Oğlum, beni akıl hastanesine kapattırmak için bir psikiyatristle eve gelmişti. Bilmiyordu ki, o doktor, benim eski kocam ve kendi babasıydı.
Anne, aç kapıyı. Benim. Ve yalnız değilim.
Emre’nin sesi kapının ardında alışık olmadığım kadar ciddi ve resmi geliyordu. Elimdeki kitabı bırakıp, saçımı düzelte düzelte hole yürüdüm.
O an, içimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk, midemde ince bir sızı gibi kök salmaya başlamıştı.
Kapıda oğlum durmuştu, arkasında ise, üzerindeki düzgün pardösüyle uzun boylu bir adam. Elinde pahalı görünümlü, deri bir evrak çantası vardı ve bana soğuk, ölçüp biçen bir bakışla bakıyordu.
Bir eşyaya bakar gibi, değeri olup olmadığını tartarcasına…
İçeri girebilir miyiz? diye sordu Emre, gülümsemeye hiç yeltenmeden.
Eve, artık kendisinin sahibi olduğuna kanaat getirmiş biri gibi girdi. Adam da arkasından süzüldü.
Tanıştırayım, bu Dr. Faruk Demirci, dedi oğlum, montunu çıkarırken. Psikiyatristtir. Sadece konuşacağız. Sana değer veriyorum, anneciğim.
“Değer veriyorum” kelimesi bir mahkeme kararı gibi ağırdı. Bu “Faruk Demirci”ye döndüm.
Saçlarının kenarında beyaz teller, dudaklarında ince bir çizgi, gözlerinde yorgun, cam ardında gizlenen bakışlar… Ve başını hafifçe yana eğip beni süzüşünde öyle tanıdık, öyle sarsıcı bir hali vardı ki…
Kalbim hop edip derinlere yuvarlandı.
Faruktu bu.
Kırk yıl hatıraları silmiş, yaşlanmış, bambaşka bir dünyanın adamı olmuş. Ama oydu.
Bir zamanlar delicesine âşık olduğum ve aynı öfkeyle hayatımdan attığım adam. Oğlum Emrenin, varlığından bile haberi olmayan babası.
Merhaba, Ayşen Hanım, dedi, kontrollü ve net bir doktor sesiyle. Gözlerindeki kaslardan biri bile oynamamıştı. Tanımamıştı beni. Ya da öyle davranıyordu.
Sessizce başımı salladım. Bacaklarım hissizleşirken, dünya küçücük bir noktaya, onun sakin yüzüne indirgenmişti.
Oğlum, beni deli diye damgalatıp evimi elinden almak için adam getirmişti. Ve bu adam, kendi babasıydı…
Buyurun, salona geçelim, dedim, şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla. Kendi sesimi ben bile tanıyamadım.
Emre hemen konunun özüne indi, “doktor” dikkatle odayı incelerken.
Oğlum, “eşyalara anormal derecede bağlanmam”, “gerçekleri kabullenmemem”, “bu büyük evde tek başıma yaşamanın zorluğu” gibi şeylerden söz etti.
Defne de çok üzülüyor, diye devam etti. Sana bakmak istiyoruz. Sana yakın, tatlı bir stüdyo ev alacağız. Rahat edersin. Kalan parayla hiç sıkıntı çekmezsin…
Sanki ben yokmuşum gibi, sanki eski bir gardırop hakkında konuşuyormuş gibi…
Faruk, ya da yeni adıyla Dr. Faruk Demirci, Emreyi dinledi ve arada bir başını salladı. Sonra bana döndü.
Ayşen Hanım, merhum eşinizle hâlâ konuşuyor musunuz? sorusu ile canıma okudu.
Emre gözlerini kaçırdı. Demek ki, o anlatmıştı. Ara sıra, eski kocama seslice laf ettiğim alışkanlığım, oğlumun gözünde bir hastalık belirtisi olmuştu.
Bir yandan oğlumun endişeli yüzüne, bir yandan babasının ifadesiz yüzüne bakarken, içimdeki ilk şoku buz gibi öfke bastı.
Bekliyorlardı; biri sabırsızca, diğeri bilimsel bir merakla…
Pekâlâ. Oyun istiyorsanız, oyun.
Evet, dedim, doğrudan Farukun gözlerine bakarak. Konuşuyorum. Hatta o bana bazen cevap veriyor. En çok da ihanet konusu açılınca…
Farukun yüzünde hiçbir kas kımıldamadı. Küçük not defterine kısa bir şeyler yazdı.
