Son Dans

Son Dans

Odanın kapısında dikildim, içeri girecek cesaretim yoktu. Omuzlarım, istemsizce kulaklarıma doğru kalktıotuz dört yılda vazgeçemediğim, köklü bir alışkanlık. Dosyada yazan: Demircan Nedim Bey, seksen bir yaşında, iskemik inme sonrası, alt ekstremitelerde felç.

Bir soyadı daha. Bir başka hasta daha, tekerlekli sandalyede. Üç yıldır Çamlı Yamaç Bakım Evinde çalışıyorum, her pazartesi aynı başlıyoryeni oda, yeni dosya, eldivenler ellerde, sesimde tekdüze bir ton. Alışmamayı öğrendim. İlk hastam, Seher Hanımdı, yetmiş iki yaşında, kalça kırığı. Üç ay sonra zatürreden öldü. O zaman iki gün uyuyamamıştım. Sonra anladım ki, her seferinde böyle olursa, bir yılı çıkaramam. Ve yüzleri unutmaya başladım.

Ama bu odada bir acayiplik vardı.

Duvarın tam karşısında, koyu cevizden çerçeveli bir fotoğraf asılıydı. Siyah fraklı genç bir adam, eli öne uzanmış, vücudu dönük. Yanında, balo elbiseli bir kadıngeriye doğru eğilmiş, düşecek gibi, ama adamın eli onu tavizsiz şekilde tutuyor. Parke yer ışıl ışıl.

Bakışlarımı tekerlekli sandalyedeki adama çevirdim. Bana bakıyordu. Ellere değil, yaka kartıma da değil. Gözlerime.

– Sevda Hanım mısınız? diye sordu. Sesi boğuktu, damakta yankılanan bir kısık tını. Her kelimesini aralıklı söylüyordu, sanki her biri cümlede başrol.

– Evet, yeni fizyoterapistinizim.

– Yeni, dedi iç çekerek. Sağ elini hafifçe kaldırdı. Parmaklarıuzun, eklemleri belirgin, uyumlu bir yarım daire çizdi havada. Oturun, Sevda Hanım. Sıkı biri olduğunuz söylendi. İyi bir şeydir.

Çantamı yere koyup, komodinin yanındaki sandalyeye oturdum. Komodinin üstünde, yalnızca filmlerde gördüğüm bir alet duruyordu. Ahşap kasalı, bakır sarkaçlı, üstünde sayılar olan bir alet.

– Metronom mu bu? dedim.

– Evet, Winger, 1962 modeli, dedi Nedim Bey. Alman malı. Tiyatro hocam hediye etmiştiilk bölge turnuvamı kazandığımda.

Hangi turnuvaydı, diye anlatmadı. Zaten duvardaki fotoğraf yeterince konuşuyordu.

Dosyayı açıp rutin muayeneye başladım. Üst uzuvlarhareket var, ama kısıtlı. Ellerimotor beceriler fena değil. Alt uzuvlardayok. Hiç. Geçen yılki inme bacaklarını tamamen alıp götürmüştü.

– Üç gün çalışacağız: Pazartesi, çarşamba, cuma, üst vücuda odaklanacağız dedim.

– Peki ya dans? dedi. Sanki çay isteyecekmiş gibi sıradan.

Başımı karta gömdüm.

– Efendim? dedim.

– Şimdi değil, başını hafifçe salladı. Önce bir görün bakalım işini nasıl yapıyorsun. Sonra konuşuruz.

Ve bir gülümsediyalnızca dudaklar. Dişsiz. Ama gözleri birden başka bir parlaklığa büründü. Ne umut, ne de yalvarış vardı. Hesap vardı. İçsel bir plan.

Hemşire odasına dönerken panoya uğradım. Demircan N.B. Pzt, Çrş, Cum, 10:00 yazdım. Üç yıl sonra ilk kez bir soyadını hemen aklımda tuttum.

