Kendi Yolunu Kendi Çiz: Hayatının Kontrolünü Ele Al

– Murat, araba durdu kaldı. Tam İstiklal Caddesinin ortasında. Telefonumun şarjı bitti, başkasınınkinden arıyorum.

O kadar garip bir an ki; Elif o telefonu iki eliyle tutmuş, ince deri eldivenlerinin içinde parmakları pek kıvrılmıyor artık. Kar kıyamet, tipi yokuş yukarı Galatadan esiyor, camları, vitrinleri karla örtüyor, gözlerini yakıyor. Elif, bir güzellik salonunun kapısında duruyor; salonun sahibi kadın sigaraya çıkmış, kadifemsi sesle hiç konuşmadan, uzatıyor yabancı telefondan araması için.

– Murat, duyuyor musun?

– Duyuyorum. – Muratın sesi, sekreterine not dikte eden biri gibi. Düz, tok, ilgisiz. – Toplantıdayım şimdi.

– Anlıyorum ama yardıma ihtiyacım var. Çekici çağırmam lazım ya da en azından nereye arayacağımı söyle. Telefonum kapandı, numarayı bulamıyorum.

Bir an duraksama. Bir üç saniye. Ama o saniyelerin içinde her şey var: Onun şimdi yana bakışı, yüzünü buruşturması, konuşmayı erken kesmek için neden arayışı.

– Elif, şu anda gerçekten yapamam. Sen hallet, yetişkin bir insansın.

Tuut… Tuut…

Bir süre daha Elif kulaklıktan gelen sesi dinledi. Sonra telefonu indirdi. Salonun sahibi hala oradaydı, elinde sigara, bir şey görmemiş gibi uzaklara bakıyordu. Elli küsur yaşlarında kısa boylu bir kadındı, mavi bir önlük giymiş. Hiç yanmamış bir sigara tutuyordu.

– Sağ olun, – dedi Elif, telefonu uzattı.

– Ulaştınız mı?

– Ulaştım.

Elif tekrar kaldırıma çıktı. O an kar yakasından, kollarından, atkısıyla kulağı arasındaki boşluktan içeri süzüldü. Palto iyi, Finlandiyadan alınma kalın kaşmir, rüzgâr geçirmez astarlıydı; ama tipi hiç kaşmir dinlemez. Elif durdu, düşündü. Araba bir aşağıki sokakta, kilitli. Çekici çağırmadı. Telefonu bitti. Eve yürümek kırk dakika, o da havalar iyiyken. Durağın başı ise hemen orada.

Yavaşça durağa yürüdü.

İçinde bir şey, sessizleşip küçüldü. Ne öfke, ne kırgınlık; sadece kimseye güvenememe hissinin soğuk bir rutini. O his yıllar evvel elinde diyecek, bugünün işi değil. Demliğin kenarında biriken kireç gibi; katman katman, yıllarca, fark etmezsin bile, bir bakarsın suyun tadı çoktan başka olmuş.

Muratla dokuz yıl geçti. İlk iki yılda başkaydı, sonra Muratın iş hayatı, projeleri, seyahatleri baş gösterdi. Sonra sessizlik, sonra akşam yemeklerinin hiç olmaması. Elifin kendi işi vardı, küçük bir mimarlık ofisi, tadilat planları çizerdi, bazen şantiyeye giderdi. Kendi parası vardı. Bu Muratın en sevdiği özelliği: Bağımsız derdi. Bağımsız. Sen hallet.

Durağın altında tentenin koruduğu bir köşe vardı; Elif orada, köşede, kimseye yaklaşmadan durdu. Dört kişi vardı: Sırt çantalı iki üniversiteli, kürklü, yaşlı bir amca, upuzun alışveriş çantasıyla bir kadın.

Elif yola bakıyordu. Kar neredeyse yatay yağıyor. Durağın lambası sallanıyor, ışığı kaldırıma dans ediyor. Arada araba sesleri karın içinde çalkalanıyor.
Ve işte o an geldi.

