Kış Misafiri

Kış Misafiri

Köyde kış geceleri hemen bastırıyor. Hele tipi varsa, hava daha hızlı kararır. Saat yedi olduğunda, penceremin dışında yalnızca karın uğultusu ve cama yapışan, ağır ağır aşağı süzülen beyaz kar vardı.

Masada oturmuş bir el yazmasını düzenliyordum.

İş acil değilditeslim tarihi 2 Ocaktıama işi son ana bırakmayı hiç sevmem. Hem ne yapacaktım ki başka, yılbaşını yalnız karşılıyorum, en yakın şehir yetmiş kilometre uzakta ve televizyonu izlemeyi on yılı aşkındır çoktan bırakmışım.

Mişinodaki bu evi yirmi yıl önce rahmetli eşimle almıştık. O zamanlar yazlık, temiz hava diyerek düşünmüştük. Sonra Serhat vefat etti, bana şehir gereksiz kalınca buraya taşındımbilgisayarım, belgelerim ve şu an kaloriferin üstünde uyuyan kedim Meryemle. Meryem fırtınanın farkında bile değil.

İlk iki yıl köylüler bana alışmaya çalıştı, sonra kanıksadılar. Nadin Aksoyeditör, mavi panjurlu evde oturur; üç günde bir posta ya da market için çıkar, kimseye karışmaz, kimseyi beklemez. İyi komşu derler.

Masada bir çıktım duruyordu. Üstünde yazar adı: E. Larin. Sekiz aydır bu roman üzerinde çalışıyorum. Sekiz ay boyunca düzenlemeler, yazışmalar; kabul edildi, kabul edilmedi cevapları ve tekrar dönüp çalışma Yazarı hiç tanımadım. Sadece soyadı, baş harf, üç yüz seksen sayfalık bir romanyazar, kendi yolunu uzun süre aramış ve sonunda yanlış yolda olduğunu anlamış.

İyi romandı bu.

Yıllardır pek çok metin okudum, aradaki farkı bilirim. Bu gerçekti. Yazarın sesi yapay değil, öğrenilmiş hiç değildi. Ya vardır öyle bir ses, ya da yoktur. Bu sesi yazar da hissetmiş ve anlaşılan, bundan korkmuş.

Telefon yediyi yirmi geçe çaldı.

Nadin, teslimi ne zaman yapacaksın? Redaksiyondan Sibel arıyordu, sesi mahcupyılbaşında rahatsız ettiğini biliyordu.

İkinci gün.

Cidden mi? Onuncusuna kadar da olur, nasılsa tatil.

İkinci gün, dedim yine.

O, tartışmanın gereksiz olduğunu biliyordu.

Yine yalnız mısın? dedi Sibel.

Meryemle.

Nadin…

Sibel…

Güldü, kapattı. Ben tekrar metne döndüm; üç gündür kafamı kurcalayan paragrafı buldum.

Yüz on yedinci sayfa. Üçüncü paragraf. Orada bir cümle vardı, yersizdi ama nedenini anlayamıyordum. Sorun kelimelerde ya da anlamda değilritminde. Cümle fazla uzundu, metnin dengesini bozuyordu. Beş kez denedim, beşinde de olmadı.

Altıncıda tutturdum.

Not aldım, okudum, memnun kalıp bilgisayarı kapattım. Kapı çalınana kadar daha iki saat vardı.

O tıkırtı, saat ona doğru çaldı.

Pencereye değilkapıya.

Önce rüzgârdır sandım. Ama rüzgâr kapıya vurmazuğuldar, savurur sadece. Burada ise üç kez, sonra iki kez daha tık tık diye çalındı.

Meryem bir gözünü açtı, sonra tekrar uyudu.

Kalktım. Perdeleri aralayıp dışarı baktım. Kapının önünde bir adam. Yalnız, arabası yok; karla kaplı, uzun bir kaban giymiş, belli ki artık o kaban işe yaramıyor. Bahçe kapısındaki lambanın ışığında tehditkar olmadığı anlaşılıyorduadam çaresizce donmuş, o beyazlıkta öylece dikiliyordu.

Böyle havada köyde kapı açmamak ayıptır. Hele ki tipide.

Montu giyip kapıya yöneldim.

İyi akşamlar, dedi kapıdan. Sesi kısık ve hafif çatallıydı. Kusura bakmayın, bu saatte rahatsız ediyorum. Telefonum bitti, arabam yolda kaldı, ışığınızı gördüm.

