Boğazındaki düğüm, fincanı masaya koymaya fırsat bulamadan ortaya çıkmıştı.
Yine çok tuzlu olmuş, dedi Mukadder Hanım, gözünü tabağından ayırmadan. Sanki havadan sudan bahseder gibi, kelimenin üzerinde özellikle durmadan söyledi bunu.
Zehra ocak başında durmuş, kayınvalidesinin sırtına bakıyordu. Siyah tokayla tutturulmuş, muntazam toplanmış saçlar… Kayma rengi, el örgüsü hırkanın altından dümdüz omuzlar…
Bence normal, dedi Zehra, sesi sakin.
Sana öyle geliyor, diye tekrarladı Mukadder Hanım, son kelimenin üzerinde bilhassa durarak. Erhan, tat bakalım.
Erhan, annesinin tam karşısında oturuyordu. Zaten kaşığı ağzına götürmüş, çiğniyordu. Her iki bakış da üzerine çevrilince hafifçe omzunu kaldırdı.
Normal anne.
Normal, diye yineledi kayınvalide, sanki bu kelime hoşuna gidiyormuş gibi. Normal kime göre? Askeriyede tuz oranı mı bu normal?
Zehra havluyu eline alıp parmaklarını teker teker kurulamaya başladı. Son üç haftada edindiği küçük bir alışkanlık. Ellerin titremesini engellemek için pratik bir yöntem olmuştu.
Üç hafta… Mukadder Hanım üç hafta önce gelmişti. Başta, beş gün kalacak denmişti. Sonra yedi güne çıktı. Ardından, biraz rahatsız olduğunu söyleyip uzattıkça uzattı. Erhan, Zehra’ya öyle bakmıştı ki, sanki sınav ertelenmiş de herkes garip şekilde rahatlamış ama bir yanda da tedirgin olmuştu.
Şimdi üçüncü haftayı geçiyorlardı.
Ben çıkıyorum, dedi Zehra. Havluyu askıya astı.
Kimse onu durdurmadı.
Yatak odasına geçti, kapıyı sessizce kapattı. Ne çarptı, ne sertçe itti, sadece tam oturuncaya kadar itti. Yatağın ucuna ilişti. İki yastığı, başuçlarındaki komodinleri, birebir aynı abajurları inceledi. Her şey yerli yerindeydi, her şey doğruydu. Fakat o doğruluk, son zamanlarda ona ev sıcaklığı değil, dekor gibi geliyordu.
Pencereden dışarıya, mart sonunun gri, yer yer kar çamuru ile serpiştirilmiş İstanbuluna baktı. Eskiden bu mevsimi severdi. Baharın tereddütünü gökyüzünde görmek hoşuna giderdi. Şimdi ise akşam raporu gözden geçireceğini, yarın Mukadder Hanımın ille de Evce Eşya mağazasından birkaç şey aldırmak isteyeceğini, çünkü oranın peçeteleri daha çiçekliymiş, diye düşündü.
Mutfaktan duyulan ses, Mukadder Hanımındı. Bir şey soruyor, Erhan cevaplıyordu, arada hafifçe gülüşü duyuluyordu.
Zehra parmak uçlarıyla şakaklarını ovaladı.
Erhanla altı yıl önce tanıştığında, annesi ona sıradan ve biraz mesafeli bir kadın gibi gelmişti. Biraz otoriter, biraz eski kafalı ilk izlenimlerde kim değil ki… Düğünde onlara bir çay seti vermiş, Huzurunuz daim olsun, demişti. Zehra gülümsemişti. Gülümsemeyi iyi bilirdi. Hep iyi görmeye, sabretmeye, öfkeli sese karşılık vermemeye alışkındı. Annesi, buna sabır derdi. Zehra ise yetişkinlikten başka bir şey sanmazdı.
Ama otuz iki yaşına geldiğinde, sabır ve yetişkinliğin aslında farklı şeyler olabileceğini düşünür olmuştu.
Kahkahalar bir kez daha mutfaktan yükseldi.
