Yüzük Masa Örtüsüne
Hayır, dedi Arda, sesi kısa ama her şeyi anlatacak kadar doluydu. Nilay tam odanın ortasında, küpeyle eli havada öylece kaldı. Sen gelmiyorsun.
Nilay ona baktı. Arda, aynanın önünde yeni lacivert, ince çizgili takım elbisesiyle duruyordu. O takım elbisesi, belki de Nilayın yirmi yıl önceki birkaç haftalık maaşını bir anda yutabilecek cinstendi. Kravatı bağlanmıştı, saçları jöleyle tek tek düzeltilmişti. Nilayın yansımasına bakmadan sadece kendisine bakıyordu.
Nasıl yani “gelmiyorsun”? dedi Nilay, sesi beklediğinden daha sakindi.
Dediğim gibi. Gitmiyorsun, bu kadar.
Nilay küpeyi makyaj masasının üstüne bıraktı. Oda lükstü, her şey yabancı ve pahalıydı: Eskimiş bakır renginde ağır perdeler, gerçek ağaç başlıklı yatak, öyle yumuşak bir halı ki topuklar batıp iz bırakmadan kayboluyordu. “Hilton Oteli” şehrin en iyisiydi. Nilay ilk kez buradaydı, üç saat önce çocukmuş gibi sevinmiş, banyodaki kalın havluları okşadığı, minik şampuan şişelerini kokladığı o anı hatırladı.
Üç saat önce her şey başkaydı.
Arda, dedi sessizce, böyle konuşmadık biz. Ben elbise aldım. Sen davetin çok önemli olduğunu söyledin, Semih Bey ailelerle tanışacak dedin.
Vazgeçtim.
Neden?
Sonunda ona döndü, gözüne baktı. O bakışta, Nilayın nefesini kesen bir şey vardı. Öfke değildi bu, hayır. Ondan daha beter bir şey.
Nilay, bir kendine bak. Sadece bak.
Nilay aynaya döndü. Orada diz boyu koyu yeşil elbisesiyle elli iki yaşında bir kadın duruyordu. Uzun süre düşünerek, Satılmışlar Caddesi’ndeki tezgahtaki satıcıdan danışmıştı. Saçlarını kendi elleriyle yapmıştı. Yüzü sıradandı, genç değildi, göz altları çizgiliydi ama canlıydı.
Bakıyorum, dedi.
Ellerin, Nilay.
Bakışını ellerine indirdi. Yanlarında duruyordu. Geniş avuç, parmak boğumlarında çatlamış deri, parmak diplerinde nasır. Tırnakları düzgün kesilmiş, bej oje sürülmüştü ama ne kadar boyasa da, el şekilleri, Arda’nın bazen kurumsal fotolarda gösterdiği o kadınlarınkine benzemiyordu.
Ellerimde ne var? diye sordu, ama artık neyi kastettiğini anlıyordu.
Oradakiler… Orada ciddi insanlar olacak. Yöneticilerin, ortakların eşleri var. Fark ederler.
Neyi fark edecekler?
Nilay, numara yapma. Ne demek istediğimi biliyorsun. Ellerinin… ellerinin işçi elleri gibi göründüğünü.
İşçi kadının elleri gibi, öyle mi? dedi kısık sesle.
Arda cevap vermedi. Yine aynaya döndü, kravatını düzeltti ama zaten kusursuzdu.
İnsanlara nerede çalıştığını, ne yaptığını açıklamak istemiyorum. Oranın dünyası farklı, konuşmalar farklı. Sen oraya uymazsın.
Yirmi yıl senin o dünyana uy diye çalıştım, dedi Nilay, sesi istemeden de olsa titredi. Yirmi yıl. Sen okurken üç vardiya çalıştım. Restoranda bulaşık yıkadım, şantiyede veznedardım, pazarda tezgahtardım, dosya masrafın için. Bu eller, Arda, senin o ilk telefonunu, ilk takımını aldığın, tuttuğun eller.
Biliyorum, dedi, asla dönmeden. Hatırlıyorum. Ama şimdi önemli değil.