***

Bir hafta sonra adamı iyice tanımıştım.

Nedim Demircan. 1970 Türkiye Dans Şampiyonu. Yirmi beş yaşındaykenişte o çerçevedeki fotoğraf tam o gün. 1995e kadar profesyonel dans etti, diz bırakmadı. Sonra hocalık yaptı. Sonra emekli oldu. Sonra eşi vefat etti. Sonra kızı Kanadaya göçtü. Sonrası huzurevi.

İki yıldır buradaydı. İlk yıl ayaktaydı. İkinci yıl tekerlekli. Kızı ayda bir arardı. O konuşur, sesinde şikâyet, sitem yoktu. Sonra telefonu kapatıp pencereye uzun uzun bakardı. Bunu bana başhemşire, Mesude Hanım söylediotuz yıldır aynı koridorda.

– Demircan diğerleri gibi değil dedi, başını defterden kaldırmadan. Ne sorun çıkarır, ne mızmızlanır, ne ekstra bir şey ister. Ama kabullenmedi de. Farkı bu. Diğerleri alıştı. O sadece bekliyor.

Ne beklediğini hiç sormadım.

Egzersizlerde tek bir şikâyet etmezdi. Hiç ara istemezdi. Fakat ellerini esnetirken, parmakları kendi kendine kıpırdardı. Rastgele değilritmik, halkalar, yaylar, yukarı-aşağı. Belli ki vücudu unutsa, parmak hafızası bırakmamış.

Bir Çarşamba günü telefonumdan bir vals açtım. Strauss belki de, anlamam. Arka plan olsun diye. Nedim Bey dondu kaldı. Ve sağ eli kalktı.

Sarsılmadı; yavaşça, kanat gibi açıldı. Parmaklar yayıldı, avuç yukarı döndü. Hayali bir partneriyle dans eder gibiyalnızca kollarıyla, sandalyede, bacaklar hareketsiz.

Yazmayı bıraktım.

Bu çok güzeldi. Yaşına, hastalığına göre sevimli değildigerçekten estetikti. O kollar elli altı yıl kadınları parkede döndürmüş; şimdi de, çamların görüldüğü bu odada devam ediyordu.

Müzik bittiğinde, elini indirdi. Bana bakıp,

– Hiç dans etmediniz, dedi. Soru değil, tespit.

– Evet, dedim. Hiç denk gelmedi.

– Denk gelmedi, diye yineledi. Yoksa öğretecek biri mi çıkmadı?

Cevap vermedim. O da beklemedi. Kendi anlattı.

– On dört yaşındaydım, annem kolumdan tutup kültür merkezine götürdü. Gitmek istememiştim; diğer çocuklar top oynarken, ben aynalı salonda parkede dolanıyordum. Üç kez kaçtım. Dördüncüde hocam dedi ki: İnatçı olduğun için büyük olacaksın. O yüzden devam ettim. Dans için değil, inat için.

Sustuk. Sağ elinin parmakları kısa bir yay çizdiartık tanıdığım bir refleks.

– Sonra sevdim dansı. Ama baştasadece inat.

– Valsin ilk üç saniyesi belirler dansı. Partnerin eli omzunuza değer, anında anlarsınız; iyi mi, değil mi? İyi ise beden gevşer. Kötü ise beden direnç gösterir. Siz hep dirençtesiniz, Sevda Hanım. Omuzlarınızdan belli.

Benim omuzlarım. Azıcık öne, hafif yukarda. Çocuktan beri. Babam içkici, annem altı yaşımda çekip gitti. Darbe beklemeye alıştım. Fiziksel olmasa da. Bir şey olacak diye, omuzlar hep havada.

– Ben fizyoterapistim, dedim. Partner değil.

– Şimdilik öyle.

Sonraki seans, Cumaomuz egzersizleri; daireler, açma, direnç. Sessizce uyguladı. Sonra sordu:

– Sevda Hanım, yalnız mı yaşıyorsunuz?