Zehra ayağa kalktı, aynanın karşısına geçti. Omuzlarına dökülen koyu kahverengi saçları, aydınlık ama yorgun gözleriyle kendine baktı. Uykusuzluktan değil başka türden, ancak dinlenmekle geçmeyen bir yorgunluktu bu.
Komodinin üzerinden telefonu aldı. Arkadaşı Meldaya tek kelime yazdı: Yarın?
Melda üç dakika sonra cevap verdi: Olur, saat kaçta?
Zehra: Öğlen. İşyerine uğrayacağım.
Melda gülücük emojisi yolladı. Zehra telefonu kaldırıp mutfağa döndü. Çünkü masayı toplamak ona düşerdi. Mukadder Hanım gelene kadar bunları görev olarak hiç düşünmemişti. Ama Mukadder Hanım ile birlikte her detay bir yük halini almıştı.
Kayınvalidesi salonda, pencere kenarındaki o koltukta oturuyordu; Zehranın koltuğu. Eskiden Zehra orada kitap okurdu. Şimdi yatak odasında okumaya alışmıştı, çünkü koltuk artık doluydu.
Zehra, diye seslendi kayınvalidesi. Hani şu bahsettiğim çayı almadın mı hâlâ?
İnternetten sipariş ettim. Yarın ya da öbür gün gelir.
İnternetten… Mukadder Hanım başını iki yana salladı. Ben bu teknolojiye akıl erdiremiyorum. Normal markete gitmek daha iyi. Hem dokunursun, koklarsın.
O çaydan buralarda yoktu.
Arasaydın bulurdun.
Erhan telefona gömülmüştü. Zehra bir an ona baktı, sonra tekrar kayınvalidesine döndü.
Tamam, Mukadder Hanım, bir dahaki sefere daha çok ararım.
Ve sofrayı toplamaya koyuldu.
Tabakları yıkarken eskiden Erhanla bambaşka muhabbetleri olduğunu düşündü. Nerede o eski geceler, iş çıkışı durup dururken dondurma alıp gelmeler… Bir gece, Zehra yıldız izlemek istiyor diye arabayla şehirdışına çıkmışlardı. O hiç neden sormamış, anahtarı alıp gitmişti sadece.
Oysa şimdi başka bir ev varmış gibi, Erhan iki odada telefona bakıyor, annesi Zehraya hangi markanın çayını nasıl araması gerektiğini anlatıyordu.
Sıcak suyu biraz kıstı, yıkamaya devam etti.
Aile psikolojisi, diye düşündü. Her şey aşk değil. Esas mesele, insanlar rahat olmadıklarında nasıl tepki verdikleri. Erhan kötü biri değildi, bunu bilirdi. Şakacı ve düşünceli olabilirdi. Ama annesi gelince bir şey değişiyor, kayınvalide albümündeki küçük denizci Erhan ile aynı çocuk oluyordu.
Tabakları kurutucuya koydu. Hava mart ayında erkenden kararıyordu ve Zehra uzun zamandır yeni ve sıcak ampul almak istediğini hatırladı; erteliyordu, çünkü fırsat bulamamıştı. Bu ev üç yıl önce alınmıştı, ilk günden itibaren de her şeye dokunmuş, kendi düzenini oturtmuştu. Perdeleri kendi seçmiş, mobilyayı birkaç defa başka yerlere taşımış, aylarca arayıp bulduğu mavi çizgili tabakları sergiye yerleştirmişti.
Burası onun evidi. Onun dünyası. Onun düzeni.
Erhan, oğlum, şu battaniyeyi düzelt, burada cereyan yapıyor, diye seslendi Mukadder Hanım salondan.
Zehra ellerini kuruladı. Göğsünde üç haftadır zaman zaman şişen bir his, şimdi yine baş gösterdi. Acı değil, sanki biri kalbini hafifçe sıkıyordu.
Ertesi gün Melda ile buluştu.
Melda küçük bir muhasebe firmasında çalışıyordu. Her iki haftada bir buluşmayı, birlikte kahve içip laflamayı adet edinmişlerdi. Zehra da muhasebeci olduktan sonra, bu buluşmalar aklını toparlamak için bir ilaç gibi olmuştu.