Adam uzun boylu, neredeyse kapının pervazına dayanıyordu. Kocaman kareli kabanı sırılsıklam. Bir elinde gözlük, diğerinde hiçbir şey, ne çanta ne de sırt çantası. Gözlüklerin camı buğulanmıştı.

Buyurun, dedim.

Hiç acele etmeden, sessizce, çekingen bir şekilde içeri girdi, yabancı olduğunu bilerek yer kaplamamaya dikkat ederek.

Araba uzak mı? dedim, kabanını çıkarırken.

Yolun ilerisinde, iki yüz metre var. Yanlış yere döndüm, kar yolu kapamış, fark etmedim. Omuz silkti. Şarj aleti evde kaldı, navigasyon tüm bataryayı bitirdi.

Anladım.

Kabanını çıkartırken ben de su ısıtıcısını çalıştırdım. Döndüğümde hala gözlükleri elindeydicamları hâlâ buğulu. Ancak elinin üstünde ısıtarak takabildi.

Buraya asabilirsiniz, dedim aynanın yanındaki askıyı göstererek.

Teşekkürler, dedi ve kabanını astı, gözlüklerini taktı. Erhan.

Nadin. Mutfaktaki sandalyeyi gösterdim. Buyurun geçin.

Köyde herkes birbirini bilir. En yakındaki yerleşim, Lüğen, altı kilometre ötedir; birkaç ev, yazlıkçılar yazın gelir, kışın kimseler yoktur. Bizim köyü oradan eski bir ağaçlı yol ve kötü bir patika ayırır.

Lüğenden misiniz? diye sordum, otururken.

Evet, sonbaharda evi aldım, ilk kez kışın geldim, dedi. Hafif gülümsedi. Kış burada bambaşka bir şeymiş.

Hava durumuna bakmadınız mı?

Baktım. Orada hafif kar yazıyordu.

Yol üstünde hafif kar ile tarlada hafif kar farklıdır.

Artık biliyorum.

Ona sıcak çay koydum, sormadan. İki eliyle bardağı kavradı, öylece durdu bir süre.

Araba sorun değil, dedi. Yarın alırlar. Sadece biriyle konuşmam gerek.

Şarj cihazı orada, buzdolabı yanındaki prize işaret ettim. Kabloyu kullanabilirsin.

Gitti, telefonu bağladı, tekrar oturdu. Bardağını elinden bırakmadıısınmaya çalışıyordu.

Burada mı yaşıyorsunuz uzun zamandır? diye sordu.

Beş yıl oldu. Evdeyim artık, önce yazlıktı.

Şehri özlemiyor musunuz?

Hayır.

Daha fazla ısrarcı olmadı. Buna değer verdim.

Telefon eskiydiartık üretilmeyen ufak, köşeleri aşınmış. Benimkinin aynısıydı, beş yüzde beş şarj olması kırk dakika sürer, bilirim.

Demek ki hemen gitmeyecek.

Ben de çayımı aldım ve sordum:

Hiçbir şey yediniz mi?

Sabah.

Uzun zaman olmuş.

Birkaç saatliğine geleceğimi sanmıştım.

Dolapta bir gün önceden arpa şehriye çorbası vardı, ısıttım. Gerek yok, demedi, zahmet olmasın da demedisessizce bekledi. Bu iyi bir hareketti.

Çorba ısınırken, ikimiz de sustuk. Zoraki değil, rahat bir sessizlikti. Dışarıda tipi kendince uğuldar, Meryem kaloriferde horlar, mutfak ışığı ılık ve sarıydı. Kendi kendime, neden bilmiyorum ama bu garip geldi; yabancı bir adam mutfağımda, sessiz ama rahatsız edici değil. Oysa genelde olurdu.

Yarım saat sonra yeniden sıcak su koydum.

Dışarıda tipi dinmiyordu. Çorbaları içerken fazla konuşmadıkçünkü konuşmaya acelemiz yoktu.

Burada çok sessiz, dedi.

Hep böyle. Rüzgar hariç.

İçerisi de sessiz. Odayı işaret etti. Radyo yok, televizyon yok.

Radyo var, pencere önünde. Ara sıra açarım.

İstanbulda kulaklık olmadan çalışamıyorum. Duvardan hep ses geçiyor, biri konuşuyor, yürüyor. Rahatsız oluyorum.

Yazar mısınız yani?

Evet.

