Dudunun Boş Hayatı
Kar artık Dudunun çıplak ayaklarını yakmıyordu bile hissetmeyi bırakmıştı onları. Sadece rüzgâr yüzüne, ellerine, boynuna kırbaç gibi çarpıyor; göğsünün tek bir gecelikle örtülü kısmını iliklerine kadar üşütüyordu. Beyazlaşmış saçlarına dolanmış kar taneleri, sanki buz sarkıtı gibi ağırlaşmıştı. Tipi uğuldayıp duruyor, Dudu artık evinin avlusunda bile nereye gittiğini şaşırmış haldeydi. Sırtını buz gibi tahta çite dayadı, kollarını göğsünde birleştirdi, bir yandan da yakardı:
Yarabbi, vaktin geldiyse al gitsin! Bir an önce bitiversin şu çile Ölsem de kurtulsam
O gece, Duduyu donmaktan kesin bir şekilde o tipik Türk komşuluk felaketi kurtardı: Karşı komşusu Gülten, süt sağmaya çıkmıştı ya ineği doğuracak da haberi olacak! Bir baktı ki Dudunun kapısı açık, ışıksa sokağa vurmuş.
Dudu! Ne yapıyorsun karanlıkta, kara kışta orada?
Dudu ise arka bahçenin köşesinde durmuş, gözlerini sımsıkı kapatmış ölmek istiyorum, ölmek istiyorum diye mırıldanıp duruyordu.
Gülten çılgın gibi kendi avlusundan fırladı, Dudunun bahçesine daldı.
Dudu, nerdesin kız! Dudu, aklını mı yitirdin?! Dudu!
Dudu cevap verecek halde değildi. İç çekerken kendini çitin dibine bıraktı, ağlamaklı mırıldanarak kafasını dizlerine yasladı. Çöküp kaldı. Kuru, sarkık yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Sonra biri kucaklamaya, kaldırmaya çalıştı ama yaşlı kadın kaskatı kesilmişti, taş gibi olmuştu adeta.
Ayy, sersem! Dur, şimdi geliyorum! diye böğürdü Gülten, koşarak kocasını yardıma çağırmaya gitti. İkisi uğraşa uğraşa Duduyu eve taşıdılar.
O günden sonra Dudu yatağa düştü. Ertesi sabah mahalle sağlık ocağındaki genç hemşire, şaşkın şaşkın, Yaa bu yaşta (doksan bir) nezlesi bile yok ama ayaklar kangren olmuş resmen deyip Dudu’nun yüzüne baktı. Yanakları soğuktan pembeleşmiş, saçları simsiyah hemşireye hüzünlüce baktı Dudu, başını inatla iki yana salladı:
Ne işim var hastanede, kızım? Burada yatarım, beni boşuna oyalama. Hadi işine bak.
İki hafta böyle geçti. Gecenin bir yarısı neden tek gecelikle ve çıplak ayakla bahçeye çıktığı kimseye mantıklı gelmiyordu, herkes yaşlılığın verdiği dengesizlik diye düşünüyordu. Ama Dudu, yaptığı şeyi garip, hatta kaderine yazılmış bir işaret gibi görüyordu. Akşamdan beri yatağında, loş ampul ışığında örgü çorabını söküyor, yaşlı elleri otomatik işle çalışırken bakışları çok uzakta, duvarda bir noktaya mıhlanmıştı. Arada bir, tuhaf bir tebessümle, eski günlerden kalan bir anıya mı ne, gülümsedi.
Dudunun hayatı baştan sona çileydi. Küçüklüğünden beri yoksulluk, baş ağrısı ve tek bir kısa, kısacık aşk O da ömrüne bir güneş gibi doğup batmıştı. Adı Gökhandı.
Gökoş Gökoşum dedi Dudu, kendi kendine gülümseyerek ve dudağı titreyerek.
