Her şey sıradan bir yaz tatili planlamasıyla başlamıştı. Eşimle birlikte yıllardır güvenle kullandığımız arabamız, İstanbuldan Akdenizin bir kasabasına, bin kilometreden uzun bir yolculuk ve kafamızda yolun tatlı hayali vardı. Arabayla seyahat etmeyi oldum olası çok severdik; istediğin yerde mola verir, istediğin zaman yön değiştirirdin. Ne tren saatine uymak zorundaydın ne de bir uçak rötarıyla uğraşırdın; otel kadar özgürdün.
Ama o yaz, büyük bir hata yaptık: Planlarımızdan etrafa laf ettik.
Bir gün, akşam oturmasında, kalabalık bir masa etrafında sohbet ederken, ağzımdan kaçırdım: Birkaç haftaya arabayla Akdenize gidiyoruz, dedim.
Aa, hangi gün çıkıyorsunuz? diye hemen atıldı karşımdaki çift.
Selim ve Zeynepti bunlar. Yakın arkadaş sayılmazdık; genelde ortak ortamlarda karşılaşırdık.
On beşinde yola çıkıyoruz, deyiverdim. Hiçbir kötü niyet hissetmeden.
Çok iyi ya, bizim de izin on altısında başlıyor! Aslında trenle gitmeyi düşünüyorduk, ama ne bilet var, ne yer. Sizinle gelsek ya? Benzin parasını da paylaşırız, hem yol daha keyifli geçer, valla bizden hiçbir sorun çıkmaz, dedi Selim.
Eşimin bakışından kesin bir hayır okudum. Ben de, Bagaj dolu, biz yavaş gidiyoruz, çok mola veriyoruz, gibisinden kaçamak laflar etmeye başladım.
Ya abartmayın, bizim bir küçük valiz var. Paradan da tasarruf edersiniz, benzin olmuş ateş pahası. Hem dostluk başka şey! dedi Selim ısrarla.
Benzin fiyatlarının yüksekliği de argüman olarak öyle ağır bastı ki, yüzlerine de hayır demek garip geldi. O anki yumuşak başlılığımızın bedelini sonraki iki haftada bolca ödeyeceğimizi henüz bilmiyordum.
İyilik yap, başına iş açma
Sabah 5te bizim apartmanın önünde buluşacaktık. Biz zamanında aşağıdaydık, bagajımız da düzenli: valizimiz, sular, battaniye, alet edevat. Selim ve Zeynep neredeyse kırk dakika gecikti.
Taksi yoktu, zor geldi, dedi Zeynep, yüzünde pişkin bir gülümseme, arkasında neredeyse buzdolabı büyüklüğünde bir valiz ve birkaç poşetle.
Hani minimum eşya demiştik, diyebildim sonunda.
Ya ne var bunda, o kız işte, üst baş değiştirecek, dedi Selim gülüp geçerek.
Bayağı bir tetris oyunu oynayarak eşyaları zar zor sığdırabildik.
Bir saat geçmemişti ki, çile başladı. Zeynep sıkıldı, klima sonuna kadar açıldı, beş dakika sonra Selim üşüdü, klimayı kıstık. Benim çalma listem hoşlarına gitmedi. Ardından bitmeyen durur musunuz? istekleri: lavaboya, kahveye, sigaraya, bacaklar uyuşmuş, orada fotoğraf çekilecek!
Günler önceden ayarladığım, yoğun bölgeleri erkenden geçme planım tuzla buz oldu. Tam bir şehir içi minibüs havasında, sürekli dur-kalk hâlinde ilerledik.
Tüm sinirlerim, benzin istasyonunda tavan yaptı.
Depoyu tam doldurdum, 3.500 lira tuttu. Arabaya döndüm, Selim içeride sosisli yiyordu.
E, biz şimdi masrafları bölüşüyoruz ya? dedim.
Ya şimdi uğraşmayalım, yolun sonunda hepsini hesaplayıp öderiz, diye omuz silkti.
İçimden hiç hoşnut olmadım ama eşim usulca, Tartışma çıkarma, sonra verirler, dedi. Gıkımı çıkarmadım. Otoyol ücretlerini de ben ödedim, kimse sormadı bile.
Yolda bir yandan kendi getirdikleri sandviçleri yediler, kırıntılar koltuklara saçıldı. Biraz dikkatli olun, deyince gülerek, Amaaan, araba bu, süpürürsün! dediler.