Ne yazıyorsunuz?

Öykü, roman Son iki yıl bir romanla uğraştım. Uzun bir süreçti.

Olur bazen.

Sonbaharda teslim ettim. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.

Bu duyguyu bilirim. Kendi adıma değil, başkalarının yerine. Sekiz yıllık editörlükte pek çok yazarda gördüm; dosya teslim edilince insan bir boşluğa düşer, ne yapacağını şaşırır. Bazısı hemen yeni projeye başlar, bazısı kaybolmuş gibi gezer, kimisi tamamen bırakır. Herkesin yolu başka.

Zamanla geçer, dedim.

Biliyorum. Ama şu an değil.

Meryem kaloriferden indi, Erhanın elini kokladı, sonra gitti. O da gözleriyle takip etti.

Bu iyi işaret mi? diye sordu.

Orta. Yanında kalsaydı, iyi olurdu.

İmajımı düzeltmeye çalışacağım, dedi ciddi ciddi.

Güldüm.

Bir süre sonra, Bir şey sorabilir miyim? dedi.

Sor.

Neden ikinci gün?

Cevabımı anlayamadım önce.

Teslim tarihi, diye açıkladı. Telefonda ikinci gün dediniz. Ama bugün yılbaşı gecesi ve iki gününüz var hâlâ. Neden şimdi?

Soru doğruydu, fazlasıyla. Sanki kar fırtınasında mahsur kalmış adamın aklı sadece arabasında değil de, başka bir yerdeydi.

Alışkanlık, dedim.

Ne alışkanlık?

Hazır olan işi ertelememek.

O bana baktı, inanmamıştı; yalan yakalamış gibi de değil, eksik cevap verdiğimi anladı sadece.

Başka bir nedeni daha var. dedim. Yalnızken yılbaşı beklemenin anlamı yok. Çalışmak daha iyi geliyor.

Anladım, dedi; acıma yoktu, sadece kabul etti.

Bir süre sustuk. Dışarıda komşunun evinin kepenklerine rüzgâr vuruyorduonlar kasımda gitmişti, bahara kadar gelmezler. O ses alışkındır bana ama bu kez daha fazla hissediliyor.

Geldiğimde çalışıyordunuz, dedi Erhan. Gözlem olarak ekledi.

Evet.

Neyle uğraşıyorsunuz?

Editörüm. Kurgu ediyorum.

İlginç.

Genellikle öyle.

Az durdu, baktı.

Başkasının metniyle çalışmak sizi yormuyor mu?

Düşündüm.

Kötü metinse yoruyor. İyiyse tam tersi. Daha iyi yapmak istiyorsun. Sanki bir tabloyu onarıyor gibisin; iskelet hazır, sadece fazlaları temizliyorsun.

Başını salladı. Kendi kendine, içinden

Kırılmaz mısınız? dedim.

Neye?

Yani, müdahale edilince. Silince.

Hayır. Gerekirse kırılırım. Ama, eğer asıl şey çıkarsa.

Neye göre gerçekten gerek?

Silince canım yanıyorsa, onu silmemeliymişim. Acımıyorsa önemsiz.

Bu açık ve yazarca bir cevaptı; böyle bir değerlendirmeye yalnızca yaşayan biri varır.

Daha önce kötü editörlük gördünüz mü?

Her türlüsünü… İlk kitabımı öyle değiştirdiler ki yazarın hikâyesi kalmadı. Yaşlı bir adam ve denizden ofisli bir yöneticiye dönüştü. Abartıyorum tabii, ama mesele bu.

Razı oldunuz mu?

Yirmi dokuz yaşındaydım. Onlar daha iyi biliyor sandım.

Sonra?

Sonra fark ettim ki iyi bilmek ve haklı olmak farklı şeyler.

Onayladım. Editör işi teknik olarak iyi bilse de, yazarın sesini duyamayabilir. O daha önemli.

***

Dışarda gece bitmişti, zifiri karanlık. Tipi hep sürüyor, bahçe ışığı bile karı delip geçemiyor.

Erhan ikinci çayını içiyordu. Meryem yine kaloriferden indi, Erhanın yanından geçti, durmadan gitti. Onun çağırmamasını fark ettim. DoğruyduMeryem çağırılmayı sevmez.

Bakabilir miyim? dedi pencere kenarındaki kitaplığa.

Tabii.