İlk önce bir kürk gördü Elif. Kadını değil, kürkü. Çünkü o kürkü ezbere bilirdi; baldırın ortasına kadar, hafif kloş altlı, dik yakalı, üzerinde üç koyu renk, cevizden ahşap düğme. Kürkün rengi acayip; koyu kestane, diplerinde kızıllık var, dolgun, hafif, neredeyse yaşayan bir dokusu var. Kuzeyderinin işi, Nişantaşında küçük bir atölye, satin hiçbir yerde satmazlar.

Murat almıştı, bir buçuk yıl önce.

O garip bir akşamdı. Kavga etmişlerdi, kapı çarpılmış, onarılmaz laflar edilmiş. Elif ciddi ciddi bitti sanmıştı. Murat ertesi akşam kutuyla gelmişti. Bordo kurdeleli bir kutu. Murat, hediye verirken yüzü pencereye dönük durur, mutlu poz takınamaz. Elif o an, Demek unutmadı, diye düşünmüştü. Hala bir şey var sandı. Altında, zırhın altında canlı bir şey kaldığını sandı.

Kürk altı ay sonra ortadan kayboldu. Araba pazar yerinde, otoparkta. Elif bir an oyalanmış, çantasını arka koltukta bırakmıştı. Anahtarı da içinde. On dakika kadar. Döndü; cam, kilit sağlam, ama kapı tam kapanmamış. Çanta yok. Ne cüzdan, ne ikinci telefon, ne kürk. Kapalı mekanlarda terliyorum, çıkarmıştım, dedi sadece.

Murat ise sadece, Eşyalarına dikkat etmen gerekirdi, dedi ve bitti.

Şimdi, ocak tipisinde, Elifin hayatında tanımadığı birinin üzerinde o kürk, Elifin tam karşısında otobüs durağında.

Kadın genç, en fazla yirmi sekiz, kısa, tıknaz. Yüzünde makyajsız bir sadelik, yanaklar donuk soğuktan kızarmış. Saçları, beyaz üstünde mavi çizgili örgü bereye saklanmış. Eldiveni ucuz, sentetik. Botları eski, topuğu aşınmış. Ama o kürk… Hiçbir yanıyla kıyafetine uymuyor.

Elif baktı. Hemen inanamadı. Benzeyen bir kürktür, dedi kendi kendine; sonra üç koyu ahşap düğmeye odaklandı. Üçüncü alttan biraz daha açıktı; çünkü yıllar önce bir değişiklik olmuştu. Atölye, başka bir cevizden değiştirmişti. Elif bunu her sabah görürdü.

İşte o, üçüncü düğmeydi.

– Bu kürk size nereden geldi? – dedi Elif.

Kadın başını çevirdi. Sakin, şaşkın ama korkusuz bir bakış.

– Efendim?

– Kürk diyorum. – Elif bir adım yaklaştı. – Sizin üzerinizde bu nasıl oldu, anlatın.

– Benim kürküm…

– Hayır, – dedi Elif. – O benim. Bir yıl önce çalındı. Sizde nasıl oldu, anlatın.

Kadının yüzü gerildi ama tek korku yok. Kıyıda köşede duran yaşlı amca yana çekildi, öğrenciler duymazdan geldi.

– Yanlışınız var, – dedi kadın sakince. – Ben pazardan aldım.

– Hangi pazar?

– Kadıköy İkinci El Pazarı.

– Böyle bir kürkü komik bir fiyata bulmak size garip gelmedi mi?

Kadının yüzünde bir şey kıpırdadı. Korkudan çok, içine atılan bir çaba gibi.

– Fiyatı neyse onu verdim. Dürüst bir alışverişti.

– Çalıntıyı satın almak da pek dürüst değil, – dedi Elif.

Birbirlerine öyle bakakaldılar.