O akşam kendi kendine hayal görüyordu sanki: Bahçenin ötesinde, çamların arkasındaki tarlada bekliyor. Adam gelecek, söz vermiş. Korku ve umut birbirine dolanmış Dudunun içinde. Dalgalaşan başakta Gökhanın gölgesini görür gibi oluyor. Çığlıkla, mutlulukla koşuyor: Gökoş! Gökoş!
O tatlı hayallerle sızmış. Gecenin bir yarısı uyandı, huzursuzca yatağın içinde kıpırdadı. Pencereden baktı tipi gürler, camlar zangır zangır. Dudu yorganı bir kenara atıp odanın karanlığında elleriyle duvarı yoklayarak kapıya yürüdü.
Ben hemen geleceğim
Kapıyı ayağıyla açıp çıkmış dışarı, onca kar, onca tipi Bir umut, karanlıkta elini uzatarak yine haykırdı:
Gökoş!..
Soğuk iğneler gibi canını yaktı, içini üşüttü. Buz gibi basamakları çıplak ayakla aradı, yürüdü. Hep ileri, sadece ileri. Gökoş! Ben geldim! Gökoş! Sürüklendi avluda, kertildi, döndü döndü ama kapıyı bulamadı, yolunu kaybetti. İşte komşular da onu o şekilde buldu zaten.
Gülten gelip yemek taşır, Çorbana bak, Dudu, der, sobayı yakar. Genç hemşire pansuman yapar, parfüm gibi berbat bir ilaç sürer, Ateşini ölçelim, diye direttikçe Dudu istediğini yapar, yalnız kalınca tavanı boş gözlerle seyreder. Dışarıdan köpek havlaması, kızak sürtüşü, okuldan dönen çocukların sesi Olsun, alıştı. Artık çoğunlukla hafif uyur. Gözleri açılır, ya sabah olmuştur, ya gece. Soba çıtırdar, çatıda ürkekçe damlar erir. Allahım, artık alsan da gitsem diye tekrar tekrar düşünür Dudu.
Çocukluğundan beri taş gibi bir gerçek öğrenmişti: Hayatı, kaygan ve dikenli bir yamaç. Devamlı iniş, durmadan düşmek, çamurlarda yuvarlanmak Kimse omuz vermez, kimse tutup yukarı çıkarmaz. Herkes böyledir, başka türlü de olacağı yoktur zaten Hayat, uzun bir yuvarlanma: dişini sık, bağıramayacak kadar acı çek.
O yıl bahar da insanı sevindiren türden gelmedi. Isıtmayan, haşin rüzgarlarla geldi. Yağmurlu gittikçe köy yolları çamura gömüldü. Kar ancak mayısta eriyip kül rengi, çamurlu toprağı açığa çıkardı. Kayısı ağaçları uzun süre kör, kara iskeletti. Dudu, başında yaşlı, sırılsıklam bir tülbent, çeşmeden köye döndü. Sırıkta asılı iki kova su, buz gibi derinlerde çatlamış ayaklarını ıslatıyordu. Öte yanındaki yamuk bahçe çitinde, erkekler cılız sobanın yanında, yağmura aldırmadan konuşuyordu. Ama Dudu başını kaldırmadan, görünmez biri gibi geçip gitti.
Dudu! dedi, karşı evdeki ihtiyar Zübeyde Teyze, bir zamanlar aynı çiftlikte yanında çalışmış kadın. Hadi, çabuk bakkala koş! İsmete de ki, hanım kız çok güzel bir basma alacak, çiçeklisi. Acele et de konuklar gelecekmiş bu akşam, çiçek de toplasın hemen!
Dudu, kovaları gürültüsüzce kapının önüne koydu, kirli önlüğünü düzeltti ve köyün öbür ucuna doğru yürüdü. Yirmi iki yaşındaydı ama sanki hayat onu çoktan es geçmişti, dönüp bakmamıştı bile. On iki yaşında annesiz, babasız kalınca, köyün huysuz, cimri hanımı onu bir lokma ekmeğe çalışmaya almıştı. O zamanlar uysal, hırpalanmış, gözleri korkudan iri duran bir kız çocuğuydu. Şimdi kemikli, güçlü, sessiz bir kadındı; elleri nasır dolu, gözleri karanlık, sanki herkes için görmezden gelinecek bir varlıktı artık.