Gitti baktı; üç raftı orasıdedektifler bir köşede, romanlar bir köşede, gerisi karmakarışık. Dokunmadı, sadece okudu başlıkları. Sonra yerine döndü.

Dedektif çok, dedi.

Dinlenmek için okurum. Hem her şey çözülür.

Hayatta çözülmüyor mu?

Nadiren.

Kadehini aldı.

Romanı anlatır mısınız? dedi.

Hangi romanı kastettiğini çıkarmam zaman aldı.

Düzenlediğinizi…

Niye?

Merak ettim, omuz silkti. İyi metin restore edilir dediniz ya, nasıl baktığınızı görmek istiyorum.

Bu tuhaf bir sohbetti. Kötü değil, sadece alışılmadık. Tanımadığım biri, mutfağımda, elinde çay, işimi soruyor. Kaç zamandır kimse sormadı böylesine.

Tek bir adamın romanı, dedim. Uzun zaman yanlış gördüğü şeyi doğru sanıyor. Sonra bunun alışkanlıktan olduğunu anlıyor. Tercihle alışkanlık arasındaki farkı anlatıyor.

Sonunda ne oluyor?

Gidiyor. İnsanlardan değil, kendisinden. Bence o hikâyenin en iyi finali.

Erhan sustu.

Bu finali seviyor musunuz?

Evet. Oysa yazar başka son istemişti.

Hangisini?

Geri dönmek. Kahraman bıraktığı yere dönüyor.

Siz mi vazgeçirdiniz?

Not düştüm. Yazar kendi karar verdi. Olması gerektiği gibi. Ben öneririm, karar onun.

Masaya bakıyordu. O sessizlik içli, düşünceliydi.

Neden gitmek sizin için iyi final? dedi.

Çünkü nereye? sorusunun cevabı dönüştür, kim? sorusunun cevabı gitmektir.

Bu sözler sizin mi?

Evet. Editördeki notumdan.

Yine sustu.

Kaç yıl editörlük yaptınız?

Sekiz.

Hep böyle düşünür müsünüz?

Hayır. Sadece samimi hikâyelerde. Samimiyetsiz olan nasıl biterse bitsin, inandırıcı gelmez. Gerçeği olan son ise tek bir yere varır; editörün görevi bozmamaktır.

Erhan pencereden dışarı baktı. Uzun uzun, sessiz.

Zor, sanırım, dedi.

Nesi?

Gerçekten başkasının metnini okumak, kendisi için değil, onun için.

Düşündüm.

Bazen. Yazar direnirse, ne yaptığını görmezse. Ama bu roman öyle değildi. Duyuyordu.

Şimdiki mi?

Evet.

Neyini duydunuz?

Bir süre düşündüm. Konusu değil, beni en çok etkileyen bir yer vardı.

Tek bir cümle var, dedim. Değiştirdim, yazar kabul etti. Hâlâ doğru mu yaptım, emin değilim.

Neydi orijinali?

Tipiyle ilgiliydi. Çok uzundu, metnin ritmini bozuyordu. Kısalttım, daha net oldu ama bir şey eksildi.

Ne eksildi?

Adını koyamıyorum. Canlı bir şeydi o.

Okuyun bakalım.

Bir an garip geldi, ama saçma değildi.

Tipi tercih etmez. O, diğer her şey gidince de kalandır.

Erhan uzun süre sustu. Bakışları masada, bardağı düz, elleri kıpırtısız. Bir şey olup değiştiğini hissettim. Sadece cümleyi tartıyor değildi; o cümleyi tanıyordu.

Bir şey mi oldu? dedim.

Hayır, dedi. Ben şöyle yazmıştım: Tipi nereye gideceğini bilmez; sadece soğuğa dayananın kaldığını bilir.

Bardağımı yavaşça bıraktım.

Çünkü aceleyle düşünmek istemedim. O cümle, üzerinde üç gün uğraştığım ve sadece editörlük üzerinden editördeki versiyonunun bana ait olduğu, romanın yüz on yedinci sayfasındaki cümleydi. Orijinalini sadece ben ve yazar biliyordu.

Dosya yayımlanmamıştı. Alıntı yoktu.

E. Larin sizsiniz, dedim.

Soru değildi.

Baktı bana.

Erhan Larin. Evet.

Cevap bulamadım. Tuhaf ve tuhaf olmadığı kadar, sanki baştan beri içten içe bildiğim bir şeydi bu; bir tek adını koyamamıştım. İki saattir masada oturuyor, finaller, boşluklar konuşuluyordu, sekiz aydır roman üzerinde çalışmıştık ve aslında tanışıyordukben farkında değildim.

