Baba Oğul Hayali Kurdu, Ama “Yararsız” Diye Gördüğü Kızını Kalbinden Sildi

Bir baba erkek evlat beklerken, dünyaya “gereksiz” bir kız çocuğu gelmişti. O da bu kızını daha doğmadan kalbinden silip atmıştı. Ancak yıllar geçtikçe, hor görülen ve yalnız bırakılan bu “istenmeyen” kız, babasının tek dayanağı olacak, ona ve tüm o acımasız dünyaya kendine saygı duymayı öğretecekti.

Haber, yani kızı olduğunun haberi, Rafet Yılmaza odun deposunun muhasebesinde çalıştığı gün ulaştı. O gün maaş günüydü, diğer işçiler paralarını alıp boş mazot bidonlarını ellerinde sallayarak birer birer evlerine dağılırken, Rafet sapa sağlam bir köşede, buruşturulmuş lira banknotunu sımsıkı avcunda tutuyordu.

Bitmedi mi benim kahrım! diye homurdandı ve yere tükürdü. Defalarca söyledim karıma: Bana oğlan doğur, dedim. Ama nafile, yine kız geldi başıma.

İçinde öfke ve kırgınlık kaynamaya başladı; eşi Fatmaya kızgındı. Evinin, şimdi bir kadın sesi bile duyamayacağına iyice emin olduğu o ıssız evin yolunu tutmak istemedi. Fatma, yeni doğan bebeğiyle birlikte ilçe hastanesindeyken, Rafet küçük bir bohçaya birkaç eşyasını ve yedek iç çamaşırlarını koydu, biraz ekmek yuvarladı ve çantasını alarak nehrin öte yanındaki, on beş kilometre ötedeki annesinin yaşadığı köye gitti.

Fatma, ilk çocuğunu doğurduktan iki hafta sonra bomboş eve döndü. Evin pırıl pırıl, özenle temizlendiği hemen göze çarpıyordu (arada Rafetin bir kadından bekleneceği kadar özenli temizlik yaptığı anlaşılıyordu). Kundakta sarıp sarmaladığı kızını yatağa koydu, yanında oturdu, başını ellerinin arasına gömdü ve sessizce ağladı. Kızı, henüz minicik bir varlık, uykusunda yalnızca arada bir küçük dudaklarını oynatıyordu. Fatma üzgün bir şekilde düşündü: “Kim bilebilirdi ki, yavrum benim, ayrılığa sebep olacaksın”

Rafet, köyde tabiri caizse “sert” bir adamdı; laf söz kaldırmaz, ters bir söz duyunca kişisel hakarete uğramışçasına kızardı. Aklına saplanmıştı: Oğul istiyordu, soyunu sürdürecek biri! Zaten kendisi de iki ablasından sonra, ailesinin tek erkek çocuğu olarak kalmıştı ve soyu sürdürmek görevinin omuzlarında olduğuna inanıyordu. Ama şimdi kız… Sadece yük, fazlalık.

Kayınvalidesi, Rafetin annesi, birkaç kere arayı düzeltmek için geldi, ama Rafet inadından dönmedi: “Kızını başımızdan savmadan dönmem,” diyordu. İşte o on beş kilometre, Fatma için aşılması imkânsız bir uçuruma dönüştü.

Fatma, kendine gelir gelmez çalışmaya koyuldu. O zamanlar doğum sonrası izin falan konuşulmazdı: Hayvancılık ve tarlayla uğraşmak gerekiyordu. Eşinin gönlünü almak, belki yumuşatmak umuduyla kızına “Ayşenur” adını koydu; en azından ismi biraz erkeksi tınlasındı. Ayşenur hızlı büyüyor, sakin, uslu bir çocuk oluyordu. Neredeyse hiç ağlamaz, pek gürültü çıkarmazdı. Altı aylıkken karyolanın kenarına sıkı sıkı tutunur, bir yaşını biraz geçtiğinde ise komşuları tarafından yapılan ahşap salıncağından ayrılmak bilmiyordu. Hem konuşmayı hem yürümeyi erken öğrenmişti. Bir buçuk yaşında cıvıl cıvıl konuşup evin içinde oradan oraya koşturuyordu, annesi ve babaannesi arkasından yetişemiyordu adeta.