– Bakın, – dedi kadın nihayet, – ben de sizin kadar üzgünüm. Şu an burada, size kanıtlayamam. Siz de bana kanıtlayamazsınız.

– Polisi arar, arattırırım.

– Arayın, – dedi kadın. Sözün içinde yenik bir kabul var, Elifi bir an tereddüde düşüren.

Kadının poşetinden küçük, ponponlu bir çocuk beresi sarkıyordu.

– Çocuğunuz mu var? – dedi Elif.

– Var.

– Kaç yaşında?

– Beş. Şimdi anaokulunda. – Duraksadı. – Bakın, soğuk burada. Şu karşıdaki kafeyi görüyor musunuz? Orada, sıcak yerde konuşalım. İsterseniz polise orada arayın.

Kafenin adı Sohbetti ve Elifin en çok ihtiyacı olan şey tam da bu sözcüktü.

İçeri girdiler.

Kafe küçüktü, sekiz masa, pencerede sardunya, tahta banklar. Tarçın ve çörek kokusu içeri yayılmış. Radyoda eski bir Türk ezgisi. Yaşlı çift köşede, bilgisayarlı bir adam duvar dibinde.

Pencere kenarı. Dışarıda sadece beyaz bir flu gölge.

Kadın şapkasını çıkardı, saçları koyu, enseye toplu. Ellerini masaya koydu; çatlamış, tırnakları kırık, eklemlerde ince derin yaralar. Bilgisayar başında oturan eller değil.

Garson kız geldi. Elif kahve sipariş etti. Kadın çay ve simit istedi.

Sipariş gelene kadar konu açılmadı. Sonra Elif sordu:

– İsminiz ne?

– Gülcan.

– Ben Elif.

Bir sessizlik. Sonra Gülcan anlatmaya başladı.

– Eylülde geldim İstanbula. İş lazım, ev lazım, param yok. Üç beş kuruş biriktirdiğim bir şeyler vardı. – Sadece gerçekleri anlatıyor, acındırmadan. – Bir hastanede temizlikçi oldum. Küçük bir oda buldum, sahibi iyi. Oğlum Efeyi anaokuluna yazdırabildim, zor oldu.

– Efe, oğlunuz mu?

– Evet.

– Babanız?

Gülcan gözünü kaçırmıyor.

– Ayrıyız.

Elif daha fazla deşmedi.

– Kürk hikayesi?

– Kasım’da. Pazardan geçiyordum. Genelde bakmam, param olmaz. Ama bunu görünce, dayanamadım. Adam üç bin lira dedi. O fiyata olmaz dedim içten içe ama sormadım nereden geldiğini. Bilmemeliymişim gibi hissettim.

– Yine de aldınız.

– Aldım. – Gözünün içine bakıyor. – Bana hak vermeyebilirsiniz. Ama bir kışlık montum bile yoktu. Okul yolu, gece vardiyası, oğlum üşümesin, ben de. İstanbul kışı serttir, bilirsiniz.

Elif kahvesini yudumlayıp düşündü.

Bir şey değişmişti. Neyi tam tanımlayamıyordu.

– Hangi hastanede çalışıyorsunuz?

– Bezmialemde cerrahi servis.

– Dört aydır mı?

– Evet. Sırf idarelik diyordum ama ortam iyi. Kreş yakın, mesai saati belli.

– Vardiya zor mu?

– Geceler uzun. Oğlumu komşuya bırakıyorum, Seher Teyze, iyi kadındır.

Elif düşündü: Gülcanın hikayesi, ülkenin binlerce kadının hikayesiyle aynıydı. Yeni bir şehir, çocuksuz bir koca, emek, yalnızlık. Ama Gülcan bir şey anlatıyordu ki, sadece hayatta kaldığı gerçeğinin ötesinde bir şey; üstüne titizlenilmeyen bir direnç.

– Nereden gelmiştiniz?

– Bolu Gerede. Küçük bir yer. Üç fabrika, bir hastane. Biri kapandı bile.

– Neden ayrıldınız?

