Pahalı Bir Zevkin Bedeli

Günlük – Çok Pahalı Bir Zevk

Cansu, yine mi? Kaç kere söyleyeceğim? Şu hayatta sanki sadece kedinin ihtiyaçları için çalışıyorum!

Kedim – ona yıllar önce verdiğim isimle – Fikret, taşıma çantasına girmemek için yine ellerimden sıyrıldı, yere atladı ve koridorun köşesine ilişip, derinden uhılayan bir ses çıkarmaya başladı. Onun ifadesi, hayatından son derece memnuniyetsiz olduğunu ve bu dünyaya veda ederken bile, bana pahalıya mal olmak istediğini net bir şekilde gösteriyordu.

Yıllar önce sokaktan eve aldığım Fikret, aslında kaç yaşında olduğunu hiç bilmedim. Onu yavru olarak getirmemiştim eve; yetişkin bir kediydi, yine de gençti. Bunu ilk götürdüğümüzde anneme söylemişlerdi klinikte.

O günü hiç unutmam. Annem Suzan Hanım, yaşlı çocuk battaniyesine sardığımız, çamurlu ve korkmuş Fikreti göğsüne bastırarak, acil şekilde veterinere koşmuştu.

Ne olur, kurtarın onu!

Veterinerdeki genç kadın suratını ekşiterek,

Nereden buldunuz bu azmanı? Bildiğin sokak kedisi…

Ne fark eder, nasıl bir kedi olduğu? O artık bizim kedimiz. Yardım edin, görmüyor musunuz can çekişiyor! Elimizdeki para sizin için farklı mı? Buraya gelenlerin cins kedileri olduğu için mi hak ediyorlar sadece tedaviyi?

O an annem o kadar öfkeliydi ki genç veteriner, tartışmaya kalkışmadı bile. Doğru olanı yaptı.

Annem Suzan Hanım konusunda ne kadar inatçı olduğunu herkes bilirdi. Hayat hiç kolay değildi. Bir çocuğu tek başına büyütmek, iki yaşlıya da bakmak, hem de kreş öğretmeninin maaşıyla… Ancak çok güçlü olmak zorundaydı!

Annem gerektiğinde kimseye pabuç bırakmazdı. Ne apartman komşularına, ne çocuğunu ona emanet eden velilere, ne de bazen bizim gibi yalnız sandıkları için üstümüze gelmeye çalışan yabancılara…

Ama bunu da asla bağırıp çağırarak değil, sakin sakin, karşısındakine dokunan doğru bir cümleyle yapardı. Bir bakmışsınız, daha beş dakika önce tartışmaya gelmiş kişi, annemle bir köşeye çekilmiş dertleşiyor, içini döküyor, sonunda teşekkür edip özür dileyip gidiyor…

Annem bu becerisini nasıl kazandı, kendisi de anlamazdı. Belki de gerçekten insanları yürekten dinlemesindendi…

Ama ne yazık ki, bu sadece yabancılara karşı işlerdi. Yakınlarıyla hiç beceremezdi…

Evliliği bir hafta sürdü annemin. Sonrası koca bir hüsran… Annemin annesi hep şöyle şaka yapardı sonra:

O oğlan uzun kaldı bile! Kızım, seninle ömür mü geçer?

Üzücüydü, ama annem haklı bulmaya da çalışıyordu. Kendi kararsızlığının, sessizliğinin, kimselere fazla yâr olmamasının yükünü erkenden sırtına almıştı. Kocası giderken anneme öyle demişti:

Kadınlığın da balerinliğim gibi sahte…

Kırılmıştı annem. Ama kısa süre sonra hamile olduğunu öğrenince sanki içinde yepyeni bir umut filizlendi: En azından hala bir kadınım, anne olacağım!

Kızını doğurmayı öyle heyecanla beklemişti ki… Hayatında fazla bayram ya da özel gün olmamıştı. Bu bir mucizeydi onun için!

Annesi ise onun bu isteğini hiç desteklememişti.

Kızım, ne gerek var? Başına dert! Hem güzelsin, hem gençsin; bir şansın, yolun var. Bunu doğurunca makarnayla bulgur pilavıyla yaşarsın, çocuğun da öyle! Çok masraflı, kurtulamıyorsun. Çocuk yetiştirmek pahalı bir lüks Cansu! Bunu şimdi anlamıyorsun ama zamanla anlarsın…

Annemin içi cız etmişti. Aklına gelen ya çocuğum olmazsa düşüncesi ona karanlık bir bulut gibi çöktü. Nasıl olur! Daha hamileliğini hissetmeden her şeyden vazgeçmek imkansızdı.

İşte o an annemin annesi, yani Annemin Balaannesi nihayet İstanbuldan çıkıp, kırmızı eşarbının düğümünü her zamanki gibi düzelterek geliverdi eve:

Doğursun Cansu! Yanındayım kızım!