Kreşte hemen lider olan Ayşenur, tuttuğunu koparan, çevik ve güçlüydü. Onun yaşındaki çoğu erkek çocuk ondan çekinir, yolunu değiştirirdi. Üç yaşındayken komşunun beş yaşındaki haşarı oğlunu çocuk küreğini elinden almak isterken bir çırpıda susturmuştu. Kendi karakteri de belirginleşiyordu: Herkesin kucağına gitmez, her dediğini yapmazdı. Bahçede yırtık gömleğiyle, elinde söğüt dalı, başkasının ineği bahçeye girince hemen kovalar, hiç kimseden korkmaz gibi davranırdı.

Rafet ise yeni bir teselli bulmuştu. Mahallede boşanmış Şengül Hanıma takılmıştı; kadının iki çocuğu daha vardı. Önce canı sıkıldığı için gitse de, Şengül akıllı ve cilveli bir kadın olduğu için Rafeti kendine çekmişti. Rahat, heyecanlı, lafına karşı çıkmaz, övüp dururdu hep.

Sana evlat doğuracağım, Rafet, derdi. Hem de en iyisinden.

Oğlan isterim! Homurdandı Rafet; ama sesi artık eskisi kadar keskin değildi.

Günler geçti, ama Şengül hamile kalamadı bir türlü. Rafet git gide huzursuzlanıyordu: İki yıldır birlikteydiler, ama hâlâ kendi çocuğu yoktu. Kendi olmayan çocukları büyütmek bir işe yaramazdı, kendi kanından bir oğlan istiyordu.

O sırada dedikodu köylere yayıldı: Rafetin kızı erkek çocuk gibi büyüyormuş, hem güçlü hem de cesurmuş. Üç yaşında, mahalledeki oğlanlardan daha atakmış.

Rafetin annesi tekrar üsteledi: “Bir git, öz çocuk da olsa evlat evlattır. Kan su değildir!” Rafet aslında gitmeyecekti, ama Şengülün dolabında mantar ve otlarla hazırlanmış tuhaf küçük torbalar bulunca içine kurt düştü. Meğer Şengül mahalledeki şifacı kadından yardım alıyormuş.

O gün birkaç parça eşyasını toplayıp, kapıyı öyle bir çarptı ki camlar titredi ve çıktı gitti. Şengül arkasından bağırdı: Torbalar hamilelik içinmiş, ama Rafet duymuyordu bile.

Dört yıl sonra, Rafet evinin kapısından içeri girdi. İlk kez kızını gördü. Zayıf, saçları dağınık, solmuş bir etekle ortada duran kız, ona sert ve güvensiz bir bakış fırlatıyordu. Yabancıydı. Rafet cebinden bir şeker çıkardı, ama kız yanaşmadı.

Şuna bak hele, nasıl bakıyor! dedi kendi kendine. Herhalde anası doldurdu kafasını, diye suçladı Fatmayı.

Fatma ise kocasını görünce sevinçle:

Aman Rafet! Hep iyi niyetle dua ettim sana, döneceğini umdum. Biz ayrı değiliz, dedi ellerini sallayarak.

Fatma, kocasını tüm sertliğine rağmen seviyordu. Ama Rafetin bu sertliği yer yer gaddarlığa varıyordu. Hem az konuşur hem her zaman şikayet eder, öfkesini bir yumrukla masaya vurarak gösterirdi. Hatta bazen el kaldırırdı Fatmaya. Zamanla bu daha da arttı.

Ayşenur artık beş yaşındaydı ve olan biteni anlamaya başlamıştı. Babası annesine ters baksa hemen içine kapanır, minik yumruğunu sıkıp şöyle derdi:

Kötü adam, akıllı ol. Yoksa şimdi görürsün!

Bu yumruk gülünç ve çocukçaydı ama Rafet, kızındaki o başkaldırıyı gördükçe sinirlenirdi.

Fatma bir oğlan daha doğurdu kısa süre sonra, adı Mahir oldu. Mahirin bakımı da en çok Ayşenura düştü. Anne çalıştayken, Ayşenur kardeşini sırtında taşır, oyunlar oynatır, besler, altını değiştirirdi.

Rafet memnundu. Ama bu memnuniyet garip, suskun bir memnuniyetti. Yine de huyundan vazgeçmez, aileyi darlardı bazen.