Cevap vermedim, hareketi sürdürdüm. O anladı.

– Ben de yalnızım. Ama eskiden nasıl, hatırlayabiliyorum. Bu iyi. Sizde galiba hatırlanacak bir şey yok?

Durdum, ona döndüm.

– Nedim Bey, burada sohbet için değiliz.

– Elbette. Omuz kuşağı içiniz.

Ama yine de sordu.

Üstelik apaçık, hazırlık da yokpat diye.

– Benimle bir kez dans edin, Sevda Hanım. Elleri ben yöneteceğim, bacaklar sizde.

Havluyu yatağın ucuna koydum.

– Nedim Bey, bu mümkün değil.

– Neden?

– Çünkü hiç dans etmedim. Hiç. Ne halk oyunları, ne kulüp, ne lise eğlenceleri. Hiçbir zaman vaktim olmadı.

Başını salladı.

– Biliyorum. Bu yüzden istiyorum ya.

– Hem, bu bir ihlal. Sizi kaldıramam, riske edemem.

– Kaldırmayacaksınız. Ben oturacağım. Siz yanında ayakta olacaksınız. Elinizi tutacağımnereye basacağınızı göstereceğim. Sadece üç dakika.

– Hayır, dedim. Özür dilerim.

Israr etmedi. Ne kırıldı, ne de alınmıştı. Sadece duvardaki fotoğrafa bakıp,

– Düşünün, dedi. Beklerim.

***

Pazartesi günü normalden erken geldim. Nedim Beyden önce boş vaktim vardı, hemşire odasında çayımı plastik bardakta içiyordum. Mesude Hanımbaşhemşiremiz, otuz yıl bu koridorlardadefterini almaya uğradı.

Kendine has bir yürüyüşü var: Ayak uçları dışa, geniş adımo kadar yıl ayakta, insanın adımı şekil değiştiriyor. Aramız da dostça değil, saygılıydı. O banadakik olduğum için; ben ona, yalan söylemediği için.

– Demircana giriyor musun? diye sordu Mesude Hanım, deftere dalmışken.

– Evet, Marttan beri.

– Bir şey istedi mi senden?

Bardağı masaya koydum.

– Dans.

Defteri kapattı, bana baktı.

– Çok kalmadı ona, Sevda. Bir-iki ay… Kalbi tükenmiş. Kardiyolog perşembe buradaydı.

Bardağı sıktım. Plastik çıtırdadı.

– Biliyor mu?

– Kardiyologdan önce hissetmiştir. Böyleleri anlar çünkü. O bir ilaç istemiyor. Dans istiyor. Farkı anlıyor musun?

Anlıyordum. Ama bu daha da ağırdı.

– Bilmiyorum, Mesude Hanım. Ders veremem, mahcup ederim.

Karşıma oturdu. Defteri masaya koydu.

– Burada geçirdiğim süreden uzun yaşıyorsun, Sevda. Önümden nice insan geçti. Kimisi imam ister, kimi kızına son kez telefon etmeni, kimi sadece camı açıp çam koklamak ister. Demircan dans istiyor. Senin için istiyor. Unutma diye.

O an tam anlamadım.

– O balo dansçısı. Elli yıl hiç dans bilmeyen kadınlara öğretti. Senin tek yapman, engel olmamak.

Defteri aldı gitti. Ben de bardağıma baktım. Elim dezenfektandan, işten, hayattan kuru ve kızarmış.

Nedim Bey, Düşünün, beklerim, demişti.

Ama ona bekleyecek vakit yoktu.

Akşam, program dışı odasına uğradım. Kendi kıyafetim vardı üstümdekot, kazak, spor ayakkabı. Eldiven yok.

Pencerede, tekerlekli sandalyede bekliyordu. Çamların gölgesi uzamıştı. Komodinde metronom. Duvarda fotoğraf.

– Nedim Bey.

