Ay Şengül abla! Vallahi tam zamanında geldin! Ne yapacağım, bilemiyorum artık!
Şengül, ağır alışveriş poşetini apartmanın bankına koyup, derin bir nefes aldı.
Ne oldu Fidan Hanım?
Sakin ol Şengül! Unutma; nezaket, bir kez daha nezaket Yaş almışlarla ancak böyle geçinilir! Hem de Fidan Hanım gibi zor insanlarla.
Fidan Hanım Karaaslanın huysuzluğu tüm mahallede nam salmıştı. Onun kadar dobra, onun kadar lafını sakınmayan hanım zor bulunurdu.
Hanım diyorum çünkü, Fidan Hanım kavgasını da çok kibar yapardı ama bir insana rahat yüzü göstermemekte üstüne yoktu.
Kızım, siz yanlış düşünüyorsunuz.
Ben sizin kızınız değilim!
Ay ne talihsizlik! Vakti zamanında kadınların hanım hanımcık olması makbuldu, şimdi ise Boş ver, kayıp nesil işte! Ama şu köpeğinin pisliğini yine de topla e mi kızım?
Toplamazsam?
O zaman tüm mahallenin diline düşersin, canım!
Böylesi tehditleri boş laflar sanıp ciddiye almayan şanssızlar kısa sürede Fidan Hanımın şaka kaldırmaz karakterini bizzat deneyimliyorlardı. Üstelik lafla değil, icraatla!
Kim ona saygısızlık ederse, ertesi sabah kendini şeref panosunda bulurdu. Fidan Hanımın tabiriyle, köşe başı her ağaç, elektrik direği, ilan panosu; hepsi potansiyel teşhir yeriydi. Üzerinde suçlunun fotoğrafı ve pek değişmeyen not: Bunlarla övünmüyoruz! Altında işlediği günah ne ise ayrıntısıyla yazılı.
Yığınla kağıt vardı. Prensi, geçenlerde komşusu ona öğretmişti, maşallah bozulmak bilmezdi. Kağıdı ise hem iyi emekli maaşı var, hem çocuklarının yardımıyla fabrika gibi stokluydu.
Fidanın en büyük görevi, emanet aldığı yani kendi oturduğu mahallenin düzenini korumaktı. Zaman zaman mahkemenin kestiği komik cezalar, umurunda bile olmazdı. Her duruşmaya katılır, hakimlere selam verip inceliklice özür dilerdi. Artık sinek gibi kovulmaz, kaçınılmaz şer veya hayır olarak görülürdü, duruma göre.
Bazen ise, herkes minnettar olurdu. Mesela, onun inatçılığıyla on yıl sonunda yağmurda taşkın olan kanalizasyon baştan sona yenilenmişti. Onu on yıl çileyle, sabahlara kadar süren mücadelesiyle hatırlayan mahalleli, bu iş bitince bir daha Fidan Hanıma kavgacı diyememişti. Çünkü, arabasını her yağmur bile göl gibi suyun içinden çıkartan taksiciler, Fidan Hanımı görünce saygıyla eğilir oldu. Herkes kendi günahını hatırlayıp, yine de bana bulaşmaz inşallah diye dua ederdi.
Köpek sahipleri, çocuk bakmayıp işin başına bira açıp banka çekilmiş anneler; nafakayı ödemeyen kocalar; gizli ya da aleni alkolikler Toplumun ortak kurallarını umursamayan, çevresiyle ilgisiz kim varsa, Fidan Hanımın hedefindeydi.
Tabii ki, herkes mutlu değildi bu mücadeleden. Bir defasında, geceleyin hasta ablasından dönen Fidan Hanımı karanlık sokakta kıstırdılar. Çok sürmedi, birileri onları kovaladı ama ayağındaki kırık yanlış kaynadı, meteorolojiye bağladı artık.
Bu durumun dahi mizahını yapardı:
Bari yanımda şemsiye alıp almayacağımı biliyorum! Ne güzel işte!
Onu dövenleri de hemen buldular, mahkemede en ağır cezaya çarptılar. Fidan Hanım, hâkimler arasında efsane olmuştu zaten!
Bunun yanında bu olaydan sonra, üç mahalle bekçisi ve bir polisle dost olmuştu; tek başına halledemediği olayları onlara havale ederdi.
