Eşini toprağa verdi, tek başına ayakta kaldı, çiftliği yeniden ayağa kaldırdı… Sonra komşusu dedikoduyu başlattı.
Mesajlar ve mailler
Şimdi bana söyler misin, Zeynep Hanım, ona döndüm ve sordum, herkesin önünde söyle, neden hakkımda iftira attın? Sana ne kötülük yaptım? Neden böyle davrandın bana? Aldığım cevap her şeyi değiştirdi.
Eşini toprağa verdi, tek başına ayakta kaldı, çiftliği yeniden ayağa kaldırdı… Sonrasında ise komşusu dilini tuttu duramadı.
Bir dedikodu, tek bir söz yetti. O andan sonra bakkalda çalışan Gül hanım bana acıyarak bakmaya, sağlık ocağı hemşiresi elimi sıkıp Dayan, Melike… demeye başladı. Herkes bir şey biliyor ama ben kimseyle bir kötü sözüm olmamasına rağmen anlamıyorum ne oluyor.
Melike susabilirdi. Ama bütün köyün önünde çıkıp yüz yüze sordu:
Bana bunu neden yaptınız?
Aldığı cevap sonrası hayatı tamamen değişti.
***
O sabah toprak keskin, huzursuz bir şekilde kokuyordu, sanki büyük bir felaketten ya da büyük bir değişimden önceki gibi.
Daha hava aydınlanmadan çıktım dışarı. Çünkü inekler beklemez, senin ne yaşadığını bilmezler. İçinde taş mı var bayram mı, hiç fark etmez, süt de kendi saatinde gelir, sen de kabul etmezsen ya da gecikecek olursan kıyamet kopar.
Çimenlerin üstünde hâlâ gümüş damlalarıyla çiy vardı. Bak işte toprak her sabah yıkanıyor, her güne tertemiz başlıyor, sanki dünden bir iz yok, diye düşündüm. Ama insan öyle mi? İnsan tüm yaşadıklarını peşinden taşıyor, sanki at arkasındaki arabayı çekiyormuş gibi. Keşke biraz da güzellik taşısa… Ama ne yazık ki incinmeler, kırgınlıklar, affedilmemiş sözler, ters bakışlarla dolu yükümüz.
Dört yıldır Hayırlı Köyünde yalnız yaşıyorum, hayvanlardan gayrısı yok yanımda.
Eşim Mahmut tarlada, otları çevirirken aniden kalp kriziyle gitti. Onu güneş tepelere çekilirken, yüzünde huzur dolu bir ifadeyle buldular; sanki işiyle yorulmuş da dalıvermişti.
Belki de böylesi iyiydi. Ne acı çekti, ne de hayatı yavaş yavaş terk edişini izledi.
Mahmuttan sonra çiftlik bana kaldı: yirmi baş sağmal inek, buzağılar, tüm işler. Herkes, Sat şu hayvanları, Melike, kızının yanına şehre taşın, ne işin var burada çürüyeceksin? dedi. Ama ben yapamadım.
Sadece inat değil sebebim. Burada, Mahmutun ellerinin değmediği hiçbir şey yoktu. Birlikte inşa ettiğimiz ömür, her tahtada, taşta izi vardı. Nasıl bırakırdım, kime verirdim ki? Böyle sürdürmeye karar verdim.
Her gün dördünde kalkıyor, onda yatıyor, sırtım ağrıyor, ellerim soğuktan sayısız böylece yaşayıp gidiyorum. Yine de buzağıya, bir kova süte, köyümüzün üzerinde doğan her güneşe seviniyorum.
Komşum Zeynep Hanım hakkında düşünmek istemiyordum açıkçası.
Üç ev ötede, eski ahşap bir evde yaşar, yıllar yıllar önce dul kalmıştı. Oğlu Mehmeti büyüttü. Mehmet şimdi otuzunu geçmiş, ama köyde herkes hâlâ Zeynepin Mehmeti der.
Çalışkan, namuslu, ama şanssız biriydi. Evlenmişti ama eşi, şehir hayatı isterim deyip iki yıl sonra onu bırakıp gitmişti. Mehmet peşinden koşmamıştı.