Fatma ise sabrediyordu, Rafetin hakaretlerini sineye çekiyor, el kaldırmasa da razı oluyordu.

Ayşenur ise (artık yedi yaşındaydı) bir gün resti çekti:

Seni polise şikayet edeceğim!

Rafet bir anda parladı:

Sen kime posta koyuyorsun bakalım!

Rafet ona vurmaya kalktı, ama Ayşenur çevikliğiyle kaçtı ve uzaktan hâlâ tehdit etmeye devam etti.

Bir keresinde Ayşenuru sopayla dövmek istemiş, Ayşenur dişini sıkarak sessizce dayandı ve bir damla gözyaşı bile dökmedi. Rafet, Herhalde uslandı diye sevindi. Ama Ayşenur ertesi gün gerçekten mahalle polisini getirdi.

Fatma şaşkınlıkla araya girdi:

Memur bey, çocuğumu terbiye etmek istedim sadece. Rafet bey çalışkan adam, evi geçindiriyor…

Mahalle polisi, Mehmet amca, kepini çıkardı, alnındaki teri sildi:

Hanımlar, haberiniz olsun. Bu işler duyulursa ilçeye de iletilir. O zaman sizin için çok daha kötü olur. Ben sizi uyarıyorum şimdilik.

Rafet başını eğip mahcup rolü yaptı:

Bu duruma düştük, polise kadar işi vardı, demek ki! Eğer çocuk başımıza çıkarsa biz ne yaparız?

O günden sonra Rafet Ayşenura karşı daha dikkatli oldu. Korkudan değil, ama tedirgindi biraz. Yine de kimi zaman sinirlenip için için bakarak:

Küçük çapulcu, diye dişlerini sıkardı.

Fatma, fırtına geçti diye düşünerek üçüncü çocuğuna hamile kaldı, bir kız daha doğurdu. Adını Esra koydular. Rafet, en küçükyle hiç ilgilenmedi; evde yaşıyordu ama yok gibiydi. Esranın bakımı da Ayşenura kaldı yine.

Ayşenur okuldan gelir gelmez hemen derslerini yapar, yemek hazırlar, bütün gün küçük kız kardeşiyle ilgilenirdi. Annesi işteyken evin bütün yükünü çekiyordu. Rafet ise artık evdeki asıl yükü çekenin kızı olduğunu anlamıştı ve karışmaz olmuştu.

Ayşenur sekizinci sınıfa gelene kadar işler böyle gitti. Diplomasını alınca, şehirde okuyacağını söyledi. Rafet birden kıpkırmızı oldu, kızıl saçları kabardı:

Ne yiyeceksin orada! diye bağırdı. Geldiğin gibi yine sırtımıza mı bineceksin? Yeterince besleyip büyütmedik mi seni?

Ayşenur on beş yaşındaydı. Dinç, güçlü, sadece elleriyle bile mahalledeki çoğu çocuğu alt edebilecek kadar sertti. Spor öğretmeni ona bir gün şöyle demişti:

Sen, Yılmaz, güreşe falan başlasan herkesin hakkından gelirsin.

Ne işim olur ki, demişti Ayşenur.

Babasıyla göz göze geldi ve son derece kararlı bir şekilde:

Gideceğim, okuyacağım.

Bakışma öyle! tehdit etti Rafet. Sana para vermem bak!

İstemem zaten. Sen küçükleri besle yeter, baba

Sen ne dedin? diye celallendi Rafet.

Kemerini aldı, Ayşenura saldırmak istedi. Ayşenur ise bir hamlede fırının başına geçip eline maşa aldı.

Bir adım at, seni mahvederim!

Fatma araya girdi; Rafet, kızının kararlılığını ve o maşadaki titremeyen ellerini görünce anladı ki, gerçekten zarar verebilir. Elindekini atıp söylene söylene dışarı çıktı.

Kaç git kızım, dedi Fatma sessizce, gözyaşlarını silerek. Biz ne yaparız, bakarız bir çaresine.

Anne, ayrıl artık şu adamdan, diye patladı Ayşenur.

Kızım, öyle kolay mı, hangi insanın başına taş atılır, babanız ne yaptıysa da evin geçimini sağladı, dedi Fatma yorgunlukla.

Yeter artık, ben sana karışmam. Bir daha geri de dönmem, dedi Ayşenur.

