Son tabağı yerleştirip bir adım geriye çekildim. On iki tabak. On iki kadeh. On iki üçgen katlanmış peçete annemin öğrettiği gibi. Saat sekizde Demir ailesi gelir, biraz sonra Emelle eşi de katılır. Annemin en sevdiği haliyle, dolup taşan bir ev. Beyaz masa örtüsü, köşelerinde kar tanesi nakışları annemin çeyizinden kalma. Kırışıkları düzelttim, aklımda şu: Bu, masayı annemsiz kurduğum üçüncü yılbaşı. Onsuz geçen üçüncü gece.
Babaanne, on üçüncü sandalye nerede?
Bir irkildim. Elif mutfak kapısında, kucağında yedek tabak yığınıyla dikilmiş. Yanakları soğuktan kırmızıya dönmüş muhtemelen aşağıya, apartman bahçesine inmişti az evvel.
Hangi on üçüncü sandalye? anlamamış gibi yaptım.
Anneannem hep koyardı ya Misafir için.
Pencereye döndüm. Camın ardında büyük, pamuk gibi ağır ağır düşen kar. Annem böyle karı çok severdi. Bu kar misafir getirir, derdi hep. Hangi misafiri beklediğini hiç sormadım. Atasözü sandım, eski bir alışkanlık işte diyip geçtim.
Anneannen üç senedir yok, Elif.
Tam da bu yüzden.
Torunum öyle bakıyordu ki Sadece onun bakabileceği gibi: Direkt, suçlamadan, ama merakla. On yaşına bastı ama ailede annemin eski hikâyelerini ciddiyetle dinleyen bir o kaldı. Gerçekten kulak veren Ben yıllar önce bırakmıştım dinlemeyi. Hep bir iş, bir muhasebe raporu, bir telaş. Şimdi annem yok, soracak hiç kimse de kalmadı.
Tamam, dedim. Kilerden getir hadi. Kocaman, eski ahşap sandalyeyi.
Elif gülümseyip ortadan kayboldu. Ben de konsolun çekmecesini açtım. İçindeki kadife kutuda annemin kehribar küpeleri gümüş halkalarda sarkan damlalar. Onun yadigârı; aslında Victor Çok yakışıyor, takmalısın, diyor ama ben sadece o soğuk gümüşü parmaklarımda hissedince annemi yanımda sanıyorum, o yüzden çıkaramıyorum.
Küpeleri taktım, aynaya baktım. Elli iki yaş Göz kenarlarında çizgiler, şakaklarda beyazlar. Annem bu yaşta benden genç görünüyordu sanki. Ya da bana öyle geliyor.
On üçüncü sandalye masanın ucuna yerleşmişti. Elif öyle koymuş ki kapıdan giren doğrudan sandalyeyi görecek. Arkası pencereye denk gelmiş, öyle oturmak rahatsız olur diyordum ki sustum. Annem de hep oraya koyardı. Hep o yöne.
Anneannem anlatmıştı, Elif masa örtüsünü düzelte düzelte başladı, bir kardeşi varmış. Amca Osman. Gitmiş, annem yirmi yedi yaşındayken. Bir daha da dönmemiş.
Elim, salata kasesiyle havada kaldı.
Bunu nereden biliyorsun?
Kendisi anlatmıştı. Küçüktüm, onda kalıyordum bazı geceler. Loşta yatarken eski hikâyeler anlatırdı. Kendi çocukluğunu, bu evi, kaybolan abiyi. Bir gün gelir diye her yıl o fazla sandalyeyi koyarmış.
Kırk yıl. Kırk yıl annem o on üçüncü sandalyeyi koymuş, ben ise hep gelenek işte, misafirperverlik, yaşlıların tuhaflığı sanmışım. Meğer biri için beklemiş. Her yıl. Her yıl tam birini.
Peki bana niye söylemedi anneannem?
Elif omuz silkti.
Herhalde bir gün sorarsın diye beklemiştir.
Ben ise elli iki yıl boyunca hiç sormadım. Niye o sandalyeyi, niye fazla tabağı özellikle koydu; annemin çocukluğunu, ailesini, geçmişini sormadım. Annemi kendiliğinden var sandım. Şimdi yok, hakkında bildiklerim neredeyse yok gibi.