Veyselciğim, canım! Sana acayip ihtiyacım var! diye telefon açardı, mahalle polis Veysele.
Veysel, apartmana taşındıktan sonra, hem Fidan Hanımın komşusu hem en büyük destekçisi olmuştu. Nasıl olmasın? O ilginç, incecik ama dediğini yaptıran kadın, Veyselin karısı, çocukları ve en çok da onun kabus annesinin kalbini kazanmıştı. Bir gün, oğlunu her gün ziyarete gelen kayınvalideyle tatlı sert konuşmasından sonra, Veyselin evi huzur bulmuştu:
Yahu hanımefendi, bu kadar mı kötü yetiştirdiniz oğlunuzu?
Neler diyorsunuz?! Ben harika bir anneyim!
Hiç şüphem yok! Ama bakınız, bu kadar iyi yetiştirdiyseniz oğlunuzu, niye hala mendiliniz ve yardımınız lazım? Yardım tamam da, şu mendil meselesi Ne yani, koskoca adam burnunu silemiyor hâlâ!
Hangi mendil? şaşıran anne anlamadan bakıyordu kadına.
Elbette ki burun mendili! Siz hâlâ oğlunuzun burnunu siliyorsunuz! Ay ne acı, bu yaşta bir evlat grip olunca kendi başına halledemezse Siz de yoruluyorsunuz, çocuk da büyüyemiyor. Yazık!
O günden sonra kayınvalide ziyaretleri azaldı, Veyselin evi huzur buldu. Aile, Fidan Hanıma minneti anlatamazdı.
Şengül, sosyal hizmet uzmanlığı yapalı birkaç yıl olmuştu, elbette Fidan Hanım ve devrelerini iyi tanırdı. Ama bu güçlü kadını apartman önünde gözyaşlarıyla görmek onu şaşırtmıştı.
Neden ağlıyorsunuz?
Şengülcüğüm… Senin ilgilendiğin, eski öğretmen Şahika Hanım…
Ne olmuş ki?! Şengül, gözlerini heyecanla tanıdık pencereye yolladı.
Şimdi Veysel orada. Şahika artık yok…
Şengül yere çöktü. Ne gündü bu böyle?!
Sabah evinin önünde su patladı, çocuklar okula geç kaldı. Sonra kocasıyla bir ağız dalaşı! Oysa Selimini çok sever, hatta tapardı. Şimdiki devirde ne içki ne sigara; çocuklarına aşkla bakan koca bulmak kolay mı? Arkadaşları hep, Kıymetini bil! derdi. Ama işte birlikte yaşamak böyle, arada patlıyorsun. Hele sebepsizce! Kavgaları çıkaran saçma bir lamba meselesiydi. Daha önce de değiştirmişliği vardı!
Sinirler bozgun mu? Kadınca bir şey mi? Boşver gitsin! Koca haftadır lamba için konuşuyorum, kendim değiştirirdim, boşuna uğraştım. Şimdi barışmak, gönül almak lazım Halbuki böyle anlarda insan, bir var bir yok; tıpkı Şahika Hanımda olduğu gibi…
Daha dün, Kedilerimin mamasını al diye rica etmişti, bugün…
Şengül iki ağıt daha çekip kendini tutamadı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Oy kuzum… Al şu mendili de!
Saf, dantel gibi bir mendil dizlerine düştü, Şengül daha da çok ağladı.
Şahika Hanımın yıl başında hediye ettiği mendilin aynısı!
Size Şengülcüğüm! Mütevazı bir teşekkür hediyesi!
Amma da güzelmiş! Üstü de işleme?
Evet, isminizin baş harfleri.
Ahh! Bu kadar güzel bir şey silecek mendil demek… Yazık!
Şengülcüğüm, bu yalnızca bir mendil. Keşke size layık düzgün bir şey verebilsem. Emekli maaşımla sıradan bir hediye, işte.
Şahika Hanım, anneannem derdi ki, en güzel hediye, insanın hatırlanmasıymış.
Akıllı kadındı senin büyükannen. Hâlâ sağ mı?
Hayır. Yakınlardan kimsem kalmadı. Kocam ve çocuklarım var, sadece onlar.