Yol bitip gideceğimiz kasabaya vardığımızda gece yarıyı geçmişti, yorgunluktan pestilimiz çıkmıştı; ne yolun yükü kaldı, ne yanımızda getirdiğimiz keyif.
Sadece arabada yer kapladık
Sabah konakladığımız pansiyonda, ortak mutfakta harcamaları kaydettiğim not defterimi çıkardım.
Şimdi, dedim. Benzin 12 bin lira, otoyol 2.500 lira, toplam 14 bin 500. Yarısı sizden, yani 7 bin 250 lira.
Selimin boğazına çay kaçtı, Zeynepin ise gözleri fal taşı gibi açıldı.
Bu yedi bin lira da ne ya, sen ciddi misin? dedi Zeynep.
Gayet ciddiyim, sözleşmedik mi? Maliyetler yarı yarıya.
Selim elindeki kupayı bıraktı:
Ama sen zaten gidecektin! O parayı biz binsin ya da binmesin yine harcayacaktın. Biz sadece boş koltuklara oturduk o kadar.
Ama baştan konuştuğumuz gibi olmadı ki. Hem ben sizin eşyalarınıza, molalarınıza, isteklerinize katlandım. Masraflar da paylaşılacaktı.
Hangi rahatsızlık? Güldük, sohbet ettik, yolcu yolunda gerek, biz dostça düşündük. Baştan deseydin, ucuz bilet arardık, blablacara bakardık, dedi Zeynep.
O anda artık eşim de dayanamadı:
Başka şoför sizin kırıntınızdan, şikayetinizden yolda indirirdi zaten!
Son noktayı Selim koydu:
Bin lira, bilemedin bin beş yüz lira verebiliriz, anca sembolik. Zaten sen kullanacaktın arabayı. Bütçemiz kısıtlı.
Ayağa kalktım,
Para istemiyorum, siz misafirim oldunuz sayın. Ama dönüşte sizi alamam, yolunuzu kendiniz bulun.
Ne alaka ya! Gidiş-dönüş anlaşmıştık, bilet falan yok elimizde!
Eşit ödeme konuşmuştuk baştan. Siz anlaşmayı bozdunuz. İyi tatiller dilerim.
Ayrı ayrı tatil, huzurlu dönüş
Kalan on gün, aynı köyde kalsak da doğru düzgün karşılaşmadık. Nadiren plajda gördük, onlar da yüzümüze bakmadı.
Dönüşten bir gün önce Selimden mesaj geldi: Tamam, inat etme. Gidiş-dönüş toplam altı bin lira verelim, beraber dönelim. Zeynep otobüste rahatsız oluyor.
Cevap bile vermedim.
Eşyaları toplayıp arabaya yükledik, yağı, suyu kontrol ettik ve gün doğarken yola çıktık. O dönüş yolunun huzurunu, sessizliğini anlatamam; radyoda kendi müziğimiz, dilediğimiz kadar mola, en önemlisi gerçek rahatlık ve huzurumuz vardı.
Sonrasında eş dost arasında hakkımızda türlü laflar duydum, dostlarını yarı yolda bıraktılar, üç beş bin lira için diye anlatmışlar. Meğer otobüsle, aktarmalarla perişan olmuşlar, para ve sinir harcamışlar bizi kötüleye kötüleye dillerine dolamışlar.
Ama kazancımız paha biçilmezdi. O günden beri biri, Ay şehir dışına mı gidiyorsunuz, atıverir misiniz bizi? deyince, gayet nazik ama net cevap veriyorum: Biz eşimle yalnız gitmeyi seviyoruz, kusura bakmayın.O günden sonra yol arkadaşımız, sadece birbirimiz olduk. Yolda özgürlüğün ve huzurun gerçek anlamını yeniden keşfettik; bazen hayır demek, bir yol haritasından çok daha fazlası olabiliyor. Keskin bir virajdan dönen arabamız, arkasında tantanayı, kırıntıları, kalabalığı bırakmıştı. Akdenizin turkuazı önümüzde uzanırken, eşimle sessizce gülümsedik.
O an anladım ki, en güzel yolculuklar, ne kadar uzağa gittiğinle değil; yanında kimi götürdüğünle ölçülüyordu. Bir daha da asla, güzergâhımıza yabancı yolcular almadık; arka koltuklarımızda daima yer vardı, ama sadece keyfimize.




