Mutluluğun Sırrı Küçük Ayrıntılarda Gizli

Mutluluk Küçük Şeylerde

Bugün Ankaradaki meşhur Mimoza restoranında Kültür Fakültesi mezunları buluşuyor. On yıl önce diplomalarını titrek ellerle alan, hayata karşı türlü hayaller ve tedirginliklerle dolu bu grup, şimdi de en az o günkü kadar heyecanlı: Kim kime benzeyecek, kim evlenmiş, kim köşe dönmüş, kim hâlâ bekar… Kimi şehir dışından gelmiş, kimi yanında eşiyle çıkagelmiş, kimi ise Ne gerek var partnerle kasmaya deyip tek başına, ama bolca merakla ve sıcacık gülümsemesiyle girişte belirmiş.

Lokantanın üst katında misafirler için ayrılan köşede Merve, en iyi arkadaşı Yeldaya hazırlanmada yardım ediyordu. Merve en son düğmeyi inci gibi ilikledi ince mavi şifon elbisede öyle dikkatli ki, sanki terzi başına dikenmiş. Kumaşın ışıklara çarpıp parıltı yaydığı her sanıye üzerine adeta bir Eurovision şöleni havası geliyor.

Yelda, vallahi şaşkınım. Geliyorsun diye asla düşünmezdim, dedi Merve, dudaklarını büzüp hafifçe kaşlarını çatarak. Mecazi anlamda elbette Sonuçta hatırladığım kadarıyla Denizanlı gibi tipler seni hayattan bezdirmişti. O da kesin gelecek!

Yelda bir yandan saçındaki kestane rengindeki dalgayı düzeltti, bir yandan da hafifçe gülümsedi. Onun o meşhur Bana hiçbir şey koymaz ifadesi dolu dolu gözlerinde parladı. Belli ki eski anılarıyla barışmış, üstüne bir kahve içer gibi hissediyordu. Ya Denizanlı (eski adıyla Deniz)? Aman canım, aradan yıllar geçti! Muhtemelen kendi de hâlâ aynı flörtleşme triplerinden kurtulamamıştır. Yelda, sanki yatağı toplar gibi sessizce düşündü Herhalde bu akşam yaşadıklarını derman niyetine bulacak işte.

Niye gelmeyeyim ki? dedi ve parmağını kumaşa sürterek. Dokunuş huzur veriyor insana. Ben de merak ediyorum, kim ne olmuş, nereye varmış… Bir de Bora sıkı sıkı tembihledi, Bakıp göreceğim nasıl bir çevren var! diye tutturdu.

Merve hınzır bir şekilde kaşlarını kaldırdı, dolaba uğradı ve düşük topuklu, incili ayakkabıları Yeldaya uzattı. Ayakkabıları tarttı adeta: Seç beğen al!

Borayı bul, başına taç koy, dedi hafif ironiyle. Adam tam Jilet gibi. Altın gibi vallahi.

Yelda kıkırdayıp ayakkabıları giydi. Topuklar yere değer değmez boyu sanki yarım karış uzadı.

Gerçekten düşüncelidir, dedi alçak, ama huzurlu bir sesle. Ve en önemlisi, beni seviyor; hem de gerçekten, öyle Instagramdan beğeni atma tadında değil…

O zaman haydi bas git, dedi Merve. Yoksa bütün eğlenceli dedikodulara yetişemezsin!

Sofraların arasından geçerken tanıdık yüzler birer birer beliriyordu. İçinde garip bir kıpırtı vardı: Kim nerede, ne yapıyor Aralarında dizi yönetmeni olan mı var, stüdyo açan mı, dört çocuklu ev hanımı mı, Ben hiç değişmem diye iddia eden efsane şakacı mı

Köşedeki masanın yanında, kocaman bir aynanın tam önünde, sevinçle sallanan Ecemi gördü Yelda. O kadar renkli bir elbisesi vardı ki, dönmeye gerek yok, salonun aydınlatmasına meydan okuyor adeta.

İşte sen! Tamam, geldi! diye bağırdı Ecem ve Yeldanın boynuna sarıldı. Hazır mısın? Salon kaynıyor, gözünü dört aç!

Biraz çekildi ama gözü Yeldada kaldı, sanki kaybolmasından korktu. Sonra başıyla kapıya işaret etti:

Şuna baksana kim gelmiş

Yelda döndü ve Denizanlıyı gördü. Tam burası benim yerim edasıyla yürüyordu adam; marka smokin, bileğinde parlak bir saat, yanında ise uzun boylu sarışın havalı bir hanımefendi. Elbise, İstanbul Galatasarayın şampiyonluk kupasından hallice parlıyordu.

Deniz önce insanların üstünden bir bakış attı Beraber mi geldiniz, yoksa siz de canınız sıkıldı da uğradınız mı? der gibi. Sonra gözü Yeldada takılı kaldı. Bir an zaman yavaşladı sanki; Yelda, Denizin dudaklarında beliren hafif gülümsemeyi yakaladı. Sonrasında, Deniz ağır adımlarla onlara doğru geldi.