Gün doğmadan çalışır, geç saatlere kadar yorulurdu. Islak sonbahar yağmurunda odun kırar, buzlu ahırda keçi sağar, ocak için çamur yoğurur, elleri kardan hissizleşene kadar çamaşır yıkardı. Bağırın ortasında, mis kokulu böğürtlen ve frenk üzümü dallarıyla boğuşurdu ama dalından meyve koparmaya yetkisi yoktu: Hanımefendi sayar, Senin için büyümüyor bunlar, tembel! deyip dövüp savururdu onu. Dudu laf işitmemek için işlerdi, gözleri yere dikili, bazen dudaklarını ısırır, ağlamamaya çalışırdı. Akşam olduğunda çırpı gibi sırtı bahçede son bir buhranın içinde gözden kaybolurdu.
Cumartesiler hamam yakmak da Duduya kalırdı. Irmaktan sırtında ağır bakraçlarla su taşır, altlığı yanan ocakta göz gözü görmez buharlar içinde hanımının sırttan aşağı sarkmış derisini ovardı. Hanım döner, Biraz daha, az kalmış, deyip omuzunu uzatır, Dudu dermanı tükenene kadar ovuştururdu. Sonra hanımı siler, giydirir, eve taşıyacak kadar güç harcardı. Hanım, bazen keyfi yerindeyse sen tam kafa dengim, tarlanın öküzü gibi kanaatli… der, yanağını okşardı. Dudu aldırmazdı; başka bir hayatı bilmezdi ki! Kıyafeti, arada verilen eski püskü basma, arkasından konuşulan ne olursa olsun, hepsine ilgisizdi. Mizansenlerden, delikanlıların göz kırpışından, kızların dedikodusundan bıkmıştı. Eli işten düşmez, hanımı da artık onsuz yapamazdı.
Bir gün, yaz başı, Dudu sandalyesinin üstünde yukarıdan aynayı silerken hanım sordu:
Dudu, seni evlendirelim mi be? İster misin, ha?
Dudu sandalyeden indi, bezi sıktı, umursamazca cevapladı:
Siz nasıl isterseniz…
Yoksa koca bulamaz, evde kalırsın… Eh, belki daha iyi. Çoluk çocuk, başa bela billa. Senin gibi urgan beline on tane çocuk doğar! Şanslısın, kızım Polata benzemiyorsun…
Devam etmeye fırsat kalmadı, hanımın kızı çağırınca mevzu çöpe gitti.
Dudunun içinde ise bu lafın zerre kıpırtısı olmadı. İç dünyası suskun, uyurgezer gibiydi. Dudu, iri kemikli, sağlıklı olsa da, kendisi için hiçbir şey istemez; hayatla arasındaki görünmez duvarı aşamazdı. Ama her şeyin kırıldığı an, işte bir tesadüf oldu, Dudu bir anlığına o duvarın öbür tarafına bakmaya cesaret etti.
O da Haziran başındaydı. Her yer nihayet ısındı, çimenler kabarıp mis gibi koktu. Çiftlik, şehirden misafir bekliyordu. Hanım kızı, hastalıklı, solgun bir genç kadındı; genç şehirli bir bey onu istemeye gelecekti, diye konuşuluyordu. Dudu, salona papatya toplamak için çayıra gönderildi. Çimenli yolda inip inerken, delikanlı bir adam önünü kesti. Jilet gibi yelek, nakışlı gömlek, dizlerinde parlak kösele çizmeler Gözleri alaycı, saçını ortadan ayırıp briyantinle yapıştırmış: Gökhan, karşı çiftliğin seyisi. O güncel beyin yanındaki uşaklardan.