En sevdikleri köşedeki kafeden kahvelerini aldılar, fon müziği çalmayan, sessizce insan sesleri ve taze kurabiyeler kokan o kafede oturdular.
Hadi anlat bakalım, dedi Melda, büyük kupasını iki eliyle kavrayarak.
Üç haftadır bizde.
Melda şaşırmadı, kayınvalideye dair çok duymuştu zaten.
Erhan nasıl?
Alışık olduğu gibi… Ya da görüyor ama görmek istemiyor. Hangisi daha kötü, artık bilmiyorum.
Konuşmadın mı?
Konuştum. Diyor ki, anne yaşlandı, yalnızlığa dayanamıyor, biraz sabretmemiz lazım.
Anne öyle mi dedi; zoruna mı gidiyormuş?
Sağlığından şikâyet ediyor da… Ama kendi işi olunca, sapasağlam. Geçen hafta tekstil pazarında saatlerce dolaşmış, eve yorgun dönüp uzandı.
Melda kaşlarını kaldırdı.
Üç saat tekstil mi incelenir?
Evet. İki yastık kılıfı almış, sonra da benim çamaşır dolaplarımın arasına koymuş. Açınca, bu ne zaman alındı diye şaşırdım.
Desene direkt söyle.
Zehra arkadaşına baktı.
Nasıl diyeceğim… Bakın, Mukadder Hanım, lütfen bir daha izinsiz eşyama dokunmayın, diye mi?
Evet, öyle.
Keşke o kadar kolay olsa. Hemen eski konuşmalar: Ben sadece yardımcı oluyorum, ailemizde hep böyledir. Her şey eskiden daha farklıydı. Erhan susacak, yalnız kalınca bana Daha yumuşak olmalıydın, diyecek. O niyetli değildi, diyecek.
Sen ne yapıyorsun?
Gidip kılıfları tekrar poşete koyup kendi odasına bırakıyorum.
Melda bir süre susup, Yorulmuşsun, dedi.
Evet. Yoruldum. Bunu söylemenin hafifletici bir yanı vardı.
Daha ne kadar kalacak?
Bilmiyorum. Yakında annem kendisi gitmek isteyecek, diyor Erhan.
Net bir cevap değil…
Biliyorum, değil.
Melda yudum aldı, Zehraya ciddi, şefkatten çok, daha derin bir ifadeyle baktı.
Onunla gerçek bir şekilde konuşman gerek, diyeceklerini anlatmalısın. Öyle üstünkörü konuşmak değil, cidden konuşmak.
Ama o haldeyken anlamaya uygun biri olup olmadığını bilmiyorum. Annesinin yanında başka biri oluyor.
O zaman yalnızken konuş. Yarın bir bahaneyle gönder.
Zehra gülümsedi.
Göndermek kolay olsa…
Tekstil pazarına gitsin; sen de Erhanla konuş.
Bir süre ikisi de sessiz kaldı. Dışarıdan küçük, kızıl bir sokak köpeğiyle bir kadın geçti. Köpek sola çekiştiriyor, kadın düz gidiyor; aralarında sessiz bir çekişme…
Asıl canımı sıkan, onun varlığı değil, dedi Zehra hafifçe. O zaten öyle biri. Korkum, Erhanın neye dönüştüğünü artık anlayamıyor olmam.
Melda cevap vermedi. Bazen en doğru cevap susmaktır.
Öğle bitti, ödediler, çıktı. Hava soğuk ama dilinde hafif bir bahar umudu.
Yolda Zehra, akşam rapor kontrol edeceğini, sütün bittiğini, iki haftadır annesini aramadığını, Meldanın haklı olduğunu düşündü. Konuşmak gerek. Gerçekten konuşmak.
Daha neyle başlayacağını bilmiyordu ama.
Eve girince, hafif tatlı, eski dolap havası… Zehra kokladı, kendi parfümü değil. Mukadder Hanımın Hayal Akşamı parfümü, değerli anıların biriktirildiği eski gardırop gibi…
Geldin, dedi Mukadder Hanım. Patatesleri soyup bıraktım, kızart olur mu…
Zehra montunu askıya astı, düzeltip yerine koydu.