Yelda, dedi Deniz. Ses gayet düz ve gündelik; ama gözlerinde Ay ne diyordum ben, tesadüf mü oldu? gibi bir gerginlik. Seni görmek güzel.

Deniz, dedi Yelda ince bir gülümsemeyle. İçinde bir tuhaflık belirse de bu gülüş, içtendi. Seni de görmek güzel, nasıl gidiyor?

Deniz ceketin yakasını düzeltti, ve görünüşte sıradan, ama içten içe Bakın paranın neye yaradığını şovunu bırakmadı.

Süper. Her şey yolunda. Büyük bir şirkette çalışıyorum. Eşim manken, evimiz şehir merkezinde Yaşadım ben!

Sarışın hanım başını kaldırıp kısa bir göz teması verdi; sanki yeni sezon çantaya karar vermeye çalışıyor. Değer mi, değmez mi? bakışı işte.

Güzel duyunca seviniyorum, dedi Yelda, dişiyle dikenine basmayacak şekilde nazikçe. Gerçekten sevindim.

Deniz kısık gözlerle Yeldaya bakıyor: İçten mi, yoksa içten pazarlıklı mı? Merktir tabii; hayatının özeti hep böyle sorular zaten!

Ya sen ne yaptın? Hâlâ müzik okulunda mısın? dedi biraz yukarıdan küçümser bir merakla.

Evet, dedi Yelda ve gözleri samimi bir sıcaklıkla parladı. Çok da memnunum. Çocuklar şahane, ekip süper. Geçenlerde Fındıkkıran oynadık. Bir ay herkes koşturdu, kostüm dikti, prova yaptı. Zordu ama o minikler sahneye çıkınca işte değiyor.

Konuşurken öyle bir keyiflenmişti ki, Deniz bile sessizce Ohaa! diye içinden geçirdi sanki.

Ve eşin Bora değil mi? dedi Deniz. Bu sefer ismi ekşimiş vişne gibi salladı. O da hâlâ antrenör mü?

Evet, dedi Yelda hiç sıkılmadan. Spor okulunda çocuklara antrenman veriyor. Hele bir grup minik öğrenci var; adamın peşinden ayrılmıyorlar, her hareketine maymun iştahla bakıyorlar. Sabırlıdır, asla bağırmaz; yaramazlık yapsalar bile.

Yeldanın sesi gurur doluydu; Denizin kaşı çatıldı. Bunu nasıl beceriyorsun? Neticede koskoca antrenör, üstelik çocuklarla, diye düşündü ama yorum katamadı.

Hımm Ama zor olsa gerek dımdızlak maaşlarla yaşamak, değil mi?

O an Yeldanın içinde hafif bir sızı belirdi; ama asla belli etmedi. Yine o herkesin hoşuna giden, içini ısıtan gülümsemesinden sergiledi.

Biliyor musun Deniz, biz mutluyuz, dedi sıcacık. Bora tanıdığım en iyi insan. Yorgun eve gelecek halim yoksa bile o bana çiçek bulur; lale der, menekşe der, menekşe mi? Onu da bir yerden bulup getirir. Hafta sonu pancake, omlet, kaşarlı tost Neyse canım, mutfağın kralı oldu çıktı. Hastalansam, başucumda oturur, nane limon getirir, roman okur.

Deniz sustu. Beklediği Ay keşke başka birini seçseydim itirafı gelmedi haliyle.

Yani hiç mi pişmanlık yok? diye neredeyse fısıldadı. Tonunda buruk bir merak vardı; şaşkın mı, mahzun mu?

Yelda gözlerine bakıp başını salladı.

Asla yok. Hiç olmadı!

Şunu söylemeye gerek duymadı: Her akşam iş çıkışı karşılanıyor, küçük evleri şen kahkahalarla dolu, sıradan günleri bile güzelleştiriyorlar. Yani aşkları gösterişli çiçekler, pahalı hediyeler ya da sosyal medya şovları değil; günlük alışkanlıklar, minik sürprizler, birbirini tanımaktan gelen samimiyet…

Denizin aklı almadı; toparlanmak isterken Bora çıkageldi. Adam ancak Benim tarzım budur dercesine gayet sade bir gömlek-pantolon kombiniyle geldi. Elini Yeldanın beline koyup sıcacık gülümsedi.

Pardon Deniz, Yeldayı bi iki dakika kaçırabilir miyim?

Deniz parmaklarını yumruk yaptı ama kendini tuttu.

Tabii, dedi zoraki.

Bora Yeldayı koluna takıp başka bir masaya götürdü. Yolda Yeldanın içi küçük bir huzurla doldu: Adam ruh halimi anladı, bir bakış yetti. Beraber cam kenarına geçip yan yana oturdular; Bora, Yeldanın elini tutup tebessüm etti.