Kafasını çevirdi.

– Öğreneceğim, dedim. Ama zamana ihtiyacım var. Bir hafta. Bir de söz verin: Başaramazsam, kırılmazsınız.

– Kırılırım, dedi sakince. Ama belli etmem. El sıkışalım mı?

Sağ elini uzattı; uzun parmakları, havada asılı. Tokalaşma için değil. Avuç yukarıdadavet gibi, anlaşma gibi.

Parmak uçlarımla eline dokundum. Bir an. Yeterliydi.

Gülmedim. Ama omuzlarım indi.

– Tamam, dedim.

Komodine yaklaştı, metronomu aldı. Kurdu. Bakır lama sallanmaya başladı.

Tik. Tik. Tik.

– Bir-iki-üç. Bir-iki-üç. Benimle sayın.

Ortada, müziksiz, spor ayakkabılarımda saymaya başladımsadece rakamlar ve o tik sesleri.

– Sırt dümdüz, dedi. Çene yukarı.

Dikildim. Çenemi kaldırdım.

– Bakın, vals ayakla başlamaz. Omurga ile başlar. Sırtınız düzgünse, ayaklar yolunu bulur.

Sağ elini uzattı. Avuç yukarı.

– Sol elinizi, hafifçe, benim elime bırakın. Sıkmayın, bırakın.

Bıraktım. Avuçlar sıcaktı. Parmaklaririleşmiş eklemli o parmaklaryavaşça elimi çevreledi. Elinin hareketini hissettimsağa.

– Sağ adımla yana geçin. Küçük bir adım.

Adım attım.

– Solu yana yaslayın.

Yasladım.

– Sol adımla bir adım geriye.

Geriye hamle ettim. Beceriksizce, fazla uzun.

– Daha kısa. Vals marş değildir. Adımlar küçük. Yürümüyor, süzülüyorsunuz.

Tekrar başladık. Tik. Tik. Tik. Elini takip ettimçekmedi, itmiyor dasadece yön veriyor. Hafif sağayan adım. Biraz geriyegeri. Hafif çaprazdönüş.

Kendime çelme taktım, sesli saymama rağmen adımlar karışıyor.

Sinirlenmedi.

– Ayakla düşünüyorsunuz, dedi on dakika sonra. Yapmayın. Elle düşünün. Benim elim biliyor nereye gitmeniz gerektiğini. Ona güvenin.

Güvenin.

Hayatım boyunca kimseye güvenmemeye alıştım. Otuz dört yıldır öyle yaşadım. İş, kiralık bir oda, postası bile bana ait olmayan; ne magnet, ne fotoğraf. Kimseye yaslanmam gerekmedi. Hiç kimseye takip etmeyi denemedim.

Ama onun eli bekliyordu. Sımsıcak. Elli altı yıllık parkelerin hafızası.

Gözlerimi kapadım. Saymayı bıraktım.

Adım. Bir adım daha. Dönüş. Parmakları hafif bastıysadurmak zamanı. Hafif sola çektiysesola. Düşünmedim. Beynime emir vermedim: Sağ ayak, sol ayak. Sadece elinin peşinden gittim.

– İşte böyle, dedi sessizce. Böyle.

Gözümü açtım. Tam başladığım yerdeydimdairenin tamamını çizmiştik.

– Bugünlük yeterli, dedi. Elimi bıraktı. Yarın tekrarlarız. Bir hafta sonra hazırsınız.

Başımı salladım. Boğazıma bir şey düğümlendi. Sesim titrer diye korktum.

– Teşekkür ederim, dedim.

– Bana teşekkür et, dedi. Ayakların için.

***

Her akşam prova yaptık. Vardiyadan sonra üstümü değiştirip odasına geliyordum. O, pencere başında bekliyor; metronom kurulmuş, sarkaç oynuyordu.

