Anne, kapıyı açar mısın? Ben geldim, yalnız da değilim.
Kaanın sesi kapının arkasında duyulunca, bir an için sanki postacıymış gibi ciddiyetle konuştuğu hissine kapıldım. Kitabı usulca bırakıp, aceleyle saçlarımı düzelterek antreye yöneldim.
Midemdeki hafif huzursuzluk, kök salmaya başlamıştı bile.
Kapıyı açınca, oğlum bir adım önümde, arkasında ise takım elbiseli, ciddi bir beyefendi belirdi. Elinde pahalı bir deri çanta, yüzünde ise bunu almalı mıyım, atmalı mıyım gibi sorgulayıcı bir bakış.
İçeri geçebilir miyiz? dedi Kaan, gülümsemek gibi bir niyeti olmadan.
Eve girer girmez, sanki artık buraların tapusunu üzerine almış gibi rahat davrandı. Ardındaki adam da sessizce onu takip etti.
Tanışın, bu Doktor Yavuz Aksoy, diye attı ortaya Kaan montunu çıkarırken. Kendisi bir psikiyatrist. Sadece konuşacağız. Senin için endişeleniyorum.
Endişeleniyorum kelimesini öyle bir tonla söyledi ki, sanki idam fermanımı tebliğ etmişti. Doktor Yavuz Aksoya kafamı kaldırıp baktım.
Şakaklarında bir parça beyazlık, ince sıkılmış dudaklar, modern bir gözlüğün ardında hafif yorgun ama ölçüp biçen gözler. Ve… kafasını yana hafif eğişindeki o tanıdık, canımı yakan detay.
Kalbim takla atıp mideme indi.
Yavuz.
Kırk yıla yakın zaman yüz hatlarını silmiş, yaş ve başka bir hayata dair yeni çizgiler eklemiş… Ama yine de Oydu.
Bir zamanlar uğruna deliliğe vurduğum, sonra da büyük bir öfkeyle hayatımdan attığım adam. Kaanın, asla gerçek babasını bilmediği baba.
Merhaba, Sibel Hanım, dedi psikiyatrların o alışıldık nötr sesiyle. Yüzünde hiçbir kas oynamadı. Tanımamış gibiydi. Ya da tanımamış gibi yaptı.
Donuk bir şekilde başımı salladım. Ayaklarım uyuşmuştu sanki, dünya gözümde küçülüp tek bir noktaya, onun o sakin ve soğukkanlı suratına dönüştü.
Oğlum beni akıl hastanesine yatırmak ve evimi almak için bir adam getirmişti, gelen de babasıydı.
Salona buyrun, dedim, sesimi zor tanıyarak.
Kaan hemen konuya girdi, doktor odanın köşe bucak analizini yaparken bana dair değişik alışkanlıklarımı anlatmaya başladı: Eşyalarına anormal derecede bağlılığı, gerçekleri kabul etmemesi ve bu kadar büyük evde yalnız yaşamakta ne kadar zorlandığım gibi rivayetler…
Eşim Cerenle beraber düşündük, anneme şehir dışında küçük ve rahat bir daire alalım istiyoruz, hem bize yakın olur, gözümüz arkada kalmaz. Satıştan kalan parayla da mis gibi geçinir, hiç sıkıntı çekmez.
Öylesine anlatıyordu ki, sanki şu an konuşulan kişi ben değildim. Hani, evi süpürüp yazlığa çıkarmaya karar verdikleri eski bir mobilya gibi…
Yavuz ya da yeni kimliğiyle Doktor Yavuz Aksoy, arada başını sallıyor, sonra bir soruya geçti:
Sibel Hanım, rahmetli eşinizle sık sık konuşuyor musunuz?
Kaan yere bakmaya başladı. Demek ki her şeyi anlatmış Bazen babasının eski fotoğrafına bir iki laf atmamı, sanki hezeyana dönüştürüp semptom diye yedirmiş.
Buz gibi öfkem, Kaanın korku dolu yüzünü ve karşımdaki uzmanın ifadesiz suratını görünce, şokun yerini aldı. Beni izliyorlardı; biri iştahla, diğeri profesyonel merakla.