Sekiz ay boyunca sizin romanınızı düzenledim, dedim.

Biliyorum. Yayınevi bana N. Aksoy derdi. Gerçek adınızı bilmiyordum.

N. Aksoy.

Nadin Aksoy. O benim.

Biz, birbirimizi metinden, notlardan, kabul ya da reddedildi satırlarından, finallerden biliyorduk. Onun sonunda önerimi kabul etmişti, dördüncü bölümdeki düzeltmemi reddetmişti, ben ikinci kısımdaki değişiklikte ısrar etmiştim; kabul etmesi bir hafta sürmüştü. Ne yüz yüze konuşmuştuk, ne karşılaşmıştık.

Ama, şimdi anladım ki, onu tanıyordum. Bir insan olarak değil, metinde var olan sesi biliyordum. Heyecanlandığında uzun cümle, kararlı olunca kısa yazar. Dışarıdan yapılan müdahaleye zaman tanır, inat değil düşünür; kabul etmiyorum der, açıklama yapmaz.

Oysa o benim adımı bile bilmiyordu. Biraz adaletsiz.

Ve sonunda, tipide gelip kapımı çaldı.

***

Neden başta söylemediniz? dedim.

Neyi?

Editörünüz olduğumu.

Sadece “yazıyorum” dedim. Siz de sadece “editörüm” dediniz.

Haklıydı. Yayınevi veya roman adı vermedim, o da hangi editörde olduğunu söylemedi. İkimiz de fazlasını açıklamayan insanlardık. Sonucu böyle işte.

Sizin yazdığınız cümleyi değiştirdim, dedim. Uzundu, ritmi bozuyordu.

Biliyorum. Kabul ettim.

Ama sizinki daha iyiydi.

Öyle mi düşünüyorsunuz?

Evet. Benimki daha kesin, sizinki daha dürüst. Bazen dürüstlük, kesinlikten önemli.

Uzun süre sustu.

Orijinali iade edebilir miyiz? dedi.

Dosya editörde. Ama isterseniz belirtin, ben de dönebilirim.

Hayır, bırakın böyle kalsın. Ritm önemli.

Tartışmadım. Ama istemesi önemliydi.

Telefon on beş şarj olmuştu; ama Erhan yerinden kalkmadı.

Romanı tümüyle okudunuz mu? dedi.

Üç defa. Editör üç kez okur: bir kez anlamak için, bir kez hissetmek için, bir kez de gerçekten çalışmak için.

Ne hissettiniz?

Bardağı bırakıp ona baktım.

O romanı yazan biri, uzun zaman bir şeyi anlayamamış; sonunda anlamış.

Gözünü indirdi masaya.

Tam olarak öyle, dedi kısık sesle.

Roman iyi bence. Nadiren söylerim. Gerçek bir metin.

Cevap vermedibaşını salladı. Bunu duymanın ona iyi geldiği belliydi ama bunu açıkça ifade edemiyordu, belki de hiç edememiştir.

Yine sustuk ama artık başka bir sessizlikti bu. Olaydan sonra sözlerin sindirilmesi gerektiği bir sessizlik.

Hep yalnız mıydınız? diye sordu.

Ne kastettiğini anladım. Bugün değil, genel olarak…

Hayır. Eşim beş yıl önce vefat etti.

Başınız sağ olsun.

Teşekkürler gerek yok. Artık o kadar acıtmıyor, sadece başka türlü bir acı.

Anlıyorum, demedi. İnsanlar bu cümleyi sık sık kurar, ama genellikle doğru değildir. O sessiz kaldı ve sonra başka bir şey sordu:

Neden Mişino?

Burada sessiz. Burada birlikteydik, hâlâ biraz onun kokusu var.

Erhan başını salladı. Ağırdan.

Siz de neden Lüğen? dedim.

İki yıl önce boşandım. İstanbulda boş bir ev vardı. O yüzden ev aldımboşluğun şekli değişsin diye.

Birden güldüm, kendim de şaştım. Tam olarak insanlara anlatamadığım şeyi o kendi cümleleriyle anlattı.

Tam olarak öyle, dedim.

Anlıyorsunuz.

Hem de çok iyi.

Erhan içten, sessizce gülümsedi. Bu kez daha iyi görebiliyordum.