Bu hareket, bin kelimeden daha açık anlatıyordu: “Hasta, agresyonla ve suçluluk projeksiyonu ile reaksiyon gösteriyor…” Onun tertemiz doktor yazısıyla bu teşhis satırını neredeyse görebiliyordum.
Anne, saçma konuşma, dedi Emre, sesi titrek. Dr. Faruk yardım etmek istiyor. Sen ise inat edip laf söylüyorsun…
Neyde yardım, oğlum? Sana ev açmamda mı?
Emreye bakarken içimde iki duygu kapışıyordu; yakıcı bir kırgınlık ve silkeleyip “Uyan! Kimi getirdiğinin farkında mısın?” diye bağırma isteği… Ama susmayı seçtim. Şimdi açmak oyun kartlarını, oyunu kaybetmek olurdu.
İş öyle değil, dedi Emre, yanakları kızararak. O an, utancının ifadesi onun hâlâ biraz insan olduğunu gösteriyordu. Defne de üzülüyor. Hep yalnızsın. Anılarınla kilitlenmişsin bu eve.
Faruk elini hafifçe kaldırıp onu susturdu.
Emre Bey, bırakın ben konuşayım. Ayşen Hanım, neyi ihanet olarak görüyorsunuz? Bu önemli bir duygu. Konuşalım mı?
Bakışları hâlâ aynı bilimsel ilgiyle üzerimdeydi. Ki, ben de kartımı oynadım. Denemek istedim.
İhanetin türlü biçimi var, doktor. Bazen adam ekmek almaya çıkar, bir daha dönmez. Büyük bir terk ediş… Bazen de, yıllar sonra çıkagelir, elindeki son şeyi de sana bırakmaz…
Yüz ifadesini dikkatlice izledim. Hiçbir şey… Belki ufak bir profesyonel merak.
Ya gerçekten hiç hatırlamıyor, ya da soğukkanlılığı hep böyleydi. İkinci ihtimal daha beterdi.
Güzel bir benzetme, dedi. Yani oğlunuzun endişesini, elinizdekini almak olarak mı görüyorsunuz? Bu eski bir his mi?
Sorguluyordu. Yavaş yavaş, dikkatle, kendi koyduğu tanının çerçevesine doğru iterek…
Emre, döndüm ve doktoru görmezden gelerek konuştum. Doktor Bey’i geçirsene. Biz baş başa konuşalım.
Hayır, dedi Emre sertçe. Her şeyi birlikte konuşacağız. Sonra yine duygusallaştırıp beni suçlu hissettirmeye çalışıyorsun. Dr. Faruk burda bağımsız uzman olarak var.
“Bağımsız uzman!” Eski kocam. Hayatımızdan habersiz baba.
Emrenin hiç tanımadığı gerçek babası. Bu acımasız ironiye gülmek geldi içimden. Ama gülmedim. Onu da belirtirlerdi mutlaka “semptom” diye.
Peki, dedim yumuşak bir teslimiyetle. İçimde bir şey soğuyup, buzdan bir hançere dönüyordu. Pekâlâ, yardımınıza açığım… Ne teklif ediyorsunuz, anlatın.
Emre, bu hızlı uyumumla gevşedi, memnun oldu.
Heyecanla, şehrin kenar semtinde, sıfır dairedeki stüdyo evin avantajlarından, apartman görevlisinden, “senin gibi teyze komşular”dan bahsetti.
İzlerken Farukun yüzüne bakıyordum. Ve bir anda fark ettim.
Beni gerçekten hatırlamıyordu. Veya, geçmişte bana, kitaplarıma aşağılayarak bakarken ki o küçümsemeyi aynen taşıyordu hâlâ.
Sadelikten, romanlara, “Anadolu kadınlığıyla” alay ettiği, incittiği şeylerden kaçalı çok olmuştu. Şimdi döndü; bana son yargıyı vermeye, beni “hasta” ilan etmeye…
Teklifinizi düşünürüm. dedim kalkarken. Şimdi izninizle… Yalnız kalmak istiyorum.
Emre ışıldadı. İstediğini aldı. “Düşüneceğim” demiştim ya.
Tabii anneciğim. Dinlen. Yarın ararım seni.
Gittiler. Faruk, vedalaşırken bana sadece mesleki doygunluk ifadesiyle baktı.
Kapıyı tüm kilitleriyle kapattım. Pencereden baktım. Dışarıda, Emre heyecanlı el hareketleriyle konuşuyor, Faruk onu dinlerken elini omzuna koyuyordu. Baba-oğul. Sözde mutluluk, ne acı…
Pahalı arabaya binip giderlerken, ben o evde, parça parça paylaşılmış hayatımda yapayalnız kalmıştım.