Aynı, düz, net bakış. Kalamazdık, artık dedi.

Elif anladı; mimardır, projelerden, boşluklardan çok şey anlar. Söylenmeyende de hayat vardır.

– Efe babasını tanıyor mu?

– Tanıyor. Ama orada yaşarken istemediğim şeylere tanık oldu. Beş yaşındaki çocuk için fazla.

Bir süre konu kapanınca, dışarıya kar daha da yoğunlaştı.

– Bakın, – dedi Gülcan, – eğer bu kürk sizinse, iade ederim. Belgem yok, pazarcının da yoktu. İsterseniz polise beraber gideriz.

– Peki siz ne giyeceksiniz?

Omuz silkti.

– Eski montum var. İdare ederim.

Elif bakakaldı bir an. Kürk gayet iyi korunmuştu. Hatta Elifin zamanından bile iyi: Parlak, fırçalanmış.

– İyi bakmışsınız, – dedi.

– Böyle bir şeye bakılmaz mı?

– Nasıl temizliyorsunuz?

– Fırçasını nalburdan aldım, elli liraya. Dolapta da sedir ağacı topları var, güvesi olmasın diye.

– İlk defa böyle bir şey mi giyiyorsunuz?

– Evet. Daha önce hiç böyle bir şeyim olmamıştı.

– Yakışıyor mu?

Tuhaf bir soru oldu ama Gülcan şaşırmadı, cevabını tarttı.

– Evet, yakışıyor. Sadece sıcak tuttuğu için de değil. İşe onunla gelirken, bana başka türlü selam veriyorlar. İyi ya da kötü değil, daha eşit gibi.

Elif tabağını yavaşça masaya koydu.

– Sizi anlıyorum.

Gülcan başıyla onayladı.

– Siz nerede çalışıyorsunuz?

– Mimarlık ofisindeyim.

– Seviyor musunuz?

Elif düşündü. Seviyor muydu? Uzun zamandır sorgulamamıştı; sadece işini yapıyor, iyi ve özenli…

– Evet, – dedi yavaşça. – Herhalde en çok o hoşuma gidiyor.

– Bizim iş, – dedi Gülcan, – bayram gibi değil. Ama insanlar iyi, önemli olan bu.

Bir süre daha sessizlik. Sonra Elif merakla:

– Efeyi anlatır mısınız?

Gülcanın yüzü bir anda aydınlandı.

– Tam bir muzip! Her gün konuşacak bir şey bulur. Öğretmeni şikayetçi: Diğerlerine laf bırakmıyor, diyor ama ben memnunum. Demek ki içine kapanmamış.

– Eskiden susar mıydı?

– Son senemde evet. Araba sesi gibi sessiz, elinde oyuncak saatlerce otururdu.

– Şimdi?

– Şimdi başımızı ağrıtıyor. Mesela dün, köpeklerin neden kuyruk salladığını anlattı; ben bilemedim, açtı tablet bakıp bana da anlattı.

– Kaç ay oldu taşınalı?

– Dört.

– Çocuklar çabuk değişiyor, – dedi Gülcan. – Biz ise uzun süre sonra toparlıyoruz.

Elif sessizce, Eylüldeki kendi halini düşündü; çizim masası, müşteriyle sıra düzeni tartışması… Hiçbir fark yok. Tekrarlanan yalnız akşamlar, Muratla yapılan kalorifer, kombi, lavaboda master konusu konuşmaları, gereksiz toplantılardaki suskunluklar… Kendi güldüğünü, Gülcanın Efeyi anlatırkenki gibi hiç gülmediğini fark etti o an.

– İlk defa kürkü giydiğinizde ne hissettiniz?

Gülcan sustu, açıkladı:

– Belki saçma gelir ama başardım dedim içimden. Sıfırdan oğlanı alıp geldim, dört ay; ev, iş, anaokulu… Şimdi üzerinde kürk var ya, benim dünyam kanıtıydı: Bitmemiştim.