Holde kapı sertçe açıldı. Victor kardan silkinerek girdi, hemen ardından arkasında da Mehmet ile İlknur vardı. Ev, gürültüye, kahkahaya ve tabak-tencere seslerine büründü. İlknur elinde elmalı tart, Mehmet de bir şişe şampanya getirmiş. Victor yanağıma bir öpücük kondurdu.
Sofra harika olmuş, Ninem.
Gülümseyip kabanları aldım, çayı koydum, yeni yıl kaygısından ve trafikten konuşmalara kulak verdim. Ama gözüm sürekli o on üçüncü sandalyeye gidiyordu. Boş. Bekleyen.
Annem birini beklemiş. Tam kırk yıl. Ben ise bundan hiç haberim yoktu.
Kapı zili saat altıda çaldı.
Tam soğuk mezeleri bitirmiştik. Mehmet işten bir anısını anlatıyordu, İlknur gülüşüyordu, Victor ikinci şişeyi açıyordu. Elif, gün boyu nedense dalgındı, yemeği çatalın ucuyla karıştırıyor. Ve zil çaldı. Beklenmedik, ser bir çınlama.
Ben açarım! diye yerinden fırladı Elif.
Ben ellerimi kurularken onun mutfaktan seslenen sesi geldi:
Babaanne, burada biri var.
Sesinde bir tuhaflık, hemen hole koştum.
Kapıda bir amca. Sakalı bembeyaz ama dağınık. Yıpranmış bir palto, düğmesi kopmuş, kolları kirlenmiş. Eski bir bere, pamukları dışarı fışkırmış. Ayakkabıları neredeyse lime lime, biri bağcık yerine ip sarmış. Belli ki evsiz, bildiğimiz o sokaklarda rastlananlardan.
Ama bize bakmıyordu. Eve bakıyordu. Oymalı pencerelere, güz boyalı kapıya, bahçedeki renkli ışıklı çam ağacına. Bir şeyi hatırlamaya çalışır gibiydi.
İyi akşamlar, dedi. Sesi kısık, çatallı ama kibardı. Kusura bakmayın Sadece biraz ısınmak istedim. Olur mu?
Victor yanımda belirdi, omzu gerildi.
Yemek vermiyoruz, dedi, sesi öyle bir kararlı ki. Ama çay getirebilirim. Burada bekleyin.
Gelsin içeri, Elif hemen aramıza durdu. Gözleri parlıyordu. Babaanne, kendin koymadın mı sandalyeyi? On üçüncüyi? Misafir için.
Çok tuhaf baktım adama. O bir şey istemiyordu, acındırmıyordu, çoluk çocuk aç kaldım der gibi sokak dilencileri gibi değil. Sadece eve bakıyordu. Sanki birinin evidi o.
Ve o anda ellerine takıldım.
Eldivenlerinin ucunu çıkarmış, çatlamış ellerini ovuşturuyordu. Tırnaklar gayet temiz, düzgün kesilmiş. Eller çatlamış ama bakımlı. Parmaklarının ucunda saatçi nasırları belliydi. Sokakta yaşayan biri olamayacak kadar özenli eller.
Buyurun, deyiverdim, düşünmeden. Bugün yılbaşı. İnsan kapıda üşümez.
Victor itiraz etmek ister gibiydi. Çenesinden belliydi. Ama elimi omzuna koydum. Annemin babamı yatıştırırken hep yaptığı o güvenli temas. O sihirli dokunuş.
Peki, dedi Victor. Ama uzun kalmasın.
Adam yavaşça içeri girdi. Koridorda durup etrafa baktı. Önce mutfağa giden sağ koridora sonra salona ve çam ağacına gözü kaydı. Bir an için gözlerinde belirgin bir tanıdıklık Yoksa öyle mi geldi bana?
Mutfak sağda mı? kimseye bakmadan sordu.
Evet, diye kafa salladı Elif. Nereden biliyorsunuz?
Bu tip evlerde genelde öyle olur, dedi. Kusura bakmayın, uzun süredir gerçek bir eve girmedim.
Salona geçtik. Mehmetin suratı, hiç sevmediği gibi, huzursuzdu. İlknur eşinin koluna sokulmuş, biraz tedirgin. Bir tek Elif etrafında koşturuyor, konuğumuzu rahat ettirmeye çalışıyordu.
Onu on üçüncü sandalyeye oturttum. Adam, sanki kırılacakmış gibi dikkatlice oturdu. Ellerini dizlerine koydu; dimdik bir duruş.