Sağ olun, Mukadder Hanım.
Erhan aradı, bugün sekize kadar işteymiş.
Biliyorum, bana da yazdı.
Mutfakta, patates iri iri, düz olmayan dilimlerle suda bekliyordu. Zehra her zaman ince doğrar, hızlıca kızartırdı. Şimdi hepsi büyük, dağılan dilimler…
Bıçağı aldı, yeniden ince doğramaya başladı. Sessizce…
Ne yapıyorsun? diye sordu Mukadder Hanım, mutfağa girince, soru tonunda değil, kesin bir şekilde.
Daha ince doğruyorum.
Neden? Ben doğradım ya…
Böyle daha güzel kızarıyor.
Benim usulümle de kırk yıldır oldu.
Zehra doğramaya devam etti.
Zehra, dedi Mukadder Hanım, tonu hafifçe soğuyarak. Ben doğradım diyorum.
Duydum. Teşekkür ederim ama kendi usulümle tamamlayacağım.
Uzunca bir sessizlik…
Kendi usulün… diye mırıldandı kayınvalidesi, gitti.
Zehra kızartmasını hazırladı. Yağ kızınca, patatesleri atıp, cızırtısını dinledi.
Son zamanların moda lafı: Özel alanlar. Ama işte, kendi mutfağında başka birinin doğradığı patatesi kızartırken, meselenin moda değil, en temel hakta gizli olduğunu düşünüyordu: İnsanın evinde patatesini istediği gibi doğrayabilmesi.
Erhan dokuz gibi geldi. Yorgun, iş çıkışlı ifadesiyle… Yanağından öptü, salona geçti.
Annem, nasıl hissediyorsun?
Fena değilim. Başım daha az ağrıyor.
Güzel. Zehra, ne var yemekte?
Patates var, ısıtayım.
Beraber yediler. Konu Erhanın işiydi. Mukadder Hanım sordu, Erhan yanıtladı, Zehra ise sessizce yemeğine devam etti. Akşam öylece aktı, ağır…
Erhan televizyon açtı, Mukadder Hanım koltuğuna yerleşti, Zehra bilgisayarını alıp odaya geçti.
Tablodaki rakamlar gözünün önünde kayıyordu; yorgunluktan değil, salondan gelen seslerin ve varlığın, evindeki insan fazlalığının ağırlığından…
On bir gibi Erhan geldi, yanına uzandı.
Nasılsın?
İyiyim, raporu bitirdim.
Annem, yine keyifsizsin diyor.
Zehra bilgisayarı kapatıp ona döndü.
Keyifsiz değilim, yorgunum.
İşten mi?
Sakindi, numara yapmıyordu, gerçekten anlamıyordu.
Sadece iş değil.
Neyden o zaman?
Erhan, üç hafta oldu biliyorsun, değil mi?
Annem hasta.
Üç hafta önce hastaydı. Şimdi şehirde çarşı pazar geziyor.
Erhan sustu, tavana baktı.
Biraz yanımızda kalmak istiyor. Orada yalnız.
Anlıyorum ama burası bizim evimiz.
Burası onun da evi.
Hayır, dedi Zehra, sakin ama her zamankinden belirgin bir tonda. Burası bizim evimiz. İkimizin…
Uzun sessizlik. Zehra orada Erhanın neler sakladığını duymayı öğrenmişti son zamanlarda.
Konuşurum, dedi sonunda.
Ne zaman?
Bir fırsat bulunca.
Zehra tavana bakarak uzandı. Odayı sıcak bir tona boyamayı, tavanı değiştirip değiştirmemeyi tekrar düşündü. Yapılamamış ev işlerine bir yenisi daha eklenmişti.
İyi geceler…
Sana da…
Erhan hemen uyudu, Zehra ise fırsat bulunca lafındaki aldatmacayı düşündü. Daha önce aynı kelimeyi pek çok bahane için duymuştu: Duvar boyanacak, annesi arayacak, çocuk konusu konuşulacak… Bir fırsat bulunca sonsuza ertelenen niyetlerin, huzur kaçırmayan insanların diliydi.