Deniz kalakaldı. İçinde buram buram bir boşluk yayıldı. Yelda ve Bora uzaklaştı; Yeldanın gülüşü, gözlerindeki parıltı, uzun yılların ödülü gibi, Denizin ruhunu kemirdi.

Deniz, on yıl önce çetin ceviz bir aşk yaşarız sanıyordu. Ona çiçek, güzel mesajlar, lüks restoran davetleri; ne varsa yaptı. Ama Yelda eskisi gibi bir başkasına aitti ve asla Evet demedi.

Şimdi bakıyor: Kravat-kostüm-pahalı saat-şık manken eşi ve içten içe Ben bu oyunda neyi kaçırdım? sorusu Elde var sıfır!

***

Gece ilerledikçe Mimoza restoranı iyice şenlendi. Sohbetler koyulaştı, eski günler, sınav gecesi hazırlıkları, gizli konserler, kaçamakla getirilen tostlar… Paylaşılan çocuk fotoğrafları, yeni projeler derken herkes iyice rahatladı.

Deniz konuyu asla tam olarak bırakamadı. Ne yapsa aklı Yeldada. Etrafını gözleriyle tarıyor, en çok da Bora ile dans ederken Yeldaya bakıyor sarılmış, güle oynaya kendilerinden geçmişler. Denizin elindeki kadeh boşluğa dönerken Benimle olsaydı masalına dalıyor.

Gecenin sonunda misafirler vedalaşırken Deniz uzakta bekledi. Bora usulca Yeldanın şalını düzeltirken, Yelda başını Boranın omzuna dayadı. Denizin kulağında o özel gülüş, elini dalgınca pahalı ceketine götürdü. Ceketin parasına Bora üç yıl kira öderdi muhtemelen Ama işte, mutluluğun dökümü hesaplıyken o harcama cetveline hiç uğramıyordu.

Deniz, gidiyor muyuz? dedi eşi robot gibi.

Yanıt vermedi. Cam kapıdan Yelda ve Bora gözden kaybolduğunda, kendini aynada gördü: Tertemiz kesilmiş saç, Başarılı adam ifadesi; ama gözlerinde, ne yazık ki, koca bir boşluk

***

Yelda ve Bora, loş sokak lambalarının altında evlerine yürüdü. Mayıs akşamı hafif hafif esiyor, Yeldanın saçları rüzgara karışıyor, ona mısır koçanı alacak bir sıcaklık katıyordu.

İyi misin? diye sordu Bora.

Yelda o bildik huzur dolu gülüşüyle,

Hem de çok iyiyim!

Günün garip stresi yerini pamuk helva huzuruna bırakmıştı. Her şey an ve yanındakiydi: yol, sarımsı ışık, sevdikleri yan yana. Bora Deniz fazla bakıyordu sana, dedi, ama içten içe eften püften konu biliyordu.

Bir şey düşündüğü yok, dedi Yelda. Sadece, kendisinin başkasının mutluluğuna, kendi kurallarına göre ulaşılabileceğini hala anlamamış. Oysa mutluluk ne maaş bordrosunda, ne marka çanta etiketinde; kahvaltıdaki simitte, sabah mesajında, öpücükte, kısacası, küçük ayrıntılarda.

Bora Yeldanın yüzüne dokundu.

Seni seviyorum, dedi sessizce. Gerisi önemsiz varsa yoksa sen.

Yelda daha da sıkı sarıldı. O an dünya sadece ikisine aitti; başka bir Dünya yoktu, ne eski hatıralar ne başkalarının bakışları

***

Deniz eve döndü, saat gece ikiyi gösteriyordu. Lüks apartmanın soğuk ışığı, cam masası, hiçbir şeyin anlamı yoktu artık.

Eşi çoktan uykuya dalmıştı. O da sessizce çalışma odasına geçti. Bar dolabından bir kadeh viski koyup masaya bıraktı ama içmedi. Küçük bir çekmeceden çıkan eski mezuniyet fotoğrafında gözleri dalıp gitti. Yelda ortada, sade bir elbiseyle, saçları omzunda, kahkahası hâlâ canlı gibi Yanında o ise lüks ceket, sanki karnı tok, ama ruhu hep biraz aç

Ben nerede hata yaptım? diye kısık sesle sordu boş odaya. Hep şık, başarılı, havalı olmaya çalışmış, ama aradığı şeyi kaçırdığını şimdi anlamıştı.

Fotoğrafı geri koyup, viskisine dokunmadan koltuğa gömüldü. Dışarıda Ankara gece ışıkları parlıyordu, ama onun içindeki karanlığı aydınlatmaya hiçbir lambanın gücü yetmiyordu

Çünkü mutluluk; iri laflarda, gösterişli hediyelerde değilmiş, küçük şeylerdeymiş. Ve onu kaçırdığı an, cebin para dolsa kaç yazar?

Rate article
Lifequest
Mutluluğun Sırrı Küçük Ayrıntılarda Gizli