Ama unuttukları bir şey vardı. Ben yalnızca eski, duygusal bir kadın değildim. Beni bir kez yaralamışlardı ve bir daha izin vermeyecektim.
Ertesi sabah, tam saat onda telefon cıvıldadı. Emre, uzaktan soğuk ve hesapçıydı.
Anne, nasılsın? Rahatladın mı? Dr. Faruk seninle yeniden ve daha “resmi” bir görüşme yapmak istiyor. Testler falan… Yarın öğleye gelebilir.
Ben sessizce eski gümüş kaşığı çeviriyordum elimde babaannemden kalan son hatıra.
Anne, duydun mu? Emre’nin sesi sinirliydi. Yani, bu yasal bir prosedür sadece. Defne de salona perdeleri seçti bile. Zeytin yeşili çok yakışacakmış diyor…
Çıt.
Bu bir ses değildi, bir histi. İçimde gergin, ince bir şey koptu. Perdeler!
Daha beni gözden silmediler, ama evimi, eşyamı, hayatımı çoktan bölüştürüyorlardı.
Peki, dedim buz gibi bir tonla. Buyursun gelsin.
Telefonunu, sevinçten taşıp coşan sesini duymadan kapattım. Yeter. Yeter zayıf, naif, anlayışlı kadın rolü oynamak. Oyun onlarınsa, bu sefer benim sıram.
İlk işim bilgisayarı açmak oldu. “Psikiyatrist Dr. Faruk Demirci”.
İnternet her şeyi gösteriyordu. İşte eski Faruk. Başarılı doktor, özel bir klinik sahibi, televizyonlara çıkan uzmanlar, kitaplar…
Sitesinde ciddi, güvenilir bir gülümsemesi vardı.
Klinik telefonu elimde. Kızlık soyadımla randevu aldım. Ayşen Aksoy.
Danışman, doktorda yarın sabah boşluk olduğunu söyledi. Tesadüf işte.
Bütün akşam eski kutuları karıştırdım. Kanıt değil, kendimi arıyordum.
O yirmili yaşlarım… Onu, hamileyken terk eden adamdan kalan gücüm, oğlumu tek başıma büyüttüğüm, ona her şeyimi verdiğim yıllar…
Ve şimdi o çocuk, yıllar sonra “meşhur” babasını getirip beni “problemli” diye hayatından çıkarmaya çalışıyordu.
Sabah hiç giymediğim bir takım elbise giydim.
Saçımı topladım, sade bir makyaj yaptım. Aynada bana bakan, korkak değil, savaşa hazırlanan bir generaldi adeta.
Klinik tertemiz ve pahalı kokuyordu. Sekreter beni koca bir odaya aldı. Panoramik camlar, deri koltuklar…
Faruk büyük bir masanın ardındaydı. Başını kaldırdı, içeri girdiğimi görünce yüzünde şaşkın bir şimşek çaktı.
“Temsilci” Ayşen Hanım’ı beklemiyordu. Ve hâlâ kim olduğumu anlamıyordu.
Merhaba işaret etti. Ayşen Aksoy? Size nasıl yardımcı olabilirim?
Oturup, çantamı dizlerime koydum. Sinirlenmek, bağırmak istemiyordum. Silahım başkaydı.
Doktor bey, profesyonel bir tavsiye için geldim, dedim kararlıca. Bir vakadan bahsetmek isterim. Diyelim ki bir erkek çocuk var.
Babasını annesi hamileyken terk etmiş. Kariyer peşinde koşmuş, bir daha dönmemiş. Ve hiç oğlunun olduğunu bilmemiş.
Çocuk büyümüş, yıllar sonra babasını şansa bulmuş. Adam başarılı, zengin. Derken bir plan doğmuş
Konuşmamı dinledi Faruk; önce uzman ilgisiyle, sonra yüzü gerile gerile… O maskesi az sonra çatırdamaya başladı.
Sizce, doktor, gözlerine bakarak durdum. Sizince, asıl travma hangisi daha derin? Annesini bırakıp giden babanın mı, yoksa yıllar sonra ortaya çıkıp annesini deli diye damgalatan oğlunun mu? Veya, farkında olmadan, annesini oğlu ile elinden almak isteyen babanın mı?
İşte gerçek kimliğimi de açıkça serdim: “Sen beni tanıdın mı, Faruk?”