Selam güzellik, dedi, Duduyu baştan aşağı süzüp.
Dudu dönüp bile bakmadı. Yana kaçtı, yolu açacağını sandı, adam da yoluna çıktı.
Noldu? dedi, başı yerde.
Adın ne?
Kimin işine lazımsa bilir. Sana gerek yok! dedi ve taş sütunu iter gibi yanından geçip gitti.
Gökhan haftalarca cukka gibi geliyor, ahırda, kuyuda, arka kapıda karşına çıkıyordu. Arsız şakalar, iğreti bakışlar Dudu ise yokmuş gibi davranırdı. Bir keresinde depoda un ararken, Gökhan ensesinden tuttu, Dudu şaşırmadı; öyle kuvvetle itti ki, Gökhan köşede tavana kafayı çarptı, orada kaldı. Üstten, soğukkanlılıkla söyledi sadece:
Beter ol
Bağını düzeltti, eteğini silkeledi, çıktı gitti. Gökhan, başı ezik, dalgın, bir yandan da bıyık altından gülerek arkasından bakakaldı. Bunun dikbaşlısı başka! dedi içinden.
Dudu ne ilgisiz, ne de özellikle istekliydi. İçinde yeni bir kıvılcım yanmıştı o kadar: Yaşamak, gülmek, sabah erkenden kalkıp çimenlerin üzerindeki çiyi seyretmek, sabah güneşiyle coşmak Sonra yine işine dönmek, aklını toplamak, köşesine çekilmek. Aylar böyle geçti.
Gökhan, kaba saba girişimlerinde hiçbir sonuç alamadı. Hatta bir depo öpüşmesi denemesinde, tokadı yiyince bir daha dudaktan ileride hayal kurmaya niyeti kalmadı. Ama Dududa değişiklik olmuştu; bir gün, su taşırken, Gökhan uzanınca hafifçe gülümsedi. Bir başkasında, onu atlarla uğraşırken pencereden uzun uzun izledi. Gökhanın umudu yeniden yeşermişti. Bu aşk kısa sürdü.
Bir gün Gökhan, hanımın emriyle, yakalanan köylü bir çocuğu döven ahır seyisine karşı çıktı. Dudu, o sahneyi gördü, yanağı titredi. Dayanamadı, kamçıya kendini siper etmek isterken, seyis itti, Dudu eline kalınca bir odun aldı, çaktırmadan yaklaşırken, Gökhan araya girdi, elinden kamçıyı kaptı, adamı gönderdi.
Kadınlar ağlayan çocuğa üşüşüp adını soruyordu, çocuk sessizce Annem dün öldü, dedi, hıçkırdı.
Dudu bu sözle yıkıldı. Odaya kaçtı, yatağa kapanıp ağladı. Ne kendine, ne hayata sığamadı. Geçmişi, taş gibi üstüne düştü.
Gökhan onu buldu. Hiç konuşmadan yanına oturdu, omzuna kolunu attı. Dudu ilk kez onsuz olmadı. Onun sıcaklığıyla gevşedi. Gözyaşları sürdü, ama içindeki fırtına durdu. Sessizce sordu:
O ormanda ötesi nasıl? Ne var başka?
Şehir var, dedi Gökhan, soruya şaşırıp. Büyük şehir. Hanlar, dükkanlar, camiler.
Onun da ilerisinde?
Başka şehir Sonra tren yolu, sonra deniz Uzaklarda.
Dudu suskunlaştı. Hiç deniz görmemişti, dereden bile korkardı. Ama içinde acayip bir istek filizlendi; buradan kaçmak, dayak, iş, aşağılanma bırakıp insan olmak Gökhana döndü, nasırlı elleriyle yüzünü tutup ilk defa gözlerinin içine bakarak sordu:
Beni götürür müsün? Evlenir misin benimle?