Bir süre Nilay öylece kaldı. O pahalı takım elbiseli adamın sırtına bakarken, eski Ardayı, 1999da babası hastaneye yatınca Nilayın omuzunda ağlayan genci hatırlamaya çalıştı. “Her şeyin karşılığını vereceğim, sen en önemlisin” diyen o çocuk nerede diye düşündü.
Artık orada değildi.
Yani odada kalmamı mı istiyorsun? diye sordu.
Bugün bana engel olmanı istemiyorum. Çok önemli bir akşam yemeği. Semih Bey bölge müdürü ataması yapacak. Tüm kariyerim buna bağlı. Yıllardır bunun için uğraştım.
Uğraştık, düzeltti Nilay.
Nilay. Sonunda döndü. Sesi o bildik, “iş tonu”nda, dümdüz, yorgun, duygusuzdu. Genelde altındaki çalışanlarla konuşurken öyleydi. Lütfen bugün idare et. Odada sipariş ver, televizyon izle. Geç gelmem.
Beni saklıyorsun.
Durumu anlamanı rica ediyorum.
Benden utanıyorsun.
Cevap vermedi, ama sessizliği her şeyden daha çok cevap verdi.
Nilay pencereye yürüdü. Camın ardından akşam İstanbulu, şehrin ışıklarını ve günün ilk karını izledi. Şehir yeni yeni beyaz örtüye bürünüyordu. Küçüklüğünde, en yakın arkadaşı Zeynep ilk kar yağınca çığlık ata ata sokağa fırlar, avuçlarına kar tanelerini toplar, “öleceğini hissettiği için ağlayan kar taneleri” derdi. Nilay gülerdi ama çoktan içi sızlamıştı bile.
Peki, dedi.
Arda derin bir nefes aldı. O rahatlamayı, Nilay iliklerinde hissetti ve içinde bir şeyin yumruk gibi sıkıştığını fark etti.
Biliyordum anlayacağını. Bu yemekten sonra her şey değişecek, Nilay, sana söz. Tatile gideceğiz, nereye istersen, sana…
Git, Arda, dedi Nilay.
Arda ceketini aldı, telefonunu cüzdanını kontrol etti. Kapıda durdu.
Kimseye açma. Oda yarın sabaha kadar ödenmiş, her şey dahil.
Git.
Kapı kapandı. Elektronik kilidin tıkırtısı duyuldu. Nilay bir süre ne olduğunu anlamadı. Sonra kapıya gitti, kolu çevirdi. Kapı açılmadı.
Tekrar denedi. Yine açılmadı.
Dışardan özel olarak anahtarla mı kilitletti? Yoksa bu tür odaların özel dış kilidi mi olurdu? Fark etmezdi. Sonuç aynıydı: Şehirdeki en iyi otelin lüks odasında, diz boyu koyu yeşil elbisesiyle, kapalı bir odada yalnız kalmıştı.
Bir süre hiç kımıldamadan durdu. Sonra yavaşça yatağa gitti, ucuna oturdu.
Ağlamadı. Sanki ağlaması gerekirmiş gibi, insan gibi. Ama gözyaşı akmadı. Sadece içindeki o yumru vardı. Ve derin bir sessizlik sarmıştı zihnini; uzun süren gürültünün bıçak gibi kesilmesinden sonra gelen sessizlik.
Ne kadar öylece kaldı, bilmiyordu. Sonra kalktı, televizyonu açtı. Ekrandaki adamın konuşması ona ulaşmadı. Kapatıp yine odayı izledi.
Mini barı açtı. Küçük bir şişe su içti, boğazındaki kuruluk gitti.
Bir daha kapıya gitti, bu defa hafifçe tıklattı. Elbette kimse cevap vermedi. Koridorların tamamı balo için hazırlanıyor, kimse bu kapı arkasında bir kadın olduğunu umursamıyordu.
İç telefonla resepsiyona ulaşabilirdi elbette. “Eşim beni odadan kilitledi” mi diyecekti? Resepsiyondaki genç kızın yüzünü, ardından gelecektir endişeleri gözünün önüne getirdi. Sonra Arda öğrenirdi. Peki sonra?
Nilay, hâlâ “sonra ne olur”, “Arda ne der” gibi düşünmeyi bırakamadığını fark etti. Eski bir alışkanlık, yirmi yıldan fazla bir alışkanlık.