Bir saat sonra dalabildi uykuya.
Cumartesi sabahı Mukadder Hanım kahvaltı hazırlamıştı. Zehra bunu bir iyilik değil, sadece bir jest olarak kabul etti. Masada üzüm hoşaflı yulaf, kızarmış ekmek, tereyağı…
Nasıl çocukken Erhana yaptıysam, aynı öyle hazırladım, dedi Mukadder Hanım.
Sağ olun.
O üzümlü yulafı çok sever. Biliyor musun kızım?
Biliyorum, dedi Zehra. Üç senedir her hafta yapıyordu ama önemli olan bu değildi.
Ya sen nasıl yersin?
Ben kaşarlı tost yaparım genelde.
Güzel peynir bulamadım. Sizinkiler değişik.
Sevdiğimiz bu.
Mukadder Hanım dudak büktü ama cevap vermedi.
Erhan, mahmur bir şekilde geldi, masayı görünce sevindi.
Ooo anne, yulaf mı yapmışsın?
Sana, oğlum.
Zehra, tadına baksana, annem iyi yapar.
Yiyorum, deyip bir kaşık aldı.
Kendi damak tadı için biraz fazla şekerliydi ama ses çıkarmadan yedi. Konu haftasonu hava durumuna ve Mukadder Hanımın yarınki botanik bahçesi planına kaydı. Erhan hemen onayladı. Zehra yürüyüş uzun gelmez mi diye sorduğunda, Mukadder Hanım ufak bir galibiyet ifadesiyle Hareket sağlığa iyidir, deyip sustu.
O gün Zehra temizlik yaptı. Sıkıştıkça yaptığı, eşyaları yerine koyduğu, tozları aldığı, düzenlemenin aslında içini ferahlattığı ritüellerden…
Salondan başladı. Kitapları, bibloyu, kenara kaymış küçük tahtadan kuşu yerleştirdi. Sonra antreye geçti. Mukadder Hanımın paltosu, Zehra’nınkini tamamen gizlemişti. Kendi paltosunu öne aldı, kayınvalidesininkini sola çekti.
Ne yapıyorsun? dedi Mukadder Hanım, yine düz bir tonla.
Temizlik.
Paltoyu neden oynattın?
Sıkışıktı.
Her şey sana rahatsız…
Zehra cevap vermedi, ayakkabı fırçasını aldı.
Yani diyorum ki, sorsan olurdu, dedi Mukadder Hanım, nispeten yumuşak bir sesle.
Bir dahakine sorarım, dedi Zehra.
O akşam Erhan dışardan pizza söylemeyi önerdi. Mukadder Hanım itiraz etti: Pizzanın zararlı olduğunu, evde yemek gerektiğini savundu.
Anne, çok yorgunuz, hadi bir akşam pizza olsun, dedi Erhan.
Neyden yorgunsun? Zaten evdesin.
Evden çalışıyorum, dedi Zehra. Evde oturmakla aynı şey değil.
Ben de ömrümce çalışıp, yine de yemeği aksatmazdım.
Mukadder Hanım, dedi Zehra, sesi zorla sakin tonda tutarak, Çok takdir ediyorum sizi, ama bu akşam pizza yiyeceğiz.
Erhan hemen telefonundan pizza sipariş etti. Mukadder Hanım kendi odasına çekildi. Biraz sonra pizza geldi. Zehra dilimi tabağına koyup Erhan’a baktı.
Konuşacaktın.
Zehra, şimdi değil…
Ne zaman?
Şimdi olmaz, yemek sırasında olmaz.
Yemekte olmaz, yemekten sonra televizyona geçiyorsun, sonra uyuyorsun… Şimdi olmaz ne zaman bitecek?
Erhan pizzaya kaldı.
Zehra, dedi, uğraşmadan bastırılmış bir sevecenlikle. Biraz daha sabret. O zaten gider.
Nereden biliyorsun?
Önceden hep giderdi.
Önceden üç gün, şimdi üç hafta…
Demek ki yalnız.
Ben de yalnızım, dedi Zehra.
Baktı, Zehra da…
Ne demek o?