Eh, onların oyununa oyunsuz bırakacak değildim.
Evet, konuşurum, dedim Yavuzun gözlerinin içine bakarak. Ara sıra cevap da verir. Özellikle ihanet mevzuu açıldığında.
Yüzünde tek bir kas oynamadı, not defterine bir şeyler yazdı. Hasta soruları agresif karşılıyor; savunma mekanizması; suçluluk aktarımı. Canım gözümde o satırı okudum sanki.
Anne, neden laf sokuyorsun? Kaanın sesi iyice gerilmişti. Doktor Yavuz yardım etmek istiyor. Sen ise alay ediyorsun.
Neyde yardımcı olacak? Evi boşaltmamda mı?
Kaana uzun uzun baktım. Hem harici bir kızgınlık, hem içimde deli gibi bir dürtüyle onu şöyle bir silkip sarsmak istedim Uyan! Kimi çağırdığının farkında mısın? Ama sustum. Erken açığa çıkmak kaybetmek demekti.
Öyle değil, dedi yüzü kıpkırmızı. Utanması, insanlığından geriye bir parça kalmış olduğuna işaretti. Yalnızsın. Anılarınla kilitlendin kaldın.
Yavuz elini kalkıp onu durdurdu nazikçe.
Kaan Bey, müsaade edin. Sibel Hanım, ihaneti nasıl tanımlarsınız? Önemli bir kavramdır. Konuşalım isterim.
Aynı ölçücü bakış. Hazır hissedip, sınırlarını zorlayasım geldi.
İhanetin çeşitleri var, Doktor. Bazen adam sadece ekmek almaya gider, bir daha dönmez. Bazen ise yıllar sonra çıkagelir, insanın elinde avucunda kalan son şeyi de almaya çalışır.
Tepkisini dikkatle izledim. Hiçbir şey. Belki de demir iradeliydi, belki de cidden hatırlamıyordu beni. Bu ikincisi daha da fena geliyordu.
Güzel bir benzetme, dedi. Yani oğlunuzun size sunduğu çözüm önerisini bir kayıp gibi algılıyorsunuz. Bu hisler ne zamandan beri var?
Adam beni köşeye sıkıştırıyor, tanı koymak için arka kapıları kapatıyordu. Her hareketim, ağzımdan çıkacak her lafı lehe çevirecek gibiydi.
Kaan, döndüm oğluma, psikiyatrı görmezden gelerek Doktoru uğurlar mısın? Aramızda konuşmamız lazım.
Hayır. Her şeyi birlikte konuşacağız, dedi sanki akıl komisyonu kurarak. Sonradan yine ağlayıp sızlamana izin vermeyeceğim. Yavuz Bey bağımsız uzman.
Bağımsız uzman! Geçmişte tek kuruş nafaka ödememiş, çünkü çocuğundan habersiz adam…
Oğlunun asla tanımadığı baba! İroni öyle koyuydu ki, neredeyse kahkaha atacaktım. Fakat yaptıkları tanıya girerdi elbet.
Tamam, dedim birden uysal bir kadın gibi. İçimde bir şey soğuyup metal gibi sertleşti. O halde buyurun. Dinliyorum.
Kaan rahatladı, anne ikna oldu diye bayram etti hemen.
Başladı yeni yapılacak sitenin en konforlu minik stüdyo dairesini anlatmaya. Aynı senin gibi teyzelerle birlikte çay içip, kapıcıyla selamlaşacağım günlerin hayalini kuruyor.
Onu dinlerken Yavuza baktım. Ve anladım ki, adam beni tanımamıştı. Ya da tanıdığını zerre umursamıyordu. Yıllar önce paçavra görüp kaçtığı şeyi, şimdi etiketiyle birlikte eleyip atmaya gelmişti. Hasta diyerek. Rasgele bir hadise değil yani.
Düşüneceğim, dedim ayağa kalkarken. Şimdi izninizle. Biraz dinlenmem gerek.