Ayşenur bir sandık eski elbise ve bohçaya biraz yiyecek koyup şehirde okumak için yola çıktı. Fatma, eşinden gizli, ona biraz para da biriktirip koydu. Yolculuk boyunca annesinin yorgun yüzü, mahzun ifadesi aklından çıkmadı.

Şehre geldiğinde sanayi meslek lisesini hemen seçmişti, makineler, tamir aletleri çocukluktan beri ilgisini çekerdi. Kolayca sınavı geçti. Bir ay sonra yatakhaneye yerleşti. Oda arkadaşı Güliz, küçük bir Anadolu kasabasından gelen neşeli, kıvırcık saçlı bir kızdı. Tam zıttıydı Ayşenurun; derdi evlenmek, ortam, eğlenceydi.

Ayşenur, bak bir, sınıfımızda ne erkekler var! diye şaşkın şaşkın konuşurdu. En yakışıklısı da var ya, Baran. Babası müdürmüş!

Umurumda değil, derdi Ayşenur, notlarını okuyarak. Ben okumaya geldim.

Ah ne bencilsin! gülerdi Güliz. Yan oda kızı üçüncü sınıfla gezmeye başladı bile!

Ayşenur gündüz okur, akşamları ise tekstil fabrikasında temizlikçi olarak çalışırdı. Az para alırdı, ama eve ihtiyaç duymaz, kimseye de yük olmazdı.

Güliz şaşkınlıkla sorardı:

Hem okuyorsun, hem çalışıyorsun, bir de bana ders anlatıyorsun. Demir gibisin be kız!

Alıştım artık, derdi Ayşenur.

Bir gün, üçüncü sınıfta genç bir öğretmen, Levent Hoca, derse geldi. İnce, narin bir adamdı, gözlükleri vardı, gri takım elbisesiyle duruyordu. Sınıfta sesini duyurmak güçtü.

Merhaba, dedi usulca. Ben Levent Hoca

En arka sıradan biri lafa girdi:

Levoooğlum, gençmişsin be, abii!

Sınıf gülüştü, Levent Hoca toparlandı, ders anlatmaya devam etmeye çalıştı. Kimse ciddiye almadı. Güliz, Ayşenuru dürttü:

Kız, bak ne kadar efendi. Nasıl idare edecek bu kalabalığı?

Ayşenur sessizce gözlemliyordu. Birden ayağa kalktı ve yüksek sesle:

Kesin artık şamatayı!

Herkes döndü şaşkınlıkla baktı. Ayşenur sürekli ciddiyetiyle biliniyordu, onu kızdırmak pahalıya sonuçlanırdı.

Şuradaki iki çenebaz, ya susun ya dışarı çıkın. Diplomamı almak zorundayım, ailemden fazladan bir yıl daha destek isteyemem.

Sınıf sustu. Levent Hoca ona hayranla baktı, teşekkür edercesine başını salladı.

O günden sonra Güliz, Ayşenura takılır oldu:

Kız, o sana fena tutuldu galiba!

Ayşenur ise bir şey belli etmezdi, ama derste Levent Hocanın tavrını düşünmeden edemezdi. Kibar, bilgili ve huzur veren bir insandı.

Ayşenur nadiren köye döner, yalnızca bayram ya da hasat vakti. Kardeşleri büyümüştü, Mahir şoför olmanın hayalini kuruyordu, Esra ise sessiz, uslu bir kız olmuştu. Rafet, her karşılaşmalarında somurtur, soğuk davranırdı. Ama Ayşenur yine de yardım ederdi.

Dördüncü sınıfta Güliz amacına ulaştı, evlendi. Düğünde Ayşenur şahitlik etti, ve bir köşede düşüncelere daldı: “Benim de hayatımda böyle biri olur mu? Yoksa annem gibi yalnız mı kalırım?”

Evlenmek ve çocuk sahibi olmak aklında giderek daha çok yer edinmişti. Çevresinde ya evli, ya çalışkan kadınlar vardı, bazıları ise annesinin kaderini yaşayınca yalnız kaldığını düşünüyordu. Kendi babasının hoyratlığı aklına geldikçe, “Benim tercihim, böylesindense kendim daha iyiyim,” diyordu.

Ama hayat, insanın planına bakmazmış ya, Ayşenura da bir sürprizi vardı.