Elif bunu tam anlamış hissetti. İçinde bir düğüm çözüldü.

Çünkü Elif de ilk gününde aynısını hissetmişti. Gerçek sıcaklık, gerçek bir işaretti. Ama sonra kürk ile hayal başka bir yere savrulmuştu; Murat, iki hafta sonra yine toplantıdaydı, sonra seyahatte… Kürk ise gardıropta asılıydı. O hediye bir işaret sanmıştı. Oysa konu kapansın diyeydi.

Altı ay sonra kürk çalınınca bir kere ağladı ve unuttu.

Yok, unutmamıştı… Sadece öyle diyordu.

– Gülcan, – dedi Elif, – Yarın işe neyiniz var?

– Mont.

– Kalın mı?

– Pek yok ama alıştım.

Elif kürke baktı, üç düğmesine, derin kestane rengine…

Bir dakika düşündü:

Bu kürk bana lazım mı? Şimdi, şu an ona mı? Evet, soğuk; ama başka kıyafetim var. Bu hayatta kalma meselesi değil.

Peki ya ilke, hak? Çalıntı kürk. Gülcan bilmeden aldı, ama… giderim polise, hakkımdır.

Ama…

Muratla üç saniyelik konuşmayı, Kendin hallet, deyişini hatırladı. Yabancı telefonda titreyerek bekleyişini düşündü. Gülcanın oğlunu anlatırken küçük gülümseyişini…

Birden; sıcak, ne kürkteydi ne üç düğmede.

– Gülcan, – dedi Elif, – kalsın sende.

– Ne?

– Kürk. Sende kalsın.

– Ciddi misiniz?

– Evet. Sana kıyamam diye değil. Sadece bu kürk sana lazım, bana değil. Aradaki fark bu.

Gülcan uzun süre baktı, sesi titremeden:

– Direkt alamam.

– Zaten aldın, bedelini ödedin, kasımdır, parça parça biriktirmişsindir.

– O para komik…

– Senin için değil. Hiçbir şeyi olmayan için hiç değil.

Sonunda Gülcanın bakışı yumuşadı.

– Neden? – dedi.

– Çünkü o kürk bana olmayan bir şeyi temsil etti. Sana ise bizzat kendi çabanı. O ağırlık burada kalmalı.

Gülcan başını eğdi, sonra bir teşekkür fısıldadı.

Birer çay ve kahve daha ısmarladılar, mimarlık ve hastane planı konuştular: Gülcan penceresiz, dar koridorlu hastaneden şikayet etti, Elif ışığın, ferahlığın insan psikolojisine etkisini anlattı.

Kar sanki bitmiyor. Bir saat mi geçti, iki mi, kim bilir… Elif hiç zamandan kopmazdı, ajandasına bakmadan işi olmazdı, şimdi ise hayata kısa bir mola.

– Ben çıkayım, Efeyi almam gerek. Yedi gibi kreş kapanıyor. Tam zamanında çıkarsam yetişirim.

Gülcan, kürkünü giyerken bir an durdu, Elife döndü:

– Sizin arabanız orada mı hala?

– Orada. Çekici bulurum ya da takside şarj ettiririm.

– Benimle arayabilirsiniz. Şarjım var.

Birlikte çıktılar. Elif çekiciyi aradı, konum verdi. Gülcan yanında, telefonunu uzatmış.

Sonra, karın yeniden sertçe yüzlerine vurduğu sokağa açıldılar.

– Siz hangi tarafa?

– Sağa, arabaya.

– Ben sola.

Aniden vedalaştılar, ayrıldılar. Elif döndü baktı: Gülcan, başı önde, rüzgara karşı, kestane rengi kürkle yürüyordu. O kürk, kadının üstünde yerini bulmuştu.

Elif arabasının yanına gitti; beklemeye başladı.