Çok yazık! Yanlış anlama sakın. Eşin ve çocukların olmasına değil; onları hiç yaşayamamış olmama üzülüyorum. Ama daha kötüsü… Kalabalık akrabaya rağmen, yaşlılıkta tek başına kalıp, kimsenin umurunda olmamak korkunçmuş. Haliyle kapıya dayanıp ölmedin mi hâlâ diyen de oluyor…
Bunu kendinize mi söylüyorsunuz?
Evet, canım. Bana. Ailem olmadı. Hep akrabaların aklıyla, onların doğru dediğiyle yaşamak zorunda kaldım. Seçimlerim hep beğenilmedi. Sonuç? Tek kaldım. Hatalarım da oldu ama yalnızlık İnsan yalnız olmamalı. Sosyal bir yaratık. Yalnızlıktan katlanılmaz derecede sıkılıyorum! Kocaman ailem var, ama kimseye derdimi anlatamıyorum. Kedi olmasa burada da yok olup gidecektim. Bir yakınım geçen gün, Yeter, öl de buralarda durma dedi. Kızının üniversiteye girmesi için benim evimi boşaltmamı istiyorlar.
Neden verdin evi? Evinizde biri dursa sıkılmazdınız ya!
Şengülcüğüm, ben sadece bir odayı istemiyorlardı, bütün evi vermemi bekliyorlardı! Onların gözünde zaten ihtiyacım kalmamış, gençler yaşar, aile kurar, çocuk yapar; hepsi orada olacak, benim evimde! Ya ben? Beni de kardeşime, ama kısa süreliğine… Zaten huzur evinde yer ayarlamışlar bana.
Şaşıyorum! İnsan başkası için nasıl karar verir? Siz bebek değilsiniz ki!
Diyorlar ki aklım ermiyor, karar veremiyorum. Kendimi unutmuşum, kendi evimden bile feragat edemedim.
Vah ki ne vah! Böyle akraba olmadıktan sonra düşmana gerek yok!
Ama yine de benim kanım, seviyorum onları. Evi miras olarak bütün yeğenlere eşit payla bıraktım. Halbuki, biri ayrıca miras alsın diyemedim; vicdan dayanmadı. Biri alsa, diğerleri ne olur? Hele hele ya kedilerim… Hepsi kedilerimi sevmiyor. Ölür ölmez sokaklara salarız diyorlar bana. Kimse istemiyor!
O kadar da değil!
Şengülcüğüm! Onları tanımıyorsun ki!
Tanımam da istemem! Biliyor musunuz, şimdi ne yapalım?
Ne?
Kedilerinizi bana miras bırakın!
Nasıl yahu?
Bildiğim kadarıyla kediler de mal sayılıyor. Bana miras edin onları. Size bir şey olursa, ben bakarım. Kediler size emanet, onlara sahip çıkacağım. Hayvanlara kıymak günah!
Sen bir meleksin, vallahi! Akıl ermezdi böylesine. Bu da büyük yük…
Aman olur mu? Onlar yük değil. Ne derler? Kedi girmeyen evde bereket olmaz. Şengül, usulca mırıldanan Miniki sevdikten sonra, bir yandan da tombiş Mişanın pençesine direniyordu.
Minik on yıldır Şahika Hanımın evindeydi, Mişa ise sonradan çıkagelmişti. Mişayı da ilk sokakta acıyan Fidan Hanım bulmuştu; Şahikaya bırakırken:
Şahika, bu garibanı ne yapman gerektiğini bilirsin. Benimde alerjim var. Ama hayvan yazık! Geçemedim yanından. Şuna bak, küçücük yavru… Atılır mı bu güzellik?
Fidan, tabii bakarım. Ama bak sana son defa diyorum, bir daha getirme. Minik de senin hediyen. Ama üçüncüye gücüm yetmez. Bütçem yetmiyor.
Anladım, Şahika! Çok teşekkür ederim.
Öylece Mişa kaldı. Ama işin matrak yanı, Mişanın aslında dişi olduğu bebekleri doğana dek fark edilmedi! Doğum sabahı Şahika Hanım gözleri dolu dolu şaşkınlıkla bakakaldı:
Mişa hanımlar… Veya şansın döndüğü böyle demek lazım… Maşallah yavruların da pek güzel çıkmış. Aferin Mişa! Minik! Sen de sorumluluğunu bil! Baba olacaksan, sahip çık!
Minik, sanki insanmış gibi, öyle iyi babalık etti ki, gören şaşırırdı. Şengül de her gittiğinde bu güzelleri seyretmeye bayılırdı.