Salı günü üçlü saymayı öğretti:

– Birgüçlü vuruş. İki-üçhafif. Biradım atılır. İki-üçtoplanır. Tersini yaparsan olmaz.

Çarşambadönüşler. Üçüncüde komodine çarptım. Nedim Bey güldüilk kez. Kısa, kısık bir kahkaha.

– Komodin kötü partner, dedi. Yönlendirmez.

Ve açıkladı:

– Valste dönüşü baş, değil, gövde başlatır. Kafa yerinde kalır, vücut önce gider, sonra kafa yetişir. Hayattaki gibi. Kararı beden önce verir; siz sonradan idrak edersiniz.

Perşembe günü müzik açtı. Telefonundanona Strauss indirdim. Mavi Tuna. Gözlerini kapattı, elleri kalktı. Her ikisi birden. Sol biraz altta, sağ biraz yukarıdahayali birini sarmalıyor gibi. Başladı. Ben iki adım öteden izledim.

Yüzü değişti. Kırışıklıklar gitti. O seksen birin yükü eskisi kadar belli değildi. O an burada değildi; salondaydı. O genç adam, siyah frakta, partnerini döndürüyor; elinin içi güçlü, kararlı.

Müzik bitti, gözlerini açtı, elleri düştü.

– Seyrettiniz, dedi. Sitem değil, sadece bir tespit.

– Evet. Bir süre sessiz kaldım. Güzel dans ediyorsunuz.

– Dans etmiyorum, anımsıyorum. İkisi farklı şey. Dans etmek için iki kişi gerekir. Bir kişi olursa, yalnızca hatıralar. O da değerli, ama dansancak beraber olunca…

Durdu.

– Cumartesi gerçek dans edeceğiz. Koridorda. Gerçek parkede.

Huzurevinin holü. Büyük camlar, duvar kenarında sandalyeler. Arada konser yapılan, eskiden kalma, koyu, ama hakiki parke.

– Orada başkaları olabilir, dedim.

– Olsun, seyretsinler.

Dudaklarımı ısırdım.

– Ben hazır mıyım sizce?

– Hayır, dürüst davrandı. Ama ayaklarınız hazır. Kafanız hep sizi engeller, ömür boyu. O değişmez.

Cuma günü sıradan bir egzersizel, parmak, kol. Ama fark ettim, sağ eli, geçen haftaya göre daha zayıf. Parmaklar tam açılmıyordu, serçe içe kıvrılıyordu.

Bir şey demedim. O da.

Seans bitince rica etti:

– Dik dur, çeneni kaldır. Göster bakayım.

Sırtımı düzelttim. Çenemi kaldırdım. Kollar yanda.

Uzun baktı. Sonra başını salladı.

– Yarın saat beş. Holde.

Odadan çıkınca Mesude Hanım koridordaydı. Hiçbir şey sormadı. Sadece duruyordu, bakışından bildim; o her şeyi anlamıştı.

– Yarın mı? dedi.

– Yarın.

Sessizce geri döndü. Kapıda durdu, hiç bakmadan;

– Holün parkesini güzelce silerim. Kaymasın.

Dedi, gitti.

Gece uyuyamadım. Podiumdaki tek odamdaydım, tavana bakıyordum. Eşyasız, izsiz, sessiz Üç yıl yaşadım buradaama bir tek köşeyi bile kendime ait etmemiştim. Her an çekip gidecekmiş gibi, su gibi gelip geçmişim.

Nedim Bey tam tersiydi. Her dans öğrettiği kadında iz bırakmıştı. Her öğrencide. O siyah fraktaki fotoğrafta yaşananlar gibi. Elleri hâtıraları tutuyor ve dağıtıyordu.

Yastıkta ellerimi gördüm. Geniş, kısa tırnaklı, çalışkan eller. Esneten, destekleyen; ama hiç yönlendiren, davet eden olmamıştı. Başkasını düşürmeyeceğinden emin olup arkasına yaslanmasına fırsat tanımamıştı.