Ama Balaa, dede köyde tek başına ne yapacak?

Sen hele doğur! O da gelir, tek başına durmaz!

Balaa bebek beziyle birlikte elinde yeni alınmış para destesiyle geldi eve… Çocukluğumun hediyesi, annemin el emeği havlusu bile paketin içindeydi. Ve ne kadar çok paraydı! O yıllarda birikimlerini, köydeki arsadan gelen paralarını, sevgiyle hazırlamıştı…

Annecim alamam bunu…

Alacaksın kızım, çocuk için. Kimse sahip çıkmazsa annesi çıkar! Al şimdi, tek bir şartla: iyi bakacaksın!

İşte o parayla bir ev alındı. Balaa kimseyi dinlemeden emlakçıyı perişan etti, istediği gibi bir apartman buldu. Küçük ama sımsıcak bir yuvaydı. Tam dört odası vardı, tadilata ihtiyacı olsa da; küçükken taşındığımızda inşaatçılar ve balaa kolları sıvadı, birkaç ayda evi yepyeni yaptı. Annem ilk kez çocuk odasına girip kırık dökük sandalyeye oturduğunda gözyaşlarını tutamadı…

Ağlama artık! Yeni mutfağımızı öğren bakalım! diye eğlendirdi Balaanem onu.

Doğum beklenenden biraz erken oldu. Annem çok endişeliydi ama şükür ki, ben sağlıklı doğdum. Ben büyüdükçe annem de şunu fark etti: Ben seninle asla annemin bana davrandığı gibi olmayacağım!

Küçücükken bile huzur isterdim. Annemin cevabı da belliydi:

Annecim şeker yiyebilir miyim?

Hayır Cansucum, yemekten sonra.

Peki, yemekten sonra iki tane olur mu?

Olur, ama tabağın bitecek…

Ve tabağım temizlendiğinde ödülümü alırdım. Böylece biliyordum ki, ısrar değil, sabır sonuç getirir.

Balaa ne zaman bizimkileri azarlamaya kalksa, minik parmaklarımla göz kenarlarından kırışıkları düzeltirdim:

Balaa, kızma… Kırışıklar çoğalır, bak çok tatlı oluyor böyle… Hadi gel sarılayım!

Ve Balaa anında yumuşardı.

Zamanla tüm evde huzur hâkim oldu. Annem çalıştı, Balaam ve dedem bana baktı.

Sonra hayat doğal ritmini bozdu. Balaam hastalandı. Annem, doktorların negatif konuşmalarına kulak asmadan ona en iyi şekilde baktı.

O dönemde, tam olarak evde karamsarlık çökmüşken, Fikreti buldum. Okuldan eve gelirken sokakta, acı çeken zavallı kediyi kucakladım ve eve getirdim. Birkaç dakika içerisinde kayboldum, dede peşimdeydi ama beni bulamadan eve geç girdim.

Eve girdiğimde annem beni sıkıca kucakladı.

Canın acıyor mu yavrum?

Hayır ama ona çok acıyor! Annem, hadi çabuk!

Anne-kız veterinerin yolunu tuttuk.

Veterinerde, Ev kediniz zannediyorsunuz ama pasaportu yok, aşısı yok, bakımı pahalıya patlar, dediler. Annem çaresizce kalan son liralarını kasaya bırakırken homurdandı:

Bu paraya neredeyse cins kedi alınır…

Evdeki bütçeyi bir daha gözden geçirdiğinde ay sonunu getiremeyeceğine kanaat getirdi. Hem Balaamın hem kedinin ilaçları, üstüne benim yaklaşan doğum günüm için hediye masrafı…

O gece mutfakta oturup yaptığı hesaba ben usulca yanaştım.

Annecim, bana hediye falan alma olur mu? O kediyi bırakmayayım, o olsun hediyem…

Fikreti kutuya koymaya çalışsak da hemen çıkıp ayak ucumuza kıvrılıyordu. O günden sonra Fikret ailemizin bir parçası oldu.

Ne ilginçtir ki, bu bakımsız, sokaklarda büyümüş kedi ev hayatına hızla alıştı. En çok da Balaamı sevdi. Birbirlerinden ayrılmaz oldular.

Kediyi iyileştirdikten sonra annem hayatında büyük bir karar verdi. Kreş öğretmenliği ve iki emekli maaşıyla bu hayat böyle gitmiyor, diyerek işinden ayrıldı, korkarak ama azimli. Bir arkadaşının ailesine dadı olarak başladı ve zamanla aranan, elden ele tavsiye edilen bir dadı oldu.

Her akşam eve gelip Fikretin iyileşip iyileşmediğini kontrol etti, başını okşadı:

Fikret, sen olmasaydın…

Kedi sehpayı ciddiyetle tırmalıyor, göz ucuyla bana bakıyordu. Ama asıl sadakatini bana sunuyordu. Ders çalışırken, ağladığımda, hasta yattığımda… Dedem öldüğünde, arka arkaya Balaamı kaybettiğimizde hep yanımda durdu.

