Düğünümden Bir Gün Önce Annemle Babam Gelinliğimi Parçaladı — Ama Ben Kiliseye Deniz Kuvvetleri Tören Üniformamla Girdim, O An Kimi Kırmaya Çalıştıklarını Fark Ettiler

Düğünden bir gün önce Hani o meşhur düğün arefesi deyince akla kır çiçekleri, neşeli kız arkadaş sohbetleri, pastanın tadına son bir bakış gelir ya? Benim için durum pek öyle değildi: O gece bana mutluluğun sadece başkasının kararıyla iptal edilebildiği, basbayağı gözümüze sokulmaya çalışıldı.

Küçük bir Anadolu kasabasında, çocukluk odamda uykusuzca gözlerim tavanda dolaşırken, sokaktan gelen ayak sesleri de neredeyse tamamen kaybolmuştu. Yokuşun başındaki minik cami ve onun yanındaki Türk bayrağı, sabah evet demeye gideceğimiz yerin ta kendisiydi. Gelinliğim gardıropta, damat zaten şehre varmış, iki aile de son hazırlık ve şipşak pozlar için sabırsızlanıyordu.

Ama saat gece ikiye gelmeden önce, ayak uçlarına basarak konuşan aile bireylerimin sesiyle irkildim. Lambayı yakınca, bir terslik hemen kafama dank etti. Kıyafet kılıfları aynı yerde duruyordu, ama yamuk yumuktu sanki yangından mal kaçırır gibi aceleyle çekiştirilmiş. İlkini açtım gelinliğin gövdesi bıçak gibi biçik biçik kesilmiş. İkincisine baktım paramparça. Üçüncüsü ise kullanılamaz pamuk ve dantelden ibaretti artık. Dördüncüde ise gerçekten nefesim zorla çıkıyordu. Ayağımın dibinde dantel ve saten topaklanmış, buruşmuş, sanki biri sadece kumaşı değil, benim bizzat umutlarımı da ezip geçmişti.

Ne bir açıklama getirilmişti, ne de yanlışlık olmuştu; ortada resmen askeri nizama uygun bir gece operasyonu vardı. Ev sanki zılgıt çekiyormuş gibi sessizdi.

Kapıda babam belirdi. Omzunun hemen gerisinde ise annem. Az ötede ise kardeşim, o bildiğiniz her şeyi doğru yaptım bakışıyla.

Babam kısa, net ve sanki yargıç kararı okurcasına konuştu: Bunu hak ettin. Bu düğün olmayacak.

O an birkaç dakika, evet, yıkıldım. Yere çöküp kaldım ne kadın, ne yetişkin gibi, resmen tekrar küçük bir kız oldum: İsteklerim ve hayat tercihlerim bir kez daha hiçe sayılıyordu, mutluluğum ise başkalarına göre kolayca rafa kaldırılabilirdi.

Ama saat üçü biraz geçtikten sonra içimde bir ateş yandı benden önce kalktı. Ne öfkeydi bu, ne intikam Tam manasıyla bir ışık: Madem görmek istedikleri şey beni tüm çıplaklığımla görmek, o zaman gerçek beni görecekler. Kendi inşa ettiğim, ailemin hiç sormadığı, alkışlamadığı hatta çoğu kez küçümsediği kişiliğimle

Bazen en güçlü cevap, tartışmak değil, seni kırmaya çalıştıkları yere kendi istediğin şekilde girmektir.

Arabaya atlayıp sisli bu sabahta birliğe doğru sürdüm. Bayrağın soluk gölgesi altında, makasla kesilemeyen, kimsenin cümlesiyle iptal edilemeyen tek şeyimi aldım: Tertemiz Deniz Kuvvetleri tören üniformamı.

Üzerindeki her madalya, süs olsun diye değil, zorlu günlerin ve şekli şemalı kuralların madalyası. Her bir düğme, terimle, alın terimle kazandığım bir başarı. Üniformamın omuzlarındaki iki yıldız ise, güneşte ilk parlayanlar. İşte o da benim hayatım ailemin hiç merak etmediği, kutlamadığı hatta anlamadığı hayatım.

Minik camiye vardığımda kalabalık kapıdaydı. Sohbetler yarım kaldı. İnsanlar durdu, bana bakarken farkında olmadan dikleşti, nedenini tam bilmeseler de. Damat annesinin gözleri doldu. Cemaatteki birkaç yaşlı amca, üniformayı hemen tanıdı yüzlerinde görmediğim bir takdir, yıllardır benden esirgenen bir saygı parladı.

Bu kez sessizlik soğuk değildi özenliydi.
Kimsede kıyafet değerlendirmesi yoktu, herkes yolumu okuyordu.
O an ilk defa kabahatli dik başlı kız değil, hikayeyi hak eden biri olarak gördüm kendimi.
Caminin kapıları açıldı. Yalnız girdim. Nefesim banklar arasında yankılanırken her adım Buradayım. Yok edemediniz. Tasfiye edilmedim diyordu resmen.

İlk sessizliği kardeşim bozdu, sesini ne kadar bastırsa da çoğu kişi duydu: Vay madalyalara bak sen!

Annemle babamın yüzü kireç gibi oldu. Ve o bembeyaz sessizlikte, yıllarca beklediğim şey yaşandı: Gerçekten kim olduğumu ilk kez gördüler. Terbiye edilmesi gereken kız, kendine haddini bilsin dedikleri çocuk değil, artık eksiltemeyecekleri yetişkin bir kadın.

Caminin ortasında durup şunu fark ettim: Bugün bir seçim şansım var; bugünü onlara mı bırakacağım yoksa kendim mi sahip çıkacağım? Kendi hayatımın sahibi miyim, başkalarının makasına mı boyun eğerim?

Cesareti seçtim. Yüksek sesli nutuklarla, drama yaratarak değil; sadece dik yürürken, derin nefes alarak, hem kendime hem de beni bekleyen o kişiye saygı duyarak.

Sonuç şu: Bazen, bizi yıkmaya çalışanlar aslında bizim güçsüzlüğümüzden değil, bağımsızlığımızdan korkuyor. Ama gerçek özgürlüğü, karakteri ve emeği ikiye bölemezsin. O gün, o küçük camide sonunda anladım: Hayatımı başkalarının makası değil, benim kendi adımlarım belirliyor.

Rate article
Lifequest
Düğünümden Bir Gün Önce Annemle Babam Gelinliğimi Parçaladı — Ama Ben Kiliseye Deniz Kuvvetleri Tören Üniformamla Girdim, O An Kimi Kırmaya Çalıştıklarını Fark Ettiler