Kemal Sosyal, paralel bölümdeydi. Uzun boylu, sakin biriydi. Onu gizlice seviyordu, ama bir türlü cesaret edememişti. Bir akşam okulun çay bahçesinde Gülizle sohbet ederken geldi ve çekine çekine:

Birlikte yürüyelim mi? diye sordu.

Ayşenur ilk başta şaşırdı. Sonra istemsizce başını salladı.

O günden sonra her gün görüşmeye başladılar. Kemal, Rafetin tersi biriydi: Sessiz, ağır başlı, sorumluluk sahibiydi. İçki ve sigara bilmez, çalışkan ve dürüsttü. Ve Ayşenura adeta tapan sadık bir bakışı vardı.

Benimle evlenir misin? diye sordu bir gün.

Ayşenur bir süre sustu, sonra sordu:

Sen annem gibi bırakıp gitmezsin değil mi?

Asla, dedi Kemal.

Ve evlendiler. Sade bir nikah töreninden sonra Ayşenur bir fabrika teknisyeni, Kemal ise değirmende makineci olarak atandı. Bir yıl sonra kızları Elif doğdu.

Fakat mutlulukları kısa sürdü. Kemal, Elif doğar doğmaz değişti; ağırbaşlılığı pasifliğe dönüştü. Evde yoktu, parası da eksildi. Ayşenur uyarınca umursamaz davrandı:

Ben köle miyim, dinlenmeye hakkım yok mu?

Ayşenur annesinin laflarını hatırladı ve korktu: “Ya ben de onun gibi aynı çarkta dönersem…”

Kemal, dedi bir gece, ya değişirsin, ya ayrılırız.

Cevap olarak sarhoş bir şekilde güldü:

Nereye gideceksin çocuğunla?

Göreceğiz, dedi ve sabah barış davası açtı.

Güliz şaşkınlıkla:

Ayşenur ne yapacaksın şimdi, yalnız başına çocukla?

Ne olacak, dedi Ayşenur. Ayaklarımın üstünde dururum.

Gerçekten de öyle oldu. Fabrikada işe girdi, çocuğunu kreşe verdi, kimseye yük olmadı. Kemal ise arada bir nafaka ödüyordu, bazen eksik bazen tam.

Mahir, kardeşi, şehre gelip ablasınınd yanında kaldı; ablası hem çalışıyor, hem çocuğu bakıyor, ayakta duruyordu.

Ablam yükü öküz gibi çekiyor, ama bir kez bile şikayet etmiyor, derdi Mahir.

Başka yolu yok, erkek gibi dayanmaya alıştım, derdi Ayşenur.

Güliz çoktan boşanmıştı, eşi sorumsuz çıkmıştı. Bir gün Ayşenura:

Haklıymışsın, güven para değildir, insan değildir. Keşke bana Levent Hoca gibi bir adam çıksa, dedi.

Hangi Levent? dedi Ayşenur, anlamadı.

Bizim öğretmen, hatırlasana. O da boşanmış, şehirde yalnız yaşıyormuş…

Ayşenur belli etmedi ama içinden bir sıcaklık geçti.

Bir akşam işten dönerken, camları büyük meşhur küçük bir kafeye girdi. Orada Levent Hocayı görünce şaşırdı. Saçında aklar, gözlerinde yorgunluk ama eski o akıllı, güvenilir bakışı…

Ayşenur? dedi.

Merhaba, hocam, dedi kızarıp.

Artık Levent de diyebilirsin, diye gülümsedi. Yanına oturdu.

Beraberce çay içtiler, sohbet ettiler, hayatı paylaşmaya başladılar. Ayşenur boşandığını, hayat mücadelesini anlattı, Levent de tek başına yaşadığını, oğlunun üniversitede olduğunu söyledi.

Neden yalnızsın? dedi sonunda Levent.

Hep kendim başardım, hep tek başıma…

Ben de yalnızım. Bugün karşılaştığımıza sevindim, dedi Levent.

Onu evine bırakırken elini tuttu:

Yarın görüşelim mi?

Görüşelim, dedi Ayşenur.

Ertesi hafta Levent, onu hemen yeni yaptığı yazlık evine davet etti. Burası biraz tenha bir mahalle olduğu için inşaat malzemeleri çalınıyormuş, Levent temkinliydi. Birdenbire, büyük bir kamyonla birkaç adam bahçeye daldı. Levent kendini ortaya atacakken, Ayşenur eline bir balta kaptı ve bahçeye fırladı.