Demek bildik sandığımız kadar zekiyiz! Kediyi kediden ayıramamışız! Nasıl anlamadınız hamile olduğunu?
Ben de kilo aldı sanmıştım! deyip gülüyordu Şahika Hanım Yavrulara ne olacak peki?
O iş bende! Bahçem geniş. Olmadı, Fidan Hanımı da ararız. Onun hatırı büyüktür! Hallederiz.
Şimdi yavruları hatırlayan Şengül silkindi.
Ben burada ne diye oturuyorum! Aç kalacaklar…
O gün Şengül kedileri de, hatırayı da kapıp evine götürdü. Veysel de yardım etti, Birini bırak bana, çocuklar istiyor. Annem şimdi engel olamaz artık. dedi.
Hangisini istersin? dedi Şengül, sepetin kenarını kaldırıp.
Şu turuncuyu…
Şengül başıyla onayladı:
Biraz büyüsün, alırsın.
Teşekkürler!
Rica ederim… Peki, akrabaları çıktı mı, cenazeyle ilgilenecekler mi?
Güya Ama işimiz gücümüz varmış. Kendin bak, başımızı ağrıtma dediler.
Şengülin neredeyse elinden sepet düşüyordu. Şaşırdı.
Yok öyle! Her şeyiyle ilgileneceğim!
Hiç akrabanız değil ama…
Yanılıyorsunuz! Biz beş yılı aşkın dostuz. Az mı? Bazısı için iki gün yeter, bazılarıyla ömrün yetmez dost olmaya. Şahika Hanım bunun en iyi örneğiydi. Onu kimseye sahipsiz, bir başına bırakmam! Hakkı değil!
Veysel, kızgın Şengülün omzuna hafifçe elini koydu:
Birine çok benzedin şimdi. Ama üzülme, ben de yardım ederim.
Şengül başını öne eğdi:
Teşekkür ederim…
Bahçenin kapısını kilitleyince bir süre durakladı. Bu merkezdeki ev; anne, baba yadigarıydı. Dededen kalma, yazın serin, kışın sıcak… Asıl anlamı ise duvardan değil, içindekilerden geliyordu.
Yakınlarına sırt döneni asla anlayamıyordu. Çocuk, yaşlı, kim olursa olsun sevgiyi hak ederdi.
Verandanın basamağında oturdu, gözleri doldu. O anda, mis gibi ıhlamur kokusu sardı evi, mutfakta çocuklar oynuyordu. Selim, Lenocum, ağlıyor musun? diyerek geliverdi.
Şu lambayı değiştirdim, bir de musluğu tamir ettim. Tütünleri yakında dikeceksin. Hadi artık önceki gibi ağlama, olur mu?
Ağlamayacağım… dedi Şengül, gözyaşlarına engel olamadan.
Bu da neyin nesi? Selim, kucağından sepeti aldı. Ağırmış bu!
Kedi… Şengül başını Selimin omzuna yasladı.
Neee!?
İşte bak! Üstündeki örtüyü çekti, çocuklar mutfaktan koşup geldiler; öyle bir sevinç çığlığı koptu ki Selim zor durdurdu:
Sessiz! Korkmasınlar yavrular!
Kediler evi hemen benimsedi. Minik, aileyi beslemek için veranda önüne fareler taşırdı. Arada eski evini de özler, Fidan Hanımın bahçesinde ağaca tırmanır, eskiden camdan bakan eski sahibine mırıldanırdı. Kimse şikayet etmez, kaybını anlayıp saygı gösterirdi.
Bazen dakikalar, bazen saatlerce öylece dururdu. Gecenin körü döner, Şengül Ne halin varsa gör! deyip kapıyı açardı.
Ne şekerciliğin var senin! Ben sabah işe gideceğim!
Kedi bir teşekkür mırıltısıyla ayaklarına sürtünüp, evi şöyle bir kolaçan eder, ardından Mişa ve yavrularıyla uyurdu.
Şahika Hanıma layık bir cenaze yapıldı. Gelenleri gören Şengül şaşırdı.
Bunlar kim? Fidan Hanıma sordu.