Kaan parladı adeta çocuğu önüne şeker koymuşlar gibi. Tabii anne. Yarın ararım.
Çıktılar. Yavuz göz ucuyla bir memnuniyet bakışı attı bana, bana değil dosyama.
Peşlerinden kapıları tam kapanana dek kilitledim. Camdan baktım; aşağıda Kaan bir şeyler anlatıyor, Yavuz onun omzuna elini koymuş… Baba-oğul, modern bir tablo! Arabaya bindiler, gittiler. Ev ise paylaşıma açılmış, bana ise hiç kimse sormamış.
Ama hesaba katmadıkları şey şu ki; ben, ikinci kez ihanete göz yumar kadınlardan değildim.
Ertesi sabah telefon tam onda çaldı. Kaan, iş bitirici edasıyla:
Anne, nasılsın? Doktor Yavuz bir kez daha gelmek istiyor, bu sefer biraz daha resmi biçimde, test falan yapacak. Yarın öğle uygunsa gelir.
Sustukça parmaklarımda babaanneden kalan eski bir gümüş kaşığı okşuyordum.
Anne, duyuyor musun? Sabrı iyice taşmıştı. Sadece prosedür, her şeyin yasal olması için. Ceren salon için zeytin yeşili perde bulmuş, çok yakışır diyor…
Tık.
Bu bir ses değil, içimde ince bir telin kopuşu gibiydi. Perdeler!
Daha mezarın taşını koymadan evimi paylaşıyorlardı. Ben daha hayattayım, onlar evdeki perdelere karar vermiş…
Tamam, dedim buz gibi bir tonla. Gelsin bakalım. Bekliyorum.
Sevinç narasıyla telefonu kapatırken ben onun ağdalı cümlelerini bile duymadım. Yeter! Ne anlayışlı, ne sessiz, ne de uyumlu olacaktım. Kimseye kurban olmayacaktım. Artık benim de oyunum başlıyordu.
Önce bilgisayarı açtım. Yavuz Aksoy Psikiyatrist İstanbul.
Google her şeyi biliyor. İşte o. Başarılı bir doktor, özel kliniği Ruh Dinginliği, TV programlarına çıkan uzman.
Pozundaki güven, insanın içini kıyıyor. Kliniğe sabah için randevu aldım. Kızlık soyadımla: Sibel Tandoğan.
Asistan kibarca Hocamızın yarın sabaha küçük bir boşluğu var, dedi. Eh, ne tesadüf!
Akşam kutu kutu anılar açtım. Kanıt değil, kendi benliğimi aradım.
Yirmi yıl önce hamileyken sana layık değilim, hırslarıma ayak bağı oluyorsun diyerek terk eden kadın olduğumu tekrar hatırladım. Sonra oğlumu büyütüp her şeyimi ona verdiğimi de…
Ve işte oğul, yıllar geçince kalkıp başarılı babasına giderek beni ortadan kaldırması için çağırmış.
Sabah geldiğinde takım elbisemi çıkardım; yıllardır giymemiştim. Saçlarımı yaptım, hafif makyaj. Aynada bir general duruyordu: Savaş hazırları tamam.
Ruh Dinginliği kliniği lüks parfümler ve steril kokuyordu. Masif masanın arkasında Yavuz, koltuğonun karşısını gösterdi, hala tanımış sayılmazdı.
Merhaba, dedi kısaca. Sibel Tandoğan, değil mi? Size nasıl yardımcı olabilirim?
Hazırlıklı gelmiştim.
Doktor Bey, bir danışmanlık almak istiyorum, dedim soğukkanlıca. Düşünün bir vaka anlatacağım: Erkeğin biri, hamile sevgilisini bırakır, kendi hayalleri peşinden gider. Yıllar sonra bir rastlantı, başarılı zengin biri olur. Sonra bir çocuk çıkar Bunu konuşalım istiyorum.
İlk başta profesyonel merakla lafa tutuldu, sonra yüzü kasılmaya başladı. Maske yavaşça düştü. Sessiz bir gerginlik getirdi.