Ben yemek getireyim size, dedi Elif.
Çok sağ olun, siz çok iyisiniz evladım.
Sesi bir tuhaf: Gramer düzgün, sözcükler temiz; sokakta büyümüş birinden beklenecek gibi değil.
Elif önüne salata, sıcak patates, fırında et bıraktı. Çatalı öylesine düzgün tuttu ki; bir işçi gibi hırpalayarak değil, incecik ve emin bir zarafetle. Ağzı kapalı, yavaş ve usulca yemek yedi. Belli, çocukluktan alışılagelmiş bir terbiyesi var.
Adınız nedir? Elif karşısına geçip sordu.
Başını kaldırdı.
Osman.
Neredeyse bardağı elimden düşürüyordum. Parçacıklar masaya şarap sıçrattı. Osman. Yani Elifin aktardığı amca Osman? Benim hafızamda silik: Eskiden çok az gördüğüm, annemin ara sıra hüzünle andığı biri. Dokuz yaşımda bir defa tanışmıştım ama hafızamda yüzü yok. Annemin onun ardından ağlaması ise aklıma takılı. Ama Osman adı Türkiyede az mı? On binlerce Osman vardır!
Peki soyadınız? Elif hâlâ pes etmiyor.
Osman Dervişoğlu.
Parmaklarım kulak mememi buldu; kehribar küpenin soğukluğunda sanki anneme dokunuyordum. Dervişoğlu Annemin babası Mehmet Dervişoğlu idi. O, ben doğmadan ölmüş, resimlerden tanırım.
Çok güzelmiş, dedi adam, tabağı itinayla kenara aldı. Ev yemeğini unutalı çok oldu.
Bir tabak daha getirsem? dedi Elif.
Yok, teşekkürler. Sağ olun.
Öylece oturdu; elleri dizlerinde, çam ağacının ışıklarında kaybolmuştu gözleri. O kadar tanıdık ki Annemin gözleri gibi soluk mavi-gri. İçinde kendimden bir şey buluyorum. Annemin gözlerinde de aynısı vardı.
Nihancığım, dedi birden, doğrudan bana bakarak. Bana biraz tuzları uzatır mısın?
Nihan’cığım.
Bu şekilde bana sadece annem seslenirdi, ama sadece çocukken. Nihancığım, hadi yemeğe gel. Nihancığım, hadi uykuya. Başka kimse bana böyle söylemez. Victor bana Nino ya da Ninacığım der. Mehmet anne, Elif babaanne. Ofistekiler ise Nihan Hanım.
Benim adımı nereden biliyorsunuz?
Çatalıyla öylece donakaldı. Yüzünde hafif bir panik, ya da şaşkınlık?
Az evvel öyle hitap ettiklerini duydum sanırım
Hiç kimse bütün akşam bana Nihancığım demedi, ona adım gibi eminim.
Bir şey demedim. Tuzu verdim. Camdan dışarı baktım; kar hâlâ pamuk gibi dökülüyordu.
Ama gözüm onun ellerindeydi daima.
Saat on ikiye on beş kala kadehler kalktı. Victor aile, sağlık, huzura yeni yıl toastu yaptı. Herkes kadeh tokuşturdu. Osman Amca ise sessizce, küçük yudumlarla içti. Şampanyayı neredeyse hiç dokunmadı, gelenek için bir yudum.
Saatler geceyi vurunca Elif Mutlu yıllar! diye haykırdı, İlknur Mehmete sarıldı, Victor yanaklarıma öpücük kondurdu. Ben ise bakışlarımı o adama dikmiştim. Olduğu yerde dimdik, çam ağacına bakıyordu. Dudakları kıpırdaşıyor içinden bir dua mı okuyordu, yoksa zamanın geçişini mi sayıyordu anlayamıyorum.
Sonra Elif müzik açtı. Mehmet ile İlknur başka odaya geçip eski Yeşilçam şarkılarında döne döne dansa başladılar. Victor yorgunluktan koltukta hafiften kestiriyor. Elif arkadaşlarını aramaya gitti.
Ben sofra topluyordum.
Konuğum hâlâ aynı pozda. Eller dizlerinde, gözler çam ağacında.
Birden bir gıcırtı duydum.
Osman Amca kalktı. Yavaşça, yaşına uygun dikkatle, çam ağacının yanına ilerledi. Elini kaldırıp tepedeki yıpranmış yıldızı düzeltti Biraz sola, iki santim civarı.