Başka bir his, sessiz ve azıcık hüzünlü bir tür sükunet vardı içinde. Ne mutluluk, ne üzüntü. Sadece bir ferahlama, gereksiz gürültü kesilmiş gibi.

Muratı düşünüyordu.

Ne öfkeli, ne sıcak. Sadece, yolun sonunda bir görev gibi. Dokuz yıl. İlk iki yıl başkaydı, sonrası paralel hayatlar, cevapsız aramalar, hayat arkadaşı olmaktan çok ortak gibiydik.

Kendine, Neden dayandım? dedi.

Alışkanlık? Korku? Hep herkes böyle yaşıyor sandığı? Asıl, bir şey beklemenin adı konmamış hali.

O armağan edilen kürk, bir umudun sembolüydü. Sanki eski sıcaklık bir daha dönebilir…

Ama artık kürk yok. Ne güzel, dedim.

Elif, bozuk arabasının başında, kürksüz, şarjsız, kar tipisinde dururken eve döndüğünde Muratla konuşmaya karar verdi. Ne bağırış, ne gözyaşı, sade bir konuşma. Olanı olduğu gibi anlatacak. Açık, üzmeden, Ben böyle hissediyorum, böyle istiyorum diyecek.

İstediği aslında çok kolay bir şeydi. Ne pahalı şeyler, ne doğru aktiviteler. Yanında onun için dönen biri, akşam masada konuşabileceği biri… Telefonda Benim için önemlisin, diyen, ona kulak kesilen biri…

Belki olurdu, belki olmazdı. Kestiremiyordu artık. Ama başını gömmeyecekti.

Çayını yudumlayarak pencereye bakıyordu. Kar, yumuşak, hafif yağıyordu artık.

Bir yerlerde Gülcan, Efenin elini tutuyor, yolu anlatıyordu. Ya da köpeklerin neden kuyruk salladığını.

Bir yerlerde araba, servise çekilmiş. Yarın teslim.

Bir yerlerde bir toplantı, bitmeyen.

Burada sıcak çay, sessizlik, camda usul kar…

Birden, Bahar gelsin, bir yenilik yapacağım, diye geçirdi içinden Elif. Belki sulu boya kursuna yazılırım. Belki o kreş projesini baştan ele alırımsadece plan değil, çocuklar o mekânda nasıl hisseder, onu düşünerek. İşim bu: Ve iyi yapmak istiyorum.

Hava karardı, kar sadece sokak lambasında seçiliyor.

Elif çayını bitirdi, kalktı.

Antrede paltoyu kontrol etti. Finlandiya kaşmiri, sağlam, iyi bir şey. Sıcak.

Işığı kapatıp odasına geçti. Beklemek için değil.

Sadece olmak için. Şimdilik bu yetiyor.

***

Birkaç hafta sonra, şubatın gevşeğinde, Elif sokakta başka bir kadın gördü; üzerinde yine o kürk gibi bir kürk. Kalbi bir an yerinden oynadı, sonra durdu: Hayır, başkasıydı.

Yoluna devam etti. O gün çocuk merkeziyle ilgili yeni planları vardı; oyun salonuna iki yandan ışık giriyor, renkli bir duvar, koridor artık karanlık değil… Projeyi tekrar sunacaktı. Belki işvereni önce ters bakacaktı. Ama Elif, açıklardı. Anlatmak onun işiydi.

Yerdeki kar yeni yeni suya dönüyordu; köşe başlarında, mart yaklaşıyordu.

Yürüdü. Bazen bir insanla bir kere tanışmanın yeterli olabildiğini düşündü. Kar tipisinde, bir otobüs durağında, rastlantıyla… Sana ne öğüt veriyor, ne mucize sunuyor. Sadece kendi hayatını anlatıyor ve sen dinlerken, kendi hayatında neyin yanlış ya da eksik olduğunu görüyorsun.

Ve belki, bazen, bu kadarı yetiyor.

Rate article
Lifequest
Kendi Yolunu Kendi Çiz: Hayatının Kontrolünü Ele Al