Uzman doktorun maskesi tuzla buz oldu. Karşımdaki sıradan, korkmuş Faruktu artık.
Yüzü kül rengine dönmüş, elindeki pahalı kalem yere düşüp masada yuvarlanmıştı…
Ayşen?.. fısıldadı. Bir soru değil, hayatı çökmüş birinin sesiyle.
Evet, Ayşen. Hiç beklemediğin şekilde, oğlunun getirdiği doktordum ben. Şimdi şaşırdın mı? Ben de şoktayım. Oğlumun babasını bana karşı kullanacağı aklımın ucundan geçmezdi.
Faruk ağzını açıp kapadı, sıkışan balık gibi. O öz güven, o mesleki soğukkanlılık buhar olup uçmuştu. Karşımda sorumluluktan korkup kaçan genç bir adam vardı yine.
Bilmiyordum… zorla çıktı sesi. Emre benim oğlum mu?
Evet. Test mi yapmak istersin? İstersen bak bu albümde, bebekliğinde aynısın.
Fotoğraf albümümden bir sayfa açtım. Emre, bebekken kucağımda gülüyordu. Aynı Farukun çocukluğu.
Koca doktorun omuzları düştü, hayatı çatladı…
O anda kapı ardına kadar açıldı, suratında sırıtışla Emre belirdi.
Dr. Faruk, ulaşamadım size, dedim bir bakayım… Annem dedi ki bugün…
Beni hasta koltuğunda görünce şaşkınlık ve endişe yüzüne yayıldı.
Anne? Sen burada ne yapıyorsun?
Senin gibi, oğlum. “Bağımsız uzmana” danışmaya geldim. Tam da senin durumunu konuşuyorduk. Doğru mu, doktor bey?
Emre bir bana, bir pespaye Faruka döndü, hiçbir şey anlamıyordu. Ve bu şaşkınlığı, dayanma gücümdeki son damlayı çekip aldı.
Tanış, Emre. Dr. Faruk Demirci. Sadece eski doktorun değil. Aynı zamanda baban.
Dünyası başına yıkıldı. Gözlerinde her şey bir arada: şok, inkâr, utanma, korku…
Faruka, sonra bana döndü, dudakları titriyordu.
Baba? fısıldadı.
Faruk bu sözcükle irkildi. Emre’ye gözleriyle baktı, içlerinde ne kadar acı, pişmanlık varsa döktü.
Evet, dedi kısık sesle. Senin babanım. Haberim yoktu… Özür dilerim.
Ama Emre duymuyordu bile. Beni arıyordu gözleriyle. Ve ben, o bakışlarında, ne kadar büyük bir ihanet olduğunu hissediyordum.
O an anladı; ev için, alan açmak için, annesini satmış, annesinin hayatının en acı gerçeğini silah etmişti.
Bir sandalyeye çöküp, yüzünü ellerine gömdü. Omuzları titriyordu.
Ben ise kalktım. Görevim bitmişti.
Artık kendi aranızda halledersiniz, dedim çıkarken. Biri terk etti, biri sattı. Birbirinize layıksınız.
***
Aylar geçti. O koca evi sattım. İçindeki hatıralar ve ihanetle zehirlenmişti.
Faruk, şehir dışı sakin, küçük bir ev bulmamda yardım etti. Önümde af dilemedi; değmeyeceğini biliyordu.
Sadece yanımda oldu. Konuştuk, saatlerce… Geçmişin acısı, bugünkü hatalar derken…
Birbirimizi yeniden tanıdık. Büyük bir aşk değildi artık. Ama hayatın acımasızlığı üzerine kurulmuş yepyeni, kırılgan bir dostluk…
Emre neredeyse her gün aradı. Başta açmadım. Sonra cevap verdim.
Ağladı, af diledi, Defne de onu bırakmıştı. “Sen canavarsın” diyerek gitmiş. Hak ettiğini bulmuştu. Hırsı, hayatına mal oldu.
Bir gün akşamüstü, Farukla yeni evin verandasında otururken, Emreden tekrar telefon geldi.
Anne, her şeyin farkındayım. Hatalıydım. Sadece bilmek istiyorum… Beni bir gün affedebilecek misin?
Gözüm günbatımında, bahçedeki ağaçlarda, yanımda oturup elimi nazikçe tutan adamda…
Acı duymuyordum artık. Sadece huzur.
Zaman gösterecek oğlum, dedim. Zaman her şeyi iyileştirir. Ama unutma şunu: Kendi mutluluğunu, sana hayatı verenin yıkıntıları üzerine kuramazsın.