Yarın benim bacaklarım, onun bacakları olacak. Onun elleriyle, gitmeye cesaret edemediğim yere gidecektim.

Mesude Hanımın sözü aklıma geldi: Kendisi için değil, senin için istiyor. Unutma diye. Artık anlamıştım. Son kez dans etmek istemiyordu. Benim ilk kez dans etmemi istiyordu.

Bu gerçekten korkutucuydu.

***

Cumartesi. Saat beş. Hol.

Birde geldim, sabırsızdım. Mesai normaldi, ama içimde metronom tıklayıp duruyor: bir-iki-üç, bir-iki-üç…

Beş kala hazırlandım. Tek eteğimi buldum; koyu lacivert, diz altı. İki yıl önce bir nikah için almıştım, bir daha kullanmamıştım. Az topuklu ayakkabı. Saçları topladım.

Hol bomboş; Mesude Hanım erkenden tedbirini almış, herkes yemekte, zemin pırıl pırıl. Koca pencereler. Çamlar, gri mart göğü.

Beşte, tekerlekli sandalyeden koridorda tekerlek sesi geldi. Nedim Bey kendi getirdi. Sandalye hiç sekmiyor. Üzerinde beyaz gömlek, kol düğmeliilk kez öyle görüyorum. Hep örme hırka, rahat rahat. Bugünbeyaz gömlek. Dizinde metronom.

Duvarın dibinde durdu. Parkeye baktı. Sonra bana.

– Güzel etek, dedi. Vals böyle etekle olur; pantolon başka etkisi vermez.

Yaklaştım. Ayaklarım titremiyordu, ama ellerim hafiftenevet.

Yanında sandalyeye metronomu bıraktı. Kurdu. Bakır sarkaç başladı.

Tik. Tik. Tik.

– Sağıma geçin. Yüze bakan pencereyi arkanıza alın.

Geçtim.

– Sol elinizi sağ elimin üstüne bırakın. Provalar gibi, hafifçe.

Elimi bıraktım. Parmakları kavradı; sıcacıktılar. Ama öncekinden daha zayıfhissettim. O da, hem hissettiğimi fark etti.

– Gerek yok, dedi. Acıma. Dans et.

Sağ elle telefona uzandı. Strauss başladı. Mavi Tuna. Kemanlar. Ve o ilk vuruştan önce beklenen kısa es.

– Bir.

Elini sağa yönlendirdi. Ben de sağ adımla geçtim.

– İki-üç.

Sol ayak yerini buldu. Geri adım attım.

Ve başladık.

Eli güzergâh çizdi. Sağa adımdönüş. İleriben geri. O tekerlekli sandalyede oturuyor, üst kısmı dans ediyordu. Omuzlar, gövde, baş hafif yanelli altı yılın alışkanlığı, vücut biliyor. Ben onun bacaklarıyım. Devamıyım. Hastalığın alıp götürdüğü alt taraf.

Parke ayakkabı altında kayıyor. Hesap yapmıyorum. Sadece elini dinliyorum. Sağa. Döne döne. Çamlı pencerelerden geçiyoruz. Duvar kenarındaki sandalyelerden. Holün bir ucundan öbür ucuna.

Üç dakika.

Beş altmış yıl idmanın bedeli, üç dakika. Onun idmanı. Ben sadece elini dinledim. Ritim. Hayatı, bana parmaklarından aktı ve oradan ayağıma, zemine, parkeye.

Müzik yavaşladı. Son akor. Eli durdu.

Karşısında durdum. Etek hafifçe savruluyordu. Kalbim hızlı atıyordu. Ama omuzlarımhep yukarıda, kasılmışilk defa aşağıdaydı.

Bana baktı. O bakışfotoğraftaki o ifade. Siyah fraklı bir adamın kendine güvenli bakışı. Elli altı yıl partnerini düşürmemiş, elinin ayarı şaşmaz.