Gökhan bocaladı, kaçamak cevaplar verdi, Biraz para biriktirsem, dedi. Ama Dudu duvardan fırlamış gibiydi. Cesur, sabırsız, gözü kara Gökhanı tuttu, kendi öptü, Kim ne derse desin, seninle olmaya razıyım yeter ki buradan kurtulayım dedi. O gece çocukluğundan beri boynunda taşıdığı bakır haçı kopup düştü, aramadı bile. Demek böyleymiş, dedi ve o sesinde tuhaf bir teslimiyet vardı.
Gökhan iki kere daha göründü. Gizlice buluştular samanlıkta, bodrumda, iğde çalısının gölgesinde. Dudunun gözlerinin içi parladı, yanakları pembeleşti, yürüyüşü bile değişti; hafif, başı havada
Sonrası tufan. Hanım kızın düğünü şanla şerefle, oynak davullar ve gelin arabasıyla oldu, şehirli bey kızı aldı, şehre döndü. Gökhan da onlarlaydı. Dudu, bunu mutfağın ablasından duydu: Seninki de gitti, Dudu. Unut, arama.
Ama Dudu bekledi. Akşamları sokağa çıkar, yolun ucunu gözlerdi. Günler, aylar, mevsimler birbirine karıştı. Her gün elleri göğsünde, yolun başında saatlerce dikilirdi. Yiyip içmez oldu, uykudan bile geçer oldu. Zayıfladı, gözlerinin içi ateşle yandı. Zübeyde Teyze tam deli oldu bu kız, bırakın kendi haline, derdi. Dudu sadece aptalca, mutlulukla gülümserdi. O mutluydu; emindi Gökhanın döneceğinden. O da benim gibi istiyor, kim istemez mutlu olmayı ki! diye inanıyordu.
Yaz geçti, fırtınalı, ağır. Kışın hüznüyle Dudunun gözleri giderek uzaklara daldı; bekledi, hiç yılmadı.
Bir ekim sonunda, sonbaharda, avluda çalışırken, uzakta, çayırın kenarında bir adam gördü. Kalbi pır pır. Gökhan! diye sevinçle koştu. Adam arkasına bile bakmadan ilerledi, köprüye erişti, Dudu ardında debelendi, Bekle! Bekle! diye bağırdı.
Delikanlı, ne görmüştü ne duymuştu. Karşıya geçtiğinde Dudu, kütüğün üstüne çıkıp baktı. Arkasından, uzaklaşan silueti bir noktaya dönüp kaybolurken, Dudu en ufacık gözyaşı damlasa adamın kaybolacağından korkarak baka baka, titreyerek sadece bakmaya devam etti.
Komşu Şerife kadın yaklaştı, şaşkınca başını salladı.
Ne oturup kaldın burada kızım? Çayıra mı kaçtın?
O Gökhandı, dedi Dudu sırtını dönmeden.
Hangi Gökhan?
Seyis, hani şu hanımın misafirine refakat eden.
Sahi mi? Delirdin mi? Onun burayla işi mi var!
Bekliyorum.
Ne bekleyeceksin? Bak ben duydum, o adam evliymiş çoktan; başka köyde yaşıyor, eli kolu tutmaz, paraliz olmuş, yazık Üç beş çocuğu bakıma muhtaç. Zaten ölmüş bile olabilir, epey kötüyüymüş en son. Niye gülüyorsun ki?
Ahaha! Dudu bir kahkaha patlattı ki akan saçları, ters dönmüş eteğiyle çimenlerin üstünde serseri haliyle gerçekten ürkütücüydü.
Allah iyiliğini versin, hala güler! Zavallı, büsbütün aklını oynatmış! Allah seni korusun! dedi kadın, sinsice ağzını üç kere oynatıp hızla Dududan uzaklaştı.