İçimde bir şey koptu.
O hareket. O küçük düzeltme Annem her yıl çamı süslerken bu yıldızı hep iki parmak sola yüzünü çevirirdi. Neden? diye sorardım; gülerdi. Böyle olmalı kızım. Doğrusu böyle.
Yaklaştım, kalbim yerinden çıkacak gibi.
Neden yaptınız bunu?
Elini geri çekti. Yüzünde yine o kaygı.
Alışkanlık.
Kimin alışkanlığı?
Sessizlik. Baktı bana o mavi-gri gözler. O kadar tanıdık Tıpkı aynadaki yansımam, tıpkı annemin gözleri.
Annemi tanıyordunuz, değil mi? soru değil, doğrulama.
Gözlerini kaçırdı.
Zeynep Hanımı mı? başını salladı. Evet, tanıyordum.
Nereden?
Uzun bir suskunluk ve bakışlarını çam ağacına dikti. Sanki cevap orada gizli.
Aynı evde büyüdük.
Kalbim yerinden oynadı. Aynı evde büyüdük derken? Komşu mu, kuzen mi, uzaktan mı?
Bu evde mi? soruyu bile bile sordum yine de.
Evet.
Nefes alamıyordum. Bir adım daha yaklaştım.
Siz kimsiniz?
Sessizlik.
Burada çok eski bir oda vardı, dedi birden, sanki içine dönerek. Koridorun sonunda küçük bir oda. Bahçeye bakan bir pencere. Camında kışın öyle desenler oluşurdu ki, biz ikimiz hayaller kurardık onun içinde.
Orası şimdi kiler.
Biliyorum. Biz Zeyneple cümle yarım kaldı.
Neden anlatmıyorsunuz?
Başını iki yana salladı.
Affedersiniz. Benim biraz hava almam lazım.
Montunu almadan kapıya çıktı.
Yarım saat sonra onu bahçe duvarının önünde buldum.
Kar omuzunda, sakalında, başında birikmiş. Kımıldamadan bahçeye bakan pencereleri izliyor.
Anneme ait eflatun renkli şal postunu kapıp yanına oturdum. Bank soğuktu, kar yüzümü hafifçe ısırıyor.
Donacaksınız burada.
İlk defa değil.
Yanına kıvrıldım. Yan yana oturup karın yüzümüzdeki hafifliğini hissettik.
Anlatır mısınız?
Neyi?
Her şeyi. Kim olduğunuzu, annemi nereden tanıdığınızı Buraya neden geldiğinizi.
Uzun bir suskunluk. Elleriyle oynayarak başladı.
Zeynep, benim kardeşimdi, dedi sonunda. Sesi titriyor. Küçüğümdü. Ben evi terk ettiğimde yirmi yedi yaşındaydı, ben otuz.
Birden ayaklarım yerden kaydı.
Osman Amca, siz ondan mısınız?
Derince bir nefes aldı. Döndü kulağıma.
Hakkımda konuştunuz mu?
Elife anlatmıştı. Bugün bana da aktardı. Her yıl sizin için fazla sandalye hazırlarmış yılbaşında. Tam kırk yıl.
Yüzünü elleriyle kapattı. Omuzları titriyordu.
Kırk üç yıl Kırk üç yıl dönmeye korktum.
Neden?
Elini yüzünden indirdi. Gözleri kıpkırmızı. Sessizce ağlıyordu.
Babamdan Çok kötü kavga ettik. Ona asla söylenmemesi gereken şeyler söyledim. Hayatımı mahvettin dedim. Bir daha adım bu eve atmam ve Ankaraya, şantiyeye gittim. Bir yıl sonra dönerim sandım. Bir yıl beş oldu, beş yıl on. On, yirmi Sonra Sonra utanmaya başladım. Herkes öldüğümü sansın, daha iyidir dedim.
Ama Zeynep, annem ne olacak?
Onun da bana küstüğünü sandım. Hiç bir mektup yazmadım. Korktum. Ya o da artık beni istemiyorsa?
Hayır. O sizi bekledi, dedim. Boğazım düğümlendi. Kırk yıl boyunca her sene o sandalyeyi koydu. Elif ile ben anlam veremezken
Bakışlarını bana dikti.