Ama Zeynep Hanım, dedikodu olmadan duramazdı. Köyün kemiklerini didik didik ederek ancak sakinleşirdi, varlığının önemini anca böyle hissederdi. Önceleri kulak asmazdım, işim gücüm yeterince vardı. Ama son zamanlarda bir şeyler değişti.
Başlangıçta ufak tefekti her şey. Bir gün bakkala ekmek almaya girdim, Gül abla bana tuhaf, acıyan gözlerle baktı; sanki bir ayım dolmuş da cenazesi haber bekliyormuşum.
Sana ne oldu, Gül abla? dedim.
O bakışlarını kaçırdı: Hiç, Melike Hanım, yok bir şey.
Sonra sağlık ocağı hemşiresi Emine Hanım elimi sıkıca tutup, Dayan Melikem, hepimiz yanındayız, dedi.
Öylece kaldım, bana ne olmuştu ki?
Meğer olan şuydu: Zeynep Hanım köyün ağzına beni düşürmüş; Melikenin sütü bozuk, içine su, kireç karıştırıyor, yağlı göstersin diye neler ekliyor! demiş.
Bir de, yaptığım köy peynirlerini şehirde satarken artık bayat ürünleri etiket değiştirip taze diye satıyor, diye eklemiş.
Başta Aman canım, ne olacak, köyün kadınları işte! demiştim. Ama öyle değildi. Bu iftiralar, yıllarca verdiğim emeğin tek bir lafla ayaklar altına alınmasıydı.
Bir hafta boyunca rahat uyuyamadım, kendi kendime sordum, ne yaptım ben bu kadına? Ne zaman kırmışım?
Mahmutun cenazesinde baş sağlığı dileyen, gözyaşlarını akıtan da oydu.
Sonra bana güzel ama yürekten bir öfke geldi. Dedim ki, yeter! Kendimi böyle ezdirmem, bunca yılı çalışıp didinerek geçirdim, kimseye yedirtecek halim yok!
O hafta köyde toplantı vardı, ilçe yolunun onarımını konuşacaktık. Neredeyse tüm köy oradaydı, elli kişi kadar. Zeynep Hanım da ön sırada, kendinden gayet memnun.
Yol konusu bitince ayağa kalktım. Sesim titredi, dizlerim titriyordu. Ama konuştum.
Komşular, dedim, herkes bana baktı. Bir aydır hakkımda çıkan lafları duydum, duydum ki çat kapı evimi, emeğimi çekiştiriyorlar.
Bunlar baştan sona yalan! Sütüm her hafta ilçe laboratuvarında denetlenir,. Belgeler burada. Peynirlerimi üç market alır, kimse şikayet etmedi!
Ve tam buradan, ona döndüm.
Şimdi bana söyler misin, Zeynep Hanım, herkesin önünde söyle: Neden hakkımda iftira ettin? Sana ne yaptım? Neyin öcünü alıyorsun?
Bir anda yüzü kireç gibi oldu, oradan oraya renkten renge girdi.
Ben… Yani… Öyle dediler… Ben de söyledim… diye kekeledi.
Kim dedi? Adını söyle! Üzerine gittim.
Köy odasında bir sessizlik oldu ki, sineğin camda çırpınışı duyuluyordu. Herkes Zeynep Hanıma bakıyordu.
İşte… İnsanlar öyle dedi…
Hiç hazır olmadığı belliydi. Sonra birden bağırdı:
Neden herkes bana bakıyor? Ne suçum var? Kocası öldü… Başka bir adamla birlikte yaşarken bana laf düşmesin mi?
Donup kaldım.
Ne adamı? Hangi erkekten bahsediyorsun? Ben yapayalnız yaşıyorum!
O anda arkalardan bir ses yükseldi: Mehmet, senin adamın mı oldu yani?
Bunu söyleyen komşu Hatice Teyzeydi.
Mehmet ona yardıma gidiyordu, bu mu şimdi aşk?
Sonra Mehmet ayağa kalktı. Fark etmemiştim bile orada olduğunu. Yüzü kıpkırmızı, yumrukları sıkılı.
Anne, ne yaptın sen? dedi.
Zeynep Hanım oğluna yanaştı: Oğlum, ben senin iyiliğin için… O kadın seni tavlamak istiyor…
Sus! diyerek tüm gücüyle bağırdı. Herkes irkildi. Anladın mı ne yaptığını? Bir insana, namuslu birine çamur attın! Senin uğraşmadığın tek kişi kalmadı! O kadın tek başına hem işini hem çiftliğini yürütüyor, bir de iftira…!