O günden sonra köy halkı Duduya tamamen garip dedi. Dudu bir daha eskisi gibi ağlamadı, içini yakan aşkı artık sadece öfkeli bir işe gömerek geçirdi. Boş zamanlarında evinin önüne oturur, yavaşça ormanın arkasındaki hayali denize bakardı. Gözlerinde derin, karanlık bir boşluk peyda oldu: Herkes çaprazdan geçerdi.
Daha yaşlılığa tam diz çökmemişken bile, haziranın öğle sıcağında, ortalık mis gibi şakayık kokarken Dudu, en temiz gömleğini giyip, saçlarını güzelce tarar, çayırın ucunda uzun uzun uzaklara bakardı. Hareketsiz, ayakta, vakur ve sabırlı Sanki yüzyıldır oradaydı ve hâlâ bekliyordu. Kimi bekliyorsun? diyenlere ışıklı bir tebessümle:
Kendi şansımı. O burada değil, şuralarda, Gökhanım bugün gelecekti, derdim.
Deli bu kız, yazık!
Ve sadece ağaçların tepesinde rüzgâr uğuldadı; nehir ağır ağır aktı. Çok uzakta, ormanın ardında, tarlaların, şehirlerin ilerisinde bir deniz vardı. Adını hep duyduğu, kendisine hiç göstermeyen bir deniz
Kapı gıcırdadı. Gülten sobayı yakmaya geldi. Dudu, renklerini yitirmiş boş bakışlarını ona çevirdi.
Ne var, ayaklarına bi bakayım? dedi Gülten.
Dudu mırıldandı, kelimeler birbirine dolandı.
Ha? Duymuyorum!
Ölmek istiyorum artık Yok, o gelmez. Sıra sadece ölmeye kaldıGülten usulca battaniyeyi düzeltti. “Boş ver kızım, uyuyuver. Sabah olsun, bak güneş açacak, çiçeklerin hepsi uyanacak,” dedi, ama sesinde bir umut kalmamıştı.
Dudu gözlerini tavana dikti, bir süre sessizce bakakaldı. Sobanın çıtırtısı, uzaklardan gelen bir köpek havlaması Zaman iyice yavaşladı.
Birden, odada belli belirsiz bir koku yayıldı: çayır, ıslak toprak, yeni biçilmiş otlar Dudu derin bir nefes aldı, hafifçe gülümsedi. Gözleri loş odanın sıcağında ağırca kapanıyordu; başının içinde çayırdan esen bir rüzgâr, incecik bir keman sesi gibi yankılandı.
Düşünde o eski, parlak yaz günü var oldu: Tarlaların ardında deniz duruyordu; dalgaların üstünde altın bir yol, ufkun gerisinde Gökhan el sallıyordu ona. Dudu yavaşça, çıplak ayaklarıyla serin kumlara adım attı. Ne acı, ne yalnızlıksadece hafiflik, sonunda eve dönmenin tatlı huzuru
Sabah olduğunda Gülten Duduyu hareketsiz buldu. Yüzünde sönmemiş bir tebessüm, elleri göğsünde, yastığında bir avuç çimen gibi buruşmuş yün parçasıyla. Ve kimse o gün Avlunun üstünde uçuşan o papatya kokusunun nereden geldiğini açıklayamadı.
Dudunun boş hayatı, herkes için sessizce geçti gitti. Ama çayırda esen rüzgârda, bir güvercinin kanadında, bir daha kimseye görünmediği halde, bir gün mutlaka başka bir denizin kıyısına varmanın umudu oldu. Köyde yıllar sonra, camilerin minaresinden yankılanan upuzun ezanlardan sonra, kimsesiz kadınların fısıltısında, bir ad daha unutulanlar arasında: Dudu vardı, çiçek beklerdi. Gitti, gülümsediği gibi
Ve ne tuhaf, kimi bahar sabahları hâlâ ormanda bir kadının ayak izleri görülürdenizden geliyormuş gibi, hiç bitmeyen bir yolun başında, beklemeye devam eden birinin izleri gibi