Bir yıl önce vefat ettiğini gazete köşesindeki ilanlardan öğrendim. Eski bir gazete, birinin bıraktığı kâğıt parçasında. Fotoğrafı, ismi: Zeynep Dervişoğlu. Benim Zeynepim yaşlanmış Uzun süren hastalık sonucu aramızdan ayrılmıştır yazıyordu altında. O zaman anladım Geç kaldım. Kırk üç yıl bekledim, ama başaramadım.
Yine de geldiniz.
Çünkü meğer o beni hep beklemiş, her yıl sandalye koymuş. Hiç vazgeçmemiş. O yüzden, geç de olsa odayı, evi son bir kez görmeliyim dedim. Beraber büyüdüğümüz, mutlu olduğumuz, ben ortadan kaybolduğum o evi
Birlikte sustuk. Kar altımızı örterken umursamadım. Annemin eflatun şalı hâlâ onun kokusuyla dolu; Lavanta Bahçesi parfümüyle ve çocukluğun huzuruyla.
Size inanamam, dedim sonunda. Kusura bakmayın ama herkes Ben Osman Amcayım diyebilir. Kanıtınız var mı?
Kısa bir duraksama.
O küçük odada, kiler yaptığınız yerde Çocukken Zeyneple, duvarın içine bir mesaj kazıdık. Alçıya, 1962 yazında, çiviyle. Odanın pencere kenarında, taburenin üstünde ulaşabilmiştik.
Odanın duvar kağıdı en az beş kez değişti.
Biliyorum. Ama kazıdığımız yazı, en dipte, hâlâ vardır. Tam çocuk boyunda, pencerenin sağ köşesinde.
Ayağa kalktım: Dizlerim titriyor.
Hadi, gelin siz de.
Kiler, eski eşyalar, annemin yemenilerinden, babamın kitaplarından, anı kokuyordu. Lamba köşede loş, ben pencerenin sağ yanına eğildim.
Burada mı?
Biraz yukarıda; taburedeyken boyumuz öyleydi.
Alet aradım. Rafda paslı bir makas duruyordu.
Duvar kağıdının ucunu kaldırdım. İlk kat bej, geçen yıl yapmıştık. Altında yeşil, doksanların gözdesi Mavi, seksenlerden. Sarı, yetmişten. Kırmızı, altmışlılardan. Sonunda çıplak alçıya ulaştım.
Telefonumun ışığını tuttum. Elllerim titriyordu.
O harfler: çocuk el yazısıyla çiviyle kazılmış.
Burada biz yaşadık, Osman ve Zeynep, 1962.
Parmağım o derin çizgilere değdi. Altmış iki yıllık sır. Beş kat kağıdın altında, sadece onların sırrı.
Ben kazıdım, dedi Osman amca, arkada. Zeynep korkmuştu; annem görürse kızar diyordu. Hemen macun çeker, üstünü kapatırız, dedim. Sırrımız olur diye.
Döndüm; yaşlı, yıpranmış, ama annem kadar tanıdık. Gerçekten de Osman Amcaydı.
Gerçekten sizsiniz
Evet, Nihancığım Gidince küçücüktünüz, dizime otururdunuz, Zeynep Koş, Osman Amcana sarıl, derdi. Bugün yine dilimden çıktı işte.
Sabaha kadar mutfakta oturduk.
Onun için demli kekik çayı, annemden kalma son kavanoz reçel. O reçeli annem hastalanmadan bir ay önce yapmıştı.
Osman Amca anlatıyor: Ankara inşaatları, kamplar, yıllarca yalnız geçen geceler. Akılsız gençlikte bir soygun, üç yıl Mamakta koğuş, sonra sokakta yaşam O eve dönememe korkusunun günden güne ölümcül bir pişmanlığa dönüşmesi.
Saatçiydim ben, bakışlarını ellerine indirdi. Buradan ayrılmadan önce, saat tamirhanesinde çıraktım. Ellerimdeki nasırlar hâlâ kaldı, şu minik izleri görüyorsun değil mi? Tornavida, cımbız, büyüteç Aklım unuttu, ellerim unutmadı.
Ellerini gösterdi; ilk başta dikkatimi çeken ince narin elleri.
Dönmekten niye korktum biliyor musun? Aslında utandığım için değil. En çok Zeynep beni affetmez diye. Hiç yazmadım, hiç aramadım. Oysa yazabilirdim. Bir kere olsun, Abi, seni çok özlediğimi bilmiyorsun diyebilirdim. Ama korktum.
Neyden korktun?