– Teşekkür ederim, dedi. Güzel bir vals oldu.

– Her şeyi berbat ettim, dedim. Sesim titriyordu.

– Hayır. Doğruyu yaptınız. Güvendiniz. Gerisi hikâye.

Elimi bıraktı. Ve asla unutmayacağım şeyi söyledi:

– Artık vals biliyorsunuz, Sevda Hanım. Benim size mirasım bu. Her dans ettiğinizde, bir parçamsınız.

Holde durdum. Tik tik tik. Metronom boş ölçüler sayıyor. Strauss sustu.

– Alın onu, dedi metronoma işaret etti. Size daha fazla lazım.

– Hayır, dedim.

– Sevda Hanım. Alın.

Sandalyeyi geriye çevirdi, çıkışa doğru sürmeye başladı. Kapıda durdu.

– Sırt dik, çene yukarı. Unutma.

Çıktı.

Yalnızdım. Parke, camlar, çamlar. Gri mart gökyüzü. Tik tik tik. Bakır lama sallanıyor.

Metronomu aldım. Göğsüme bastırdım. Ahşap kasa sıcaktıonun ellerinin sıcaklığı.

Ertesi gün normal seansa girdim. Yine örme hırka giymiş. Beyaz gömleği dolaba asmıştı. Programı uyguladık: el, parmak, kol. Hiç dansı konuşmadık. Sanki yaşanmamıştı.

Ama farkındaydım, daha sessizdi. Daha üzgün değil, daha sükûnetli. Planını tamamlamış, rahatlamış gibi.

O hafta evime gitmedim. Yatılı kaldım, mesai tuttum. Akşam odasının kapısı aralıktı. Sandalyede, pencere başında çamlara bakıyordu. Ellerini kolçağa bırakmıştı. Parmakları hiç kımıldamıyordu.

Metronom çantamdaydı.

İki hafta devam ettik. Egzersiz, kayıt. Sağ eli gittikçe zayıflıyorduölçümlerde belliydi. Rakamları söylemedim ona. Hiç sormadı.

Bir çarşamba günü dedi ki:

– Teşekkür ederim, acımadığın için.

– Acımıyorum, dedim.

– Justamente o yüzden, teşekkür ederim.

Nisan’da Nedim Demircan uykusunda vefat etti. Mesude Hanım sabah altıda aradı. Alışık, duygusuz sesiyle:

– Demircan bu gece gitti. Uykuda.

Tuttum telefonu, yatağa oturdum, bir saat yerimden kalkmadım. Ağlamadım. Sadece oturdum. Pencereden Podium uyanıyordu; arabalar, apartman kapısı… Bildik bir Nisan sabahı. Dünya değişmemişti. Ama ben değişmiştim.

Pazartesi odasına uğradım. Yatak toplanmış. Komodin boş. Fotoğrafı kızı almışKanadada yaşayan, geldi, iki günde işlerini halledip gitti. Mesude Hanım anlattı; kız koridorda ağlamış da, odaya girdiğinde gözleri kupkuruydu. Çerçeveyi, albümü, gömleği aldı. Sandalye bırakıldı.

Boş evimde, rafta metronom duruyordu. Ahşap kasası, bakır lamalı. Winger, 1962 modeli, Alman malı. O ilk turnuva hediyesi.

Kalktım. Raftan aldım. Kurdum.

Tik tik tik.

Sırt dik, çene yukarı.

Bir-iki-üç.

Sağ adımla bir adım attım. Küçük, onun öğrettiği gibi. Solu yana çektim. Sonra geriye.

Evimo izsiz, resmi buzdolabı bile olmayan ev, ilk defa boş değildi. Artık orada iki kişi dans ediyordu. Benbacaklarımla. Oelleriyle. O uzun, belirgin eklemler, havada sallanan daire.

Onun bir parçası, benimle birlikte dans ediyordu.

Ve hep edecek.

Rate article
Lifequest
Son Dans