Sizce hangisi daha ağır bir yara bırakır doktor? Annesini yalnız bırakılan oğulun travması mı; yoksa yıllar sonra kendi oğlunun kendisine anneni deli diye oradan oraya sürdürdüğünü öğrenen babanın mı?
Yavaşça kalemini bıraktı, griye dönen yüzüne baktım.
Sibel dedi fısıldayarak. Dünya başkasının değil, kendi üstüne çökmüş gibi.
Evet, benim, güldüm acı acı. Beklemiyordun, öyle mi? Ben de oğlumun bir gün babasını getirip evi ellerimden aldırmaya çalışmasını beklememiştim.
Ağzı açık kaldı, bir türlü toparlayamadı. Gençlik yıllarındaki o sorumluluktan korkan çocuğa dönmüştü sanki.
Yani Bilmiyordum… Kaan, oğlum mu?
Evet, istersen genetik test de yaparız. Hatta bebeklik fotoğrafları da yanında.
Çantamdan eski albümü çıkardım, Kaanın bebekliğini gösterdim. Yavuz ona bakarken bütün ideal hayatı çatırdadı.
O anda kapı açıldı. Kaan içeri girdi; Yavuz Bey, size ulaşamadım, annem de burada… deyip dondu kaldı.
Birkaç saniye yüzü bomboştu. Sonra annesi olduğumu, doktoruyla görüşmeye geldiğimi çözdü…
Anne? Burada ne işin var?
Aynı senin gibi oğlum dedim alayla Bağımsız uzmana başvurdum. Değil mi Doktor?
Şaşkınlığını görünce, sabrım taşlarınca kahve koyasım geldi. Barut gibi bir yüzle bakıyor.
Kaan, tanış. Bu sadece Yavuz Bey değil. Bu, baban.
O anda Kaanın gözleri tamamen yandı. Orada her şey vardı: Şok, inkar, utanç, korku.
Baba? fısıldayabildi.
Yavuz da şaşkın bakışlarla, Kaanın babası olduğunu söylerken öyle bir acı ve pişmanlıkla konuştu ki, bir an üzülmedim desem yalan olurdu.
Ama Kaanın bakışları yine benim üzerimdeydi. Gerçeği anlamıştı: Sırf konforu için bütün bir hayatın üstünden silindir gibi geçmişti.
Sandalyeye oturup başını iki elinin arasına aldı, sessizce hıçkırarak ağladı.
Ayağa kalktım. Benim görevim burada bitmişti.
Artık kendi aranızda halledersiniz, dedim. Biri bırakmıştı, diğeri satmış. Birbirinize layıksınız gerçekten.
***
Altı ay geçti. O evi sattım. Zehir gibi anılar ve ihanetle fazlasını barındıramazdı.
Yavuz, küçük bir şehir dışında bana minik bahçeli, şirin bir ev buldu. Özür dilemiyordu, biliyordu anlamsız olduğunu.
Sadece yanımda oldu. Dertleştik saatlerce. Kırk yılın hikayesini de, bu günleri de konuştuk.
Birbirimizi yeniden tanıdık. Artık eskisi gibi deli bir aşk yoktu. Ama ortak pişmanlık, çok geç gelen bir barış ve hafiflik vardı.
Kaan neredeyse her gün aradı. Önce açmadım, sonra yavaşça dönmeye başladım. O ağladı, pişman oldu, Ceren evi terk etmiş, sen canavar olmuşsun demiş. Her şeyin bedelini ödüyordu.
Bir akşam Yavuzla verandada otururken, yine Kaan aradı.
Anne, anlamış bulunuyorum. Hatalıydım. Belki bir gün beni affedebilir misin?
Bahçeye, güneşe, yanımda elimi hafifçe tutan adama baktım.
Artık içimde acı yoktu. Sadece huzur vardı.
Zaman gösterecek, oğlum, dedim. Her şeyin ilacı zamandır. Ama sakın unutma; kendi mutluluğunu, sana hayat verenin hayatını yıkarak inşa edemezsin.




