken, yemek yemekten korkar, oturuşunu düzelteceğim derken kaskatı olurdu.

Neden ailede böyle bir zayıf ol, yetenekli ol mottosu vardı, büyüyünce anladı. Lisedeyken, annesinin eski fotoğraf albümünü açınca dünyası sarsıldı: Annelerinin yıllarca Aman yeme, kızım! diye başında boza pişirmesi meğer kendi gençlik kiloları yüzündenmiş. Demek ki sorun Handanda değildi. Koca bir aile, nesil nesil kendini beğenme sendromu taşıyordu.

Bir gün, annesine sordu:

Anne, neden hep Kimseye yetmezsin! diyorsun, ne gerek var?

Sen anlamazsın. Senin babana çektiğin boyuna posuna bak! Allahtan ben akıl ettim de Neyse Boş ver.

Yine tatmin edici bir cevap yok. Handan, içinden, Madem güzelliğim yok, bari başka bir şey olayım! dedi ve gönlünü derslere verdi. İyi çalıştı, Ben doktor olacağım! diye tutturdu annesine.

Hadi oradan! Sen mi doktor olacaksın? Yalnızca ders çalışmakla olmuyor o işler.

Ama oldu işte. İşini severek yaptı, elini attığı her sınavı geçti. Hem de çekirge misali. Annesi de bu hırsı pek anlamasa da sesini çıkarmadı; çünkü yorulmuştu, üstelik anneanne hasta, bakacak insan lazım. Bir süre rahat bırakıldı.

Ama tamamen değil elbette.

Evin başına çöpçatan kadın dadandı. Handanı kim ister? muamması bitmek bilmezdi. Çöpçatan birden Ay aman Tanrım, bu kız ne tatlı, hem de zeki! deyiverince Handan az daha kahkaha atacaktı. Kim, ben mi? Aman canım; ne güzelim, ne yetenekliliğim var!

El alemde bu işler tez çözüldü. Kısmet dediler ya, Handanın karşısına ise Murat çıktı; utangaç, eli ayağı birbirine dolanan bir adam. Handan kendi haline gülümsedi, annesine ve çöpçatana saygısından çayını içti, nezaketen görüştü. Epey bir buluşmadan sonra, onunla ilk gerçek randevusunda Murat gelmedi. Kapıdaki garson, gülümseyerek nota uzattı: Bekleme, arama! Vallahi iyi gitti! Handan, hayatında ilk kez gerçekten hafifledi!

Derken o garson Murat çıktı, Handan tesadüfleri severdi, ama bu bambaşka bir tesadüftü. Kimin, ne dediği önemli değildi. İlk günden planlar yapıldı, beraberce hayaller kuruldu. İkisi de kedici, köpekle uğraşamam modunda çıktılar. Ev, kariyer, hayat birlikte güzel, insanlara faydalı işler… Aynı yolun yolcusuydular anlayacağınız.

Bir yıl geçmişti ki annesi tekrar devreye girdi:

O çocuk sana uygun değil! Hem garson! Hem ailesiyle dertli! Ne işin var bunlarla? Baksana, yükü var.

Ama Handan kararlıydı: Anne, en azından iyi insan, neden olmasın?

Evlilik planı yapıldı, ama hayat plan dinlemedi. Muratın annesi ağırlaştı, küçük kız kardeşiyle beraber Handan elinden geleni yaptı. Baktılar iş gidiyor, kaçarı yok, bir sabah el ele nüfus müdürlüğüne gittiler. Minik kız kardeşleri Elif de şahidiydi. Aile oldunuz mu? diye sordu Elif, Hem de tam oldun kızım! dedi Handan. Küçücük çocuğun koskoca kalbiyle hayata bakışının sıcaklığını o gün unutamadı Handan.

Kayınvalide çok geçmeden aralarından ayrıldığında, Handan hem Elife hem Murata annelik yaptı. Annesi bu evlilik olayına kırıldı, görüşmeler bile soğudu. Ne söylese, buz gibi, Tamam, geldim, tansiyonunu da ölçtüm, şunu da yaptım, peki başka? şeklinde geçti yıllar. Bir gün sabrı taşınca Handan patladı:

Senin başka çocuğun var mı? Varsan git ona tenezzül et! Ben niye yokmuşum gibi davranıyorsun? Bana niye bu kadar uzaksın?

Annesi ilk kez elini yüzüne kapayıp sessizce ağladı. Hani insan annesinin duygusal olduğunu bildiğini sanır ya, Handan o gün anladı ki annesi de insan, duygusu eksikmiş, ama yüreği tam. Ben de seni çok seviyorum, ama bana böyle öğretildi, dedi annesi. Çocuk fazla şımartılmaz

Handan annesini, çocuklarını kendinden çok sevdiğini biliyor, ama sürekli eksik yaptığını zannediyordu. O gün karar verdi, kendi çocuklarına sevgiden asla kıtlık yaşatmayacaktı.