Sonra bana dönüp sesi yumuşadı:
Melike Abla, onun adına özür dilerim. Sizden değil, kıskançlığından, yalnızlığından… Beni kaybetme korkusundan hepsi. Ve ben…
Susup ellerini yüzüne sürdü.
Ben de aslında sizi seviyorum. Uzun zamandır. Siz Mahmut Beyle köye ilk geldiğinizden beri. Ben o zamanlar çocuktum, on dört yaşındaydım.
Sizi gördüğümde hep, Bir gün bana da böyle bir eş nasip olur mu? dedim. Sonra başkasıyla evlendim. Geçer sandım, ama geçmedi. Eşim de hissetti, bu yüzden terk etti.
Salonda derin bir sessizlik sardı ortalığı. Zeynep Hanım sandalyeye gömüldü, on yaş birden yaşlanmış gibiydi.
Mahmut Bey gidince yardım etmeye başladım. Sizi acıdığım için değil. Yanınızda huzur buluyorum diye, kendimi tam, doğru hissediyorum.
Sustu, ben de ne diyeceğimi bilemedim. Yalnızca kalbim hızlı çarpıyor ve gözlerimde yaş hücum etmiş.
Mehmet, ben senden on bir yaş büyüğüm, dedim.
Biliyorum, diye gülümsedi. Ama ne fark eder ki?
O sırada yine Hatice Teyze söze girdi: Benim kocam benden sekiz yaş küçüktü. Kırk üç yıl huzurlu geçirdik. Yıllar önemli değil. İnsan iyi olsun yeter.
Herkes hemfikir, bazıları gülüyor, bazıları alkışlıyor. Zeynep Hanım ise iyice içine kapanmıştı, ne kimse yanına yanaştı, ne de yüzüne bakan oldu.
Bir anda kadına içimden acıma duygusu geldi.
Hemen değil, ama zamanla. Çünkü bütün bunları aslında korkudan, yalnızlıktan yaptı, tek evladım gidecek diye panikledi.
Yaptığı yanlıştı, ama asıl kötülükten değil; sevgi de değil, bağımlılık ve korkudan.
Yanına yaklaşıp yanında diz çöktüm.
Zeynep Hanım, dedim yavaşça, lütfen korkma. Kimse Mehmeti senden almıyor. O senin evladın. Yalnızca…
Yalnızca bir daha böyle yapma, olur mu? İnsanlara yalan söyleme. Toprağa zarar vermek gibi bu. Ne ekersen onu biçersin.
Gözleri yaşlı, mahcup ve çaresizdi.
Affet beni, Melike… diye fısıldadı.
Ben başımı salladım. Affeder miyim, affetmem mi, hemen belli olmaz. Zaman gösterecek, yara kabuk tutunca ortaya çıkar.
Sonra Mehmetle birlikte dışarı çıktık. Güneş ufuktan batıyordu, gökyüzü pembeydi.
Mehmet, dedim, cidden mi söylediklerin?
Cidden, dedi. Buradaki herkesin önünde asla yalan söylemem.
Ona baktım. İnsan sıcaklığı vardı. Yanında fırın kadar huzur hissediyordum.
O halde gel, inekleri sağacağız. Yardım eder misin?
O da çocuk gibi güldü.
Ederim.
Yanyana yürüdük. Yerler taze biçilmiş ot, kekik gibi kokuyordu. Ve o acının altında umut da vardı, hayatın devamından gelen bir mutluluk.
Çünkü hayat, yalanın, kötülüğün, dedikodunun ötesindedir. Hayat, ne olursa olsun sürer. Güzel insanlar sayesinde, sevgi sayesinde.
Mehmet elimi tuttu. Eli çalışmaktan nasırlı ama sıcacıktı. Ben de elini sıkıca tuttum. Belki de bu, kader dedikleri şeydir.
Bazen en büyük kötülükler korkudan, yalnızlık hissinden doğar. Ama sonunda, doğruluk ve sevgi bütün karanlığı yener. Siz de bir gün iftiraya uğrarsanız, susmayın, sesinizi çıkarın. Çünkü doğruluk, her zaman kazanır.