Çabuk çıkın bahçemden! diye bağırdı.

Adamlar şoke oldular, gözlerinde öyle bir kararlılık ve öfke vardı ki, gerisin geri kaçıp gittiler.

Levent gözyaşları içinde sarıldı:

Bana sahip çıkan, bana inanan birini yıllardır bekledim, dedi.

Aralarındaki gönül bağı iyice kuvvetlendi. Bir ay sonra Levent teklif etti:

Ben seni ve Elifi çok seviyorum, dedi. Evim, kalbim size açık.

Ayşenur sessizce ağladı, ilk defa derin mutluluğu hissetmişti.

Nikahları sakin ama sıcak, aile içinde oldu. Fatma, Rafet, Mahir ve Esra ailece geldiler. Rafet başta gelmek istemese de, Fatmanın ısrarına dayanamadı.

Tören sonrası Levent, Rafetin yanına gidip:

Kızınız ve torununuz için teşekkür ederim, dedi.

Rafet bunu hiç beklemiyordu. Gözlerinde ilk defa bir yumuşaklık parladı:

Dikkat et onlara, dedi kısık sesle. O hep güçlüdür ama yüreği annesine çeker.

Ayşenur hayretle baktı, babasının ilk defa iyi bir şey söylediğini duydu.

Merak etmeyin, dedi Levent. Canımdan çok koruyacağım.

Fatma mutluluktan gözyaşlarına boğulmuştu, Rafet ise torununu omzundan okşadı:

Hadi bakalım, büyü de oku, dedi Elife.

Büyüyeceğim dede, dedi Elif ciddi ciddi.

Otobüsle gittiklerinde Ayşenur ile Levent ellerini sımsıkı tutarak eve yürüdüler. Şehir akşamına dalarken içleri huzur ve umut doluydu.

Yıllar geçti.

Leventin evi, o hırçın saldırıların olduğu inşaat, çiçeklenmiş bir yuvaya dönüştü. Büyük pencereli, üzüm salkımlı geniş balkonlu güzel bir ev olmuştu; Ayşenur bahçeye elma ağaçları dikmişti.

Elif lise bitirmek üzereydi ve tıp okumak istiyordu. Mahir şoför olmuş, evlenmişti. Esra komşu köyden bir traktörcüyle evlenip ikiz doğurmuştu. Fatma sık sık gelir, bahçe işlerine, çocuk bakmaya yardımcı olurdu. Rafet eskisi kadar sert davranmaz, daha sık ziyaret ederdi. Yaz akşamlarında Leventle balkonda çay içer, hayatı konuşurlardı. Ayşenur tüm bunları pencereden izlerken içinden, “Hayat her zaman kötüyü götürür, geriye sadece iyi kalır,” diye düşünürdü.

Bir akşamüstü, elma bahçesi gün batımında altın rengindeyken, üçü birlikte verandada oturdular.

Anne, mutlu musun? diye sordu Elif.

Ayşenur Levente, kızına, güzel evlerine baktı. Kötü anıları, yaşanmış tüm yalnızlığı hatırladı. Ve şunu fark etti: Bütün o zorlu yıllar boşa gitmemişti.

Çok mutluyum, dedi sadece.

Levent kolunu omzuna doladı, sımsıkı sarıldı.

Ben de, dedi kısık bir sesle.

Elif güldü, bahçeye çıktı. Onlar ise baş başa, akşam rüzgârının elma ağaçlarında yankılanan huzurunu dinlediler.

Gökyüzü karanlığa bürünürken, Ayşenur içinden bir şeyin farkına vardı: Hayatta en umutsuz kaldığın anlarda bile, kendini ve sevdiklerini koruyacak gücü bulursan, bir gün bütün zorlukların yerini, hak edilen huzur ve mutluluk alır.

Çünkü, insan ancak kendine ve inandıklarına sahip çıkabildiğinde gerçekten saygı görür; ve gerçek sevgiyle kurulmuş bir yuvada, tüm geçmişin acısı solup, yerini anlam dolu bir geleceğe bırakır.

Rate article
Lifequest
Baba Oğul Hayali Kurdu, Ama “Yararsız” Diye Gördüğü Kızını Kalbinden Sildi