Yatağın yanındaki masadan telefonu aldı. Ardayı aradı. Açmadı. Bir dakika sonra kısa mesaj: “Yemekteyim. Her şey yolunda. Uyu” ve kapattı.
Nilay telefonu bırakıp ellerine baktı. Elleri dizlerinin üstündeydi, avuçları yukarı. Geniş, sıcak, nasırlı eller. Sağ avuç içi başparmağının altında ince bir iz: Ekmeği dilimlerken 1999da kesmişti. Arda’yla üniversite sınavına giderken yol için sandviç hazırlıyordu. O gün bandajlayıp yola yine de çıkmışlardı ve sonunda kazanmıştı.
Sol elde, işaret parmağının dibinde bir nasır, üç yıldır geçmeyen. O nasır, depo dağım işinde fazladan vardiyadan kalmaydı. O parayla Ardaya ilk gerçek takım elbise alınmıştı.
O mülakata o takımla gitmiş, Nilay evde patates kızartıp mutfakta şarkı söylemişti. Arda kucaklayıp “Sen olmasaydın olmazdı” demişti.
Tam on bir yıl geçmişti.
Pencerenin ardında hava iyice kararmıştı. Kar durmuş, gökyüzü açılmış, yıldızlar belirmişti. Nilay yataktan kalktı, pencereye başını dayadı, camın serinliğiyle içi biraz hafifledi.
Sonra bir tıkırtı duydu. Dikkatlice, tereddütlü.
Kimse var mı? dedi bir kadın sesi. Kat hizmetleri. Yatağı değiştireyim mi?
Nilay “Gerek yok, iyiyim” diyordu ki, ağzından şu çıktı:
Kapı açılmıyor. Dışardan kilitli.
Kapının ardında bir sessizlik. Sonra:
Nasıl kilitli?
Dışardan, anahtarla. İçerden açamıyorum.
Bir dakika bekledi, ardından kapı kartı takıldı ve kilit açıldı.
Genç bir kadın duruyordu kapıda. Otel forması, otuz yaşlarında, saçları toplanmış, yüzü açık, samimi. Nilaya çekingen ama anlayışlı, kesinlikle acımasız bir bakışla baktı.
İyi misiniz? diye sordu.
Çok iyiyim, dedi Nilay. Sağ olun.
Benim adım Elif.
Nilay.
Bir süre sustular. Elif kapıda kalmıştı, ama içeri girmemişti.
Uzun oturdunuz mu öylece? diye sordu sonunda.
Bilmiyorum, herhalde iki saat kadar.
Dışarı çıkmak ister misiniz?
Evet, dedi Nilay. Yüksek sesle söyler söylemez ne kadar istediğini anladı. Çok isterim.
O zaman gelin. Yedinci katta bir kış bahçesi var. Akşamları kimse gelmez. Güzel ve sessizdir. Size göstereyim.
Nilay çantasını aldı, omzuna hafif bir ceket astı. Koridora çıkınca otel odasının havasından kurtulmak bile nefis geldi.
Sık sık böyle mi oluyor? diye sordu yolda Elife.
Nasıl?
Odada kilitli kalıp kurtarıyorsunuz.
Elif başını salladı.
Her şey oluyor, dedi sadece.
Asansörle yedinci kata çıktılar. Elif, kısa bir koridordan sonra görünmez bir kapı açtı. İçerisi Nilayı şaşırttı: Cam tavanlı büyük bir oda, saksılarda palmiye, limon ağaçları, adını bilmediği dev yapraklı bitkiler. Birkaç örme sandalye, küçük masalar. Zeminde açık renkli fayans. Dışarıda yıldızlı gece, içeride yıldızlar çok netti.
Burada oturun, dedi Elif. Hava alın. Kimse gelmez.
Benimle kalmanıza gerek yok, dedi Nilay.
Biliyorum. Ama isterseniz ben buradayım. Onu resepsiyona bildirmeniz yeter.
Başını salladı Nilay. Elif çıktı, kapıyı sessizce kapattı. Nilay hemen sandalyeye geçti, ayaklarını uzattı, geriye yaslandı.