Yıllar geçti. Annem yeni ve iyi biriyle tanıştı, evlendi. İlk kez gerçek bir aile olduk. Annemin yeni eşi, annemi ellerinde büyüttü. Hatta zamanla kaynanası, yani Suzan Hanım, ona arabasını bile verdi. Suzan Hanım apartmandan her çıktığında,

Damadım getirdi. Beni çileye veriyor! diye komşulara övünüp durdu.

Ben ise üniversiteye geçtim ve ailemin eski evinde kalmaya devam ettim. Oraya sevgilimi, Berki davet ettim. İlk geldiğinde:

Ne kadar geniş burası! Şu odaya bak!

Kedim Fikret, endişeyle burnunu Berkin paçasına dayadı ve hırıldayarak üzerine atladı. Berk korkudan yerinden fırladı.

Şunu al, al gözüme gözükmesin!

O gün belliydi ki, Berk kedime alışamayacaktı. Hatta birlikte yaşarken ne zaman fırsatını bulsa Fikreti sepetlemeye çalıştı.

Bir yıl sonra evlendik. Ama kısa süre içinde ilişkimiz değişmeye başladı. Berk, annemin bana eskiden yaptığı sert çıkışların neredeyse aynısını tekrar etti:

Sen kadın mısın? Şu çorbaya bak, su gibi! Yemek mi bu?!

Oysa bana yemek yapmayı öğreten Balaamdı. On yaşında mercimek çorbası yapabilen kızım diye överdi beni.

Başka bir bahane bulamayınca, kediye sarıldı:

Yahu, bu faturalar ne böyle? Veteriner hepsi! Kedinin masrafı yüzünden kendimi hastaneye götüremem! Bu ne biçim iş!

Berk, Fikret aileden biri…

Hangi aile? Benim ailem mi? Asla! Yeter artık, bak hala dışarı atmadım!

Bir sabah, Fikret yine hastalandı. Berk tüm egzersizinden sonra eve gelip kedinin çantaya konduğunu görünce öfkelendi, ayakkabısını duvara fırlattı:

Yeter, bu hayvan artık evden defolsun! Paranı buna mı yatıracaksın!

O an sessiz kaldım. Sabah yeni öğrendim ki hamileyim. Sonra giyinip Berkin montunun cebinden anahtarı aldım, kendi anahtarımla kapıyı açtım.

Hamileyim… Sinirlenmemem gerek. Sen anlamıyorsun, ama Fikret anlıyor. Yeter, Berk. Git lütfen. Sakinleşip her şeyi düşün, o zaman belki konuşacak bir şey bulunur. Ama artık beraber yaşamamıza gerek yok. Bu benim evim, ben ve kedim burada kalıyoruz. Onu böyle kolayca gözden çıkarıyorsan, beni de aynı kolaylıkla çıkarırsın. Anladın mı? Fazla uzatmaya gerek yok.

Berk, eşyalarını aldı ve çıktı. Hamile olduğumu dahi tam duymadı, kafasında tek bir düşünce: Şu kediden kurtulmam gerek!

Fikrete döndüm.

Hazır mısın? Haydi, birlikte doktora! Senin iyileşmen lazım çünkü…

Kedim toparlandı. Onu artık daha büyük ilgiler bekliyordu; yaşlanmıştı ve küçük kızım Azra bütün dünyası oldu. Birlikte uyudular, oynadılar. Kedimin sabrı ve sevgisi, Azraya gerçek ninniydi.

Bir gün Azra, Anne, kardeşim olur mu? dediğinde gülümsedim. O büyüdükçe ben de büyüdüm. Annemle konuştum:

Anne, bu sefer sen karar ver, ismini seç.

Annem: Babanla konuş, önemli olan huzur, dedi.

Berk de sözünde durdu, çocuğuna her daim destek çıktı. Azra iki evi, iki tavşanı, iki yatağı oldu; ama sevgisi hep bir tane ve bol bol paylaşıldı. Herkes onun iyiliği için bir araya geldi. Azra, minik ama koca bir ailenin mutluluğuyla büyüyordu. Birbirimizi affettik, birbirimize destek olduk. Çocuklar birleştirirdi çünkü insanlarıben, annem ve annemin annesi gibi.

Ve yalnızca yaşlı kedi Azranın gerçekleri bilirdi. Zaten söylemeye gerek yoktu…

Çünkü bir annenin sevgisi varsa, yavrular da aynı sıcaklıkta huzurlu yaşardı.

Ve gün gelecek, tıpkı ben ve annem gibi, Azra kendi bebeğinin yanına eğilip, yanağını okşayacak ve diyecek ki:

Hoş geldin hayatım! Seni uzun zamandır bekliyordum…

Rate article
Lifequest
Pahalı Bir Zevkin Bedeli