Dördüncü bölümde monoloğu kestiniz, dedi.

Kestim.

Neden?

Kahraman zaten herkesin bildiğini tekrarlıyordu. Fazlaydı.

Biraz üzülmüştüm.

Notunuzda yazmıştınız.

Siz de anlıyorum ama olmaz diye cevap vermiştiniz.

Çünkü anladım ama yine de gerek yoktu. Metne acımak doğru, ama argüman değildir.

Kısa bir süre durdu.

Haklısınız, dedi. Monolog olmadan daha iyi oldu. Sonradan anladım.

Herkes sonradan anlar.

Sizi bu kızdırmıyor mu?

Ne?

Teşekkürün sonra gelmesi.

Düşündüm.

Hayır. Yeter ki metin sonunda iyi olsun. O zaman kabul derim kendi kendime. Yeterli.

Uzun uzun baktı bana. Artık yabancıya değil de, biraz tanıdığı birine bakar gibiydi.

Hep düşünürdüm, editörler yüzsüzdür, dedi.

Öyle olmalı zaten. Metin bizimle ilgili değil.

Ama siz yüzsüz değilsiniz.

Bu bazen problem, dedim.

Hayır, dedi. Hayır değil.

***

Yirmi üç kırk beş.

Yılbaşına on beş dakika kaldı, dedi Erhan.

Biliyorum.

Dışarıda tipi iyice durmuştu; camda sadece beyaz kar, rüzgâr yok. Bahçe lambası sallanmıyordu. Kar taneleri ağır ağır, gönülsüzce yağıyor, sanki evine dönmek ister gibi.

Çay dışında bir şeyiniz var mı? dedi.

Beyaz şarap var. Yılbaşından kalan.

Olur mu?

Bence olur.

Dolaptan şişeyi çıkardım, iki cam bardakşık kadehlerim yok. Biraz koydum.

Ne için? dedi.

Yeni yıl için, dedim.

Çok kapsamlı.

O zaman dürüstlük için. Bazen kesinlikten daha kıymetli.

O bana baktı. O bakıştan ilk kez kaçmadım bu gece; genellikle kaçırırdım.

Tamam, dedi.

Radyodan saat on iki anonsunu duydumeski, küçücük, Serhatın ilk yaz buraya koyduğu radyo. Hep orada, yalnızca pili değişir. Her yıl başı başka evlerin kutlamasını mırıldanır; bana alışkanlık olmuştu.

Ama bu kez başkaydı.

Bardaklarımızı tokuşturduk, sessizce içtik. Meryem gözlerini kırpıştırıp tekrar uyudu. Kar yavaşça, neredeyse rüzgarsız iniyordu.

Telefonun şarjı otuz olmuştu.

Erhan ona baktı, sonra dışarı, sonra bana.

Şimdi çağırırsam dahi çekici gece gelmez, dedi.

Hayır. Sabahı beklemek gerekir.

Yatacak yeriniz var mı?

Başımı salladım.

Çalışma odasında divan var. Manuskriptim de orada, kaldırırım.

Bırakın, dedi. Rahatsız etmem.

Rahatsız etmem. Doğru bir ifadesessiz olurum değil, sorun çıkarmam değil. Sizin alanınız var, ona saygılıyım, anlamında.

Peki, dedim.

Tekrar çay koymak için kalktım. Elim boş kalmasın diye.

Nadin, dedi.

Efendim?

Arabamın kara saplanmasına sevindim.

Oturuyordu, bardağı iki eliyle tutuyor, zihnini saklamadan söylüyordu.

Ben hâlâ emin değilim, dedim dürüstçe.

Bilirim, dedi. Bu normal.

Çay demlendi.

İki bardağa daha koydum. Önüne sürdüm. Sağ ol, dedi, aldı.

Dışarıda kar usulca iniyordu, tipi bitmişti.

Fakat gitmedi.

Ve ben de Ne zaman gideceksin? diye sormadım.

Manuskript diğer odada; yüz on yedinci sayfa, üçüncü paragraf. Onun cümlesi, benden geçmiş haliyle orada; Erhanın aklında da esas haliyle. İkisi de aynı şeyi anlatıyor: Geriye, her şey gidince, ne kalırsa.

Belki de gerçek budur.

Eline bir bardak almış, karşısında oturan Erhan, ve camın dışında yılın ilk, tipisiz gecesi. Ve yeni yıl artık başladı.

Rate article
Lifequest
Kış Misafiri