Gerçekten huzurluydu. Toprak, yaprak, limon kokusu. Ne çoktu, ne boğucuydu. İstanbulda alıştığı her şeyin ötesinde bir sükûnet.
Gözlerini kapadı.
Düşünceleri bir fırın etrafında dolaşmaya başladı. Eskiden, çok eskiden hayaliydi. Belki on beş yıl önce söylemişti Ardaya: küçük bir fırın, sabah erken ekmeğin, böreğin, çöreğin koktuğu bir yer… Lise sıralarındaki annesinden öğrendiği klasik hamur işleri. Arda o zaman gülmüştü, tatlıca. “Aç tabi bir fırın, harika yaparsın” demişti. Nilay bunun sadece bir nezaket olduğunu fark etmişti.
Sonra hayatın koşturmacası girmişti araya. Ardanın işi, tayinler, taşınmalar. Nilay her defasında yeni iş, yeni komşu, yeni düzen peşinde, hep en iyi eşi olmaya çalışmıştı.
Limon ağacına uzandı. Daldaki minik limon, pırıl pırıl ve sarı. Parmağıyla dokundu, irkildi. Sertti.
Siz de mi buraya saklanmaya geldiniz?
Bir erkek sesi. Nilay arkasına döndü.
Köşedeki sandalyede, cam tavanın altında yetmişlerinde bir adam oturuyordu. O kadar sessizdi ki varlığını fark etmemişti. Göbekli ama kırılgan değil, güzel bir takım giymiş, ceketini açmış, saçları gümüş, yüzü yorgun ama canlıydı.
Kusura bakmayın, görmedim sizi, dedi Nilay.
Ne demek, yeterince yer var burada.
Adam hafifçe gülümsedi. Nilay da gülümsedi.
Siz yemekten mi kaçtınız? dedi adam. Aşağıda büyük bir davet var.
Hayır, dedi Nilay. Beni davete almadılar.
Adam dikkatle ve nazikçe baktı.
Ben kaçtım. Düşünün, ev sahibi benim, yine de kaçtım.
Neden?
Yoruldum. Davetten değil, etrafımdakilerin konuşmalarından. Herkes bir şey istiyor, herkes lazım olan kelimeleri kullanıyor, gülüyor. Okumayı öğrendim, yıllardır. Yoruldum okumaktan.
Nilay başını salladı, hissetmişti.
Siz ne için buradasınız?
Kat hizmetlerinden biri söyledi. İyiymiş burası.
Doğru demiş. Üç akşamdır geliyorum. Önce görüşmeler, şimdi yemek daveti. Kızım rica etti iptal etmeyeyim diye.
Kızınız?
O temizlik, düzen işleriyle ilgileniyor. Beceriklidir.
Adam sıcakça gülümsedi. Benim adım Semih.
Nilay başını kaldırdı. Bakışları buluştu.
Semih Bey mi? dedi, ama zaten cevabı biliyordu.
Evet, dedi adam. Siz…
Nilay. Nilay Kaya.
Dışarıda, cam tavanda yıldızlar yine bulutlandı. Bahçede ve içeride sessizleşti.
Demek orada, yemekte… dedi Nilay ve durakladı.
Orada çalışanlar, yöneticiler, adaylar var. Karar açıklamam lazım. Ama henüz netleşmedi kafamda. Demek ki bu yüzden kaçtım.
Hafif huzursuz oldu Nilay, bu tuhaf rastlantıya. Kocası Arda aşağıda, ona hayran olmaya çalışırken, Semih Bey kararını daha yeni vermiş değildi. Kaderin oyunlarını düşündü.
Kötü mü hissediyorsunuz? diye sordu.
Adamın yüzü birkaç dakikada değişmişti. Koltuğa gömülmüş gibiydi. Ağzı solgundu, eli kolluğa sarılmıştı.
Geçer şimdi, dedi adam.
Ne geçer?
Bazen böyle oluyor. Tansiyon herhalde.
Sıklıkla olur mu?
Bugün ilk defa bu kadar. Aşağıda hava boğucuydu, çıktım, iyi gelir sandım…
Sustu. Nilay artık çabuk davranıyordu. Nabzını tutup baktı, yüzünde soğuk ter, dudaklar beyazlamıştı.