Ama bu kazanılan iç huzur yine de zaman zaman geceleri mutfağa, buzdolabı önüne, kedisiyle beraber oturmaktan alıkoyamıyordu. Yılların izleri kolay silinmiyor

Bir gece, Murat içeri süzüldü, Handanın yanına oturdu. Buzdolabından peynir, domates, maydanoz kaptı, iki koca tost yaptı. Kucağına kedi Tarçını attı:

Ye bakalım!

Murat, cidden bak, gece gece göbek yapacağım.

Ye diyorum kadın! Al işte, kedi bile yiyor, sen mi geri duracaksın?

Kediler bozulmaz, Tarçın iki lokmada peyniri afiyetle indirdi. Handan tebessüm etti, Muratın boynuna başını dayadı.

Biliyorum güzel karım, moralin bozuk. Ama ne olursa olsun seni hep böyle seveceğim Hem istiyorsan bin kilo ol, bana ne ki? Yeter ki mutlu ol!

Peki bir şey sorabilir miyim? dedi Murat sessizce. Bir derdin mi var anlatmak istemediğin?

Handan yutkundu, sustu.

Aslında her şey benim için yolunda Ve merak etme, kıyafetlerim hala oluyor! 44 numaradayım, kadın yaşımda fena mı? diye gülümsedi.

Hatta mükemmel! Bence güzelliğin ölçüsü sensin.

O zaman bana her gece söyle, olur mu?

Sen de o zaman geceleri buzdolabına kaçmazsın belki!

Murat! Bunu da takıp kafana! Hadi, yatak seni bekliyor!

Handan gülerek Muratın uzattığı eli tuttu, kucakladılar. O an Handan, hayatındaki bütün eksik taşların yerine oturduğunu hissetti. Elbet bir gün anlatacak her şeyi, anlatmasa da olur; önemli olan beraber uykuya dalmak.

Handan?

Efendim beyim?

Bir şey soracağım, acaba bir bebek daha mı geliyor bu eve hı?

Nasıl anladın ya?

Allah Allah, ben seni bir günde mi tanıdım? Bu mutfak geceleri bana tanıdık geldi de Kaç haftalık peki?

Üç.

Harika! dedi Murat, kocaman sarıldı. Amma sessiz ol, çocuklar uyanacak.

Kedi Tarçın ikiliyi yatak odasına kadar uğurladı, sonra yine mutfağa döndü. Pervaza kurulup Benim görevim tamam dercesine başını bacaklarının üstüne koydu. Çok yakında, mutfak geceleri unutulacak, ev yine cıvıl cıvıl olacak. Kedi Tarçın belki biraz özleyecek o hüzünlü gece buluşmalarını; ama, çocuk odasında, sıcak, süt ve bebek kokulu minik yatakta uyuyarak daha mutlu olacakO gece, perdeleri aralayan ilk gün ışığında Handan gözlerini açtı. Kısa bir an için mutfağın sessizliğini, kapı aralığından sızan ışığı ve Tarçının mırıltılarını düşündü. Sonra yanında derin uykuda mışıl mışıl yatan Muratı ve odadan odaya yayılan çocuklarının neşeli kahkahalarını duydu. İçinde, eksik sandığı her parçanın bir araya geldiği kocaman, huzurlu bir sevgiyle dolduğunu hissetti; hayat ona her zaman mükemmelini sunmamıştı, ama elindekilerin en güzeliyle doldurmuştu avuçlarını.

Gülümsedi; çünkü biliyordu, eksik sandığı her şey aslında olduğu gibi güzeldi. Belki mutfak geceleri, belki çocuk bisküvileri, kırık dökük aile hikâyeleri ve kedisi Tarçınla paylaşılan sessizlikler… Hepsi, onun eksik değil, tam olduğunun işaretiydi.

Kalktı, camı açıp nefes dolusu temiz hava aldı. O an, hayatının anlamını unutmadan, yeni güne umutla başladı. Her şey yerli yerindeydi artık. Çünkü insan, bazen bir gece, bir kedi, bir buzdolabı ve kendini olduğu gibi sevebilen bir yürekle tamamlanırdı.

Ve o sabah, ilk defa aynaya baktığında, kaşlarının biçimini, annesinden miras kalan telaşını, elinin hamurunu ve gülümsemesini sevdi. Kısacası, eksikliğinin güzellik olduğunu anladı. Bir adım attı, önce mutfağa, sonra kucağında Tarçınla yeni hayata.

Bu sefer, tamdı Handan. Fazlasıyla.

Rate article
Lifequest
Gece, Kadın, Kedi ve Buzdolabı: İstanbul’un Işıkları Altında Bir Hikâye