Yolun açık olsun der diye. Öldün benim için der diye. Bunu duymaktansa hiç duymamış olayım, dedim.
Değmezmiş Annem tam kırk yıl boyunca o sandalyeyi koydu. En ağır hasta halinde bile bana koydurdu sebebini hiç anlamadım. Meğer sizi beklemiş hep
Uzun süre sustu. Camda yeni yılın ilk güneşi sıyrılıyordu.
Küpeler O kehribarlar, dedi birden. On sekiz yaşına bastığında, ilk maaşımla alıp hediye etmiştim. Üç ay para biriktirmiştim çıraklıkta. O kadar sevindi ki Bir ömür boyu takacağım dedi.
Küpeme dokundum. Anlamını ancak şimdi anladığım annemin hatırası.
Gerçekten de hiç çıkarmadı, dedim. Hastanede hemşireler zorladı, yine de çıkarmadı.
Osman Amca sessizce ağladı. Sadece gözlerinden süzülen yaşlar bembeyaz sakalında dondu.
Konsolu açıp üst raftan annemin ördüğü gri şalı aldım. Annesinin kokusu hâlâ üzerinde lavantayla karışık, ev gibi.
Şalı omzuna örttüm.
Mutlu yıllar, Osman Amca.
Elimi avuçladı, yanağına dayadı. Elim sıcak, ıslak.
Yetmedi Üç yıl daha sabretseymiş! Üç yıl Biraz daha erken gelseydim
Gördünüz ya. Geç de olsa, annem için önemli olan buydu. Dönmeniz.
Gözleri kıpkırmızı, bana baktı.
O sizi isterdi burada.
Burada kalayım mı?
Bu evde, aramızda.
Oturdu, pencere gözüyle günün ilk ışıklarını yudumladı.
Sabah, güneş buz sarkıtlarını parlatırken salona girdim.
Osman amca on üçüncü sandalyede oturuyor, önünde dumanı tüten bir çay bardağı. Yanında Elif; elleriyle anlatıyor, Osman amca ilgiyle dinliyor ve ilk defa gerçek bir tebessümle gülüyor.
Caminin tepesindeki yıldız, tam annemin ayarladığı gibi sola dönük. Bu onların işaretiymiş. Yıllarca saklı kalan kardeş sırrı. Annem beklemiş, yıldızın buna tanık olacağını bilmiş.
Mehmet hâlâ köşede şüpheyle gözlüyor, ne yaşandığını anlamadı. İlknur mutfakta, çay tabaklarını yıkayarak hayatı normalleştirmeye çalışıyor. Belki de zaten onun için normaldir. Yabancı bir ihtiyar, yabancı bir hikâye.
Victor yanıma geldi, hafifçe omzuma sarıldı.
Burada mı kalacak?
Evet.
Emin misin, Nihan? Sonuçta tanımıyoruz.
O yazıyı biliyor, Victor. Beş kat duvar kağıdının altında: Burada biz yaşadık, Osman ve Zeynep, 1962. Taklit edilemez.
Victor derin bir iç çekti. O, temkinli ama iyi kalpli bir adam; beni seven bir insan.
Peki. Sen bilirsin. Ama yine de gözüm üstünde!
Gözüm Osman Amcadaydı. İki elini birden çaya sarmış, narin elleriyle dikkatlice tuttuğu bardakta bir anı yaşar gibi. Eller, anneme kehribar küpeleri alan eller
Annem bu sandalyeyi kırk yıl bekletmiş, üç yıldır boş. Yeter, dedim.
Elif beni görünce el salladı.
Babaanne! Osman Amca saat tamir ediyormuş! Benim odadaki eski duvar saati bozuktu, Bakıp yapabilirim, dedi.
Yanlarına gittim. Elimi Osman Amcanın omzuna koydum annemin hep konuklarını karşıladığı gibi. Artık hatıra bana geçmişti.
Mutlu yıllar, dedim. Yeni bir yıla, yeni bir hayata.
Elimi tuttu, gözleri nemli.
Teşekkür ederim, Nihancığım, sesi boğuk çıktı. İçeri aldığın için sağ ol.
Dışarda pamuk gibi kar yağmaya devam ediyordu. Annemin dediği doğruymuş. Böyle kar misafiri çağırır.
Kırk yıl bekledi. Üç yıl sonra o misafir geldi.
Ve artık on üçüncü sandalye asla boş değil.