Yanınızda ilaç var mı? Dilaltı, aspirin?
Ceketimde, gözleriyle işaret etti. İç cepte.
Nilay ceketini açıp küçük ilaç kutusunu buldu, bir dilaltı verdi.
Ağzınızın altına alın, dedi. Adam başıyla onayladı.
Elini tuttu, bırakmadı. Hiçbir tıbbi gerekçesi olmadan, bildiği gibi. Hasta babasına, ölmek üzere olan komşusu Hatice Teyzeye de böyle dokunmuştu. Eller tutulmalıydı.
Daha iyi mi? dedi iki dakika sonra.
Biraz. Gözlerini açtı. Ambulans…
Zaten arıyorum.
Resepsiyondan yardım istedi. Beklerken, adamın elini tutmaya devam etti. Onunla limon ağacından, ilk karın indiğinden, kış bahçelerinde akşamların başka olduğundan söz etti. Adam rahatladı, nefes aldı.
Siz doktor musunuz? diye sordu adam.
Hayat öğretti sadece.
Güzel öğretmen.
Oluyor bazen.
Sağlık görevlileri hızla geldi. Hemen ardından Semih Beyin kızı, kırklı yaşlarında bir kadın, klasik takım elbise içinde, yüzünde babasına benzerlik ve kararlılık vardı. İçeri girip babasını ve Nilayı görünce durdu.
Baba…
Sorun yok, dedi Semih Bey. Bu hanım bana yardım etti.
Kadın Nilaya baktı, minnetle.
Teşekkürler, dedi sadece.
Bir şey değil, dedi Nilay.
Yirmi dakika sonra ambulans geldi. Bahçede adamı incelediler. Doktor “Bu bir uyarıydı, şimdi gitmek gerek, tehlike yok” dedi. Semih Bey sürekli Nilaya bakıyordu.
Benimle gelmenizi istiyorum, dedi.
Nereye?
Aşağı, davete. Gitmeden önce.
Semih Bey, hastaneye…
Beş dakika. Sude, olur mu?
Sude, saate, babasına, sonra Nilaya baktı.
Beş dakika, dedi.
Aşağı üç kişi indiler. Nilay şaşkındı. Büyük salona büyük bir masa, bembeyaz örtüler, şık insanlar. Herkes onlara baktı Sessizlik oldu. Ardayı hemen göremedi. Ortalarda, bir adamın yanında oturuyordu. Nilayı görünce yüzünde önce şaşkınlık, sonra dehşete yakın bir şey belirdi.
Semih Bey konuşmaya başladı:
Akşamı bölüyorum, kusura bakmayın. Sağlık açısından bir problemim var, çıkmam gerekiyor. Endişelenmeyin.
Bir uğultu oldu.
Ama gitmeden önce bir şey söylemek istiyorum. Bu hanımefendi, Nilay Kaya, bana yukarıda yardım etti. Elimi tuttu, ilaç verdi, yardım çağırdı. Bilmenizi isterim.
Salon sustu.
Kendisi kim bilmiyorum, dedi Semih Bey. O da beni tanımadan bana yardım etti.
Tek tek bakıldı. Bir adam fısıldadı:
Sanırım, Ardanın eşi.
Semih Bey, Ardaya baktı:
Arda, öyle mi?
Arda kalktı, hareketi donuktu.
Evet, Semih Bey. Eşim Nilaydır.
Neden yemekte yoktu?
Arda bir an konuşamadı.
Rahatsızdı…
Benim rahatsızlığım vardı, dedi Semih Bey. Eşiniz gayet iyi durumda, gördüm.
Neden yoktunuz yemekte, hanımefendi? diye sordu Nilaya.
Nilay biliyordu; istediği her bahaneyi söyleyebilirdi. Ama ellerine baktı.
Eşim beni odada kapattı, almak istemedi. Bu davete yakışmadığımı düşündü, dedi.
Salonda bir sessizlik.
Arda boş bir bakışla orada duruyordu. Ama Nilayın için son noktaya gelmişti.
Yüzüğünü çıkardı, sessiz, abartısız. Masanın üstüne, kocasının su bardağının önüne koydu.
Eşyalarımı alıp, annemgil Zeynepe geçeceğim. Evrakları bana gönderirsin.