Öğrencileri. Şahika Hanım fizik öğretmeniydi, sonra özel ders verdi. İyi de kazanıyordu ama gözlerinden olunca bıraktı. Bak, nasıl hatırlanıyor. Çok iyi biriydi…
Biliyorum…
Kırkı çıkana dek… Şengül geceleri kediye kapı açıp, tekrar tekrar o günü düşündü. İnsanın ömrü ne çabuk geçiyor. Sinirleri, sabah bulantılarının sebebini de anlamıştı, kocasından bile gizlediği o haberiyle, hayatı yeni anlam kazanıyordu.
Kucağında yavrulu Mişayı severken sessizce fısıldadı:
Yakında ben de tekrar anne olacağım. Biraz korkuyorum. Benimkiler büyüdü, unuttum çoğu şeyi. Sence, üstesinden gelir miyim?
Mişa öyle yüksek mırladı ki Minik hemen koşup geldi, Şengül ise ister istemez gülümsedi.
Haklısınız, çekinecek ne var? Koca bir çete var evde! Altından kalkarız!
O haberi kocasına söylemeye karar verdiği gün, başka bir olay onun yine hayatta tesadüf yoktur sözüne inanmasına neden oldu.
Minik iki gündür kayıptı. Hiç başına gelmezdi. Şengül telaşlandı, eski eve baksa da Minik yoktu. Ne Fidan Hanım ne Veysel görebilmişti.
Şengül, hadi yat sen, gelirse miyavlar. diye teselli etti Selim.
Yatamam ki! Yağmur yağacak diyorlar! Islanacak, Allah bilir nerededir?
Kedi bu! Aç kalmaz, döner!
Evden çıkmasına izin vermeyeceğim bir daha!
Gece geç saat, koltukta uyuyakaldı, Minikin döndüğünü fark etmedi bile.
Ama kedi öyle bir koşuşturdu ki, neredeyse evi yıkacaktı. Gece vakti, Minikin bağırtısı bütün sokağa yayılacak gibiydi. Fakat bahçe geniş, duvarlar kalın… Gece birden bastıran ayaz nedeniyle pencereler de kapalıydı. Kimse duymadı. Sadece Mişa, yavrularının yanında mışıl mışıl uyurken, birden başını kaldırıp kulak kabarttı ve birden silkindi.
Sepetten fırladı, Şengülün bacağına tırnak attı.
Ay!
Şaşkınlıktan Mişayı itiverdi, sonra uyanıp anlamaya çalıştı:
Ay Mişacığım, sen ne yaptın?! Beni tırmaladın mı gerçekten?!
Ve o anda, Şengül dışarıdan Minikin çığlığını ve hafif yanık kokusunu aldı.
Selim! Çocuklar! Yanıyoruz!
Bağırışıyla çocuk odasının önünde Mişayı yakaladı. Kedi, bir onu, bir öteki çocuğu hafifçe ısırıp, omuzladı.
Kalkın!
Şengül küçük oğlunu kaptı, büyüğü Selime bıraktı, yavru kedilerin sepetini koluna taktı, dışarıya fırladı.
Komşular hemen itfaiyeye haber verdi. Gelen ekip alevleri kısa sürede söndürdü. O sırada Minik, Mişayı da dışarı çekmiş, tüm kedi ailesi sahiplerinin yanında yerini almıştı.
Bitti! Evi boşaltabilirsiniz. Bir süre koku kalır ama asıl olan, ev yandıktan kurtuldu! Uykudan uyanabildiniz!
Şengül, Mişayı bağrına bastı:
Teşekkürler!
Selim, çocuklara izin verdi, itfaiyecilere teşekkür ettiler. Sonra Şengülü kucakladı:
İyi misin?
İyiyim…
Emin misin? Gerçekten iyi misin? karnına elini koydu, Şengül afalladı.
Yok artık,…
Tabii ki biliyorum! Senin kocan kim?! İki çocuğumuz… Yok yok, neredeyse üç olacak! Kendini saklayamazsın benden. Sinirlerin, sabah bulantıların…
Selim, korkuyorum…
Hiç korkma! Ben, çocuklar, bir yığın kedi! Dayanırız her şeye! Hem ev de sapasağlam!
Gerçekten…
Kedisini kocasına, yavruları çocuklarına verdi. Sonra kapıda geceye bakıp göklere fısıldadı:
Sağ olun, Şahika Hanım… Sağ olun, sizin iyiliğiniz bize ışık oldu…