Semih Beye dönüp,
Geçmiş olsun. Lütfen doktor dinleyin, dedi.
Sude elini tuttu, sıkıca. Nilay karşılık verdi ve çıktı.
Salonda Elifi gördü. Elif yanından yere koyduğu çay bardağıyla elini uzattı.
İyi misiniz? dedi Elif.
İyiyim, dedi Nilay. Gülümsedi. Gerçekten iyiyim.
Elif gülümsedi, sonra hızla mutfaktan bir karton bardak sıcak çay getirdi.
Hep var, dedi. Alın.
Nilayın elleri çayı sarmıştı. Sıcak ve hafif tatlıydı. Lüks bir otelin koca koridorunda, karton bardakta çay içiyordu ama tuhaf bir hafiflik hissetmekteydi. Yıllarca omzunda taşıdığı taş kalkmış gibiydi.
Nerede çalışmıştın daha önce? dedi Elife.
Her yerde biraz, dedi. Kasiyerlik, kafede de çalıştım. Şimdi burası.
Kafede beğendin mi?
Beğendim. Un ve hamur işiyle uğraşmak güzel.
Nilay gülümsedi.
Sen fırıncılıktan anlar mısın? dedi.
Elif hafif şaşırdı.
Biraz. Annem ve anneannem ekmek, börek öğretmişti.
Güzel, dedi Nilay.
Çayını bitirip odasına geçti, hızla toplandı. Bir bavul, hafif bir palto, çanta. Yine makyaj masasındaki küpesini, sehpada unutmak istemedi.
Asansörden inerken Zeynepi aradı.
İkinci tınıda açtı Zeynep, Nilayın sesini tanır tanımaz:
Gel, mantı kaynıyor, dedi.
Nereden bildin?
Kırk yıldır tanıyorum Nilaycığım. Bu ses, hemen gelmelik.
Otelden, serin akşam dışarı çıktı. Kar taze, yollar halen beyazdı. Sokak lambaları sarı ışıkla parlıyordu. Taksi hemen buldu; şoför sessizdi, bu iyi gelmişti.
Yol boyunca camdan dışarı baktı, kafasında fırını canlandırdı.
Artık hayal etmekten öteye geçmişti. Gerçekten görüyordu o küçük fırını: Ahşap tezgah, ekmek kokusu, eski dükkan kapısı, sabah ışığı, mahmurlukla gelen ilk müşteriler.
Bunu gördü, gerçekten hem de.
***
Sekiz ay geçti.
Fırın “Sıcacık Mekan” sonbaharda, sakin bir mahallede, ne çok merkezi ne de çok kenarda açıldı. Dükkânı Zeynep buldu, eski bir çiçekçiydi, büyük vitrini ve şık bölmeleri vardı. Tadilatı kendileri yönetti: Zemin için hangi seramik, hangi renk duvarlar, raf yüksekliği…
Nilay ahşap raflarda ısrar etti, Zeynep önce “yıkanması, hijyen…” dedi ama sonra kabul etti. Raflar çok güzel oldu.
Tariflerini çocukluktan kalma, annesinin eski defterinden aldı. Sararmış sayfalar, annesinin el yazısı, ekşi maya ekmek, elmalı börek, peynirli açma, üç gün beklemesi gereken ballı kek…
Elif, açıldıktan bir ay sonra Nilayı aradı.
Fırın açtığınız doğru mu? dedi Elif. O akşam ciddi miydiniz?
Ciddiydim.
Yardımcıya ihtiyacınız var mı?
Var, dedi Nilay.
Elif eli yatkın, hamura duyarlıydı; gerçekten anneannesi öğretmiş gibiydi. “Kimi şeyler yalnızca elden ele geçer” diye düşündü Nilay; kitapla olmaz.
Semih Beyin kızı Sude, açılıştan üç ay sonra uğradı. Teşekkür etmek için aramış, kahve içmeye çağırmıştı.
Babanız “elimi tuttu” diyor, dedi Sude. Öyle biriyle yan yana olmak önemliydi.
Birlikte oturdular, sıkça görüştüler. Sude, işini ciddiye alan, dinlemeyi bilen biriydi.
Semih Bey iki hafta hastanede kaldı, tam zamanında yardım edilmeseydi iş çok daha kötüye gidebilirdi, doktorlar öyle dedi.
Açılış günü Semih Bey kızıyla geldi. Normal paltosu vardı, keyfi iyiydi. Nilay karşılamaya çıktı.
Ekmek daha sıcacık, dedi Nilay.
En güzeli, dedi Semih Bey.
Fırında oturdular, Elif çavdar ekmeğiyle poğaça getirdi. Semih Bey bir süre hiç konuşmadan yemek yedi, sonunda:
Mutlu musunuz? diye sordu.
Nilay düşündü. Samimiyetle düşündü.
Evet, dedi. Galiba evet.
“Galiba” yok, dedi adam.
O zaman: evet.
O gün fırına kuyruk oldu. Nilay şaştı. Yarım mahallenin komşuları ilk gün çağrıya koşmuş, üç saatte hepsi bitmişti. Hemen tekrar yapmaları gerekti.
Elif tezgahtan, fırından yetişemiyor, unla kolu bembeyaz, mutfakta şen. Zeynep kasada, herkesle tek tek konuşmakta ısrarcı. Nilay yoğurmakta.
Büyük masada hamur yoğururken, ekmeğin kokusu içeriyi öyle sardı ki, kapıdan sokağa hücum etti. Elleri otomatik, aşina ve kuvvetliydi. Avuçlarında, tırnak dibindeki nasırlı eski izlerle.
Güzel ellerdi. Hakiki işin elleri. Kendi elleri.
Ardanın fırını öğrenip öğrenmediğini düşündü. Belli ki haberi olmuştur; bu şehirde her şey duyulur. Semih Bey kararını o gece değil, önceden vermişti; o yüzden baloda yaşananlar bir şey değiştirmedi. Yine de, üzerine nadiren düşündü Nilay.
O eski hayat bitmişti. Yeni hayat başlamıştı. Artık ekmek hamuru, Elifin hamuru hissetmesini, Zeynepin şakalarını, Sudeyle akşam çayını düşünüyordu.
Hamur hazır olunca Nilay kalıplara koydu, fırına verdi.
Beyaz kar yavaşça dışarı düşüyordu. O yılın ilk karı.
Ellerini önlüğüne sildi, cama gitti.
Dışarıda onu gördü.
Arda diğer kaldırımda, uzun kabanla, beresiz duruyor, camdan içeri, aydınlığa ve fırının son müşterilerine bakıyordu. Nilay da ona.
Ne öfke, ne kırgınlık; yalnızca sakince bir fotoğrafa bakar gibi hafif bir hüzün. Yabancılaşma.
Arda bir dakika durdu. Sonra paltosunun yakasını kaldırıp uzaklaştı.
Nilay bakıp onu uğurladı, sonra fırına döndü.
Ekmek hazırdı.
O ekmek kokusu, Nilayın çocukluğundan bildiği gibi göğsünü ısıttı. O koku evde her şeyin yolunda olduğunun, dünyanın yerinde olduğunun, hayatın var olduğunun işaretiydi.
Nilay Hanım, son üç ekmek, dedi Elif tezgahtan.
Son üç, sabaha tekrar başlarız.
Sekizde buradayım, yarın.
Ben yedide olurum, dedi Nilay.
Elif müşteriye döndü.
Zeynep yaklaşınca usulca sordu:
Gördün mü?
Gördüm.
Ne hissediyorsun?
Nilay düşünerek,
Bir şey değil, dedi. Sadece geçen bir adam.
Zeynep sustu, Nilayın elini tuttu.
Nilay da karşılık verdi.
Dışarıda kar yağıyordu, fırında ekmek pişiyordu. Elif müşterilerle şakalaşıyor, Zeynep kasada espri yapıyor, kocaman ama sıcacık, tarçın ve ekmek kokan bir ortamda herkes kısa bir süreliğine mutlu oluyordu.
Nilay hayatı boyunca ilk defa, ellerinin kendisine hiç olmadığı kadar değerli ve güzel geldiğini hissetti.
Hayat, insanın elleriyle yazılırmış meğer.
Ekmek tam anlamıyla pişti.