Dediğim işte…
Pizzayı aldı, ısırdı. Düşüncesi, Zehranın tuhafına, Sövden abartıyorsun demekten öte gitmedi.
O gece masayı toplarken, yıkarken düşündü: Bu üçüncü nesil çatışma değil yalnız; mesele mekânın, gücün kimde olduğu. Kim bu normal diyorsa, öteki mecburen razı oluyor.
Ertesi gün, pazar; botanik bahçesine gittiler. Zehra aslında gitmek istemiyordu ama nezaketinden kalkıp gitti. Bahçe, mart sonunda hemen hemen boştu. Dallarda yaprak yok, toprak ıslak. Zarif bir çıplaklık vardı; her şey apaçık. Dallar, gökyüzü…
Mukadder Hanım, oğlunun koluna tutunmuş, bir hikâye anlatıyordu köydeki kiraz ağacından söz etti. Erhan başını salladı, Zehra geride yürüdü.
İki çam arasında durdular. Mukadder Hanım döndü.
Zehra, az gül olur mu? Surat asık asık nereye kadar…
Afedersiniz?
Gül biraz. Cenazede gibisin.
Zehra sustu, sonra, Benim halim buydu, Mukadder Hanım, dedi.
Kayınvalide omuz silkti. Yürüdüler.
Bahçenin yarısında; Mukadder Hanım, Zehraya dönüp:
Zehra, söyle bakalım, çocuk düşünmüyor musunuz?
Zehra başını yavaşça kaldırdı.
Bu özel bir konu, dedi.
O kadar da özel değil. Anne sayılırım, bilmek hakkım.
O, Erhanla aramızda.
Elbet aranızda… Ama yaş geçiyor bak, otuz iki oldu. Tam zamanı.
Mukadder Hanım, Zehranın sesi yumuşaktı ama kararlı Duydum. Lakin bu konuda yalnızca eşimle konuşurum. Sizinle değil.
Sessizlik. Kayınvalide Zehraya, sonra oğluna baktı. O ise bardağını inceliyordu.
Sen bilirsin, dedi kayınvalide. Orada noktalandı.
Eve dönerken kimse konuşmadı.
Sonraki günler Zehra kendini işe verdi. Rakamlar, tablolar, çeyrek dönemi raporları… Belki de dediği gibi, elle tutulur cevaplar huzur vericiydi. Sabah bilgisayara gömülüyor, öğlene kadar çıkmıyordu. Mukadder Hanım da bu aralar daha sessizdi.
Çarşamba günü, Zehra kendi dolabında çamaşırların başka şekilde yerleştirildiğini fark etti. Hepsi değil, ama havlular başka, çarşaflar başka şekilde…
Dolabın önünde bir süre durdu. Sonra kapattı, salona geçti. Mukadder Hanım dergi okuyordu.
Mukadder Hanım, dedi Zehra.
Kadın başını kaldırdı.
Lütfen, eşyalarıma dokunmayın bir daha.
Sadece yardım ettim, dağınıktı.
Dağınık değildi, benim düzenimdi.
Eh, herkesin düzeni başkadır, dedi kayınvalide hafif gülümseyerek.
Evet. Orası benim düzenim. Lütfen.
Döndü, bilgisayara devam etti. Elleri biraz titriyordu. Ama, sakin ve kavgasız, ifade edebilmesi büyük adım sayılırdı.
Cuma günü Erhan işten erken geldi, Zehranın çok sevdiği limonlu pastadan aldı. Kutuyu gösterince Zehra azıcık gevşedi.
Sen limonlu severdin değil mi, dedi Erhan, hafif mahcup.
Sağ ol.
Anne, pasta ister misin?
Bana yasak, dedi Mukadder Hanım mutfaktan, Tansiyonum var.
Salonda sadece ikisi çay-pasta yaptı, üç haftadan beri ilk defa.
Nasılsın? dedi Erhan.
İyiyim, pasta için sağ ol.
Yalnızlık meselesini düşündüm.
Zehra baktı.
Ve?
Haklısın galiba. Nasıl söyleyeceğimi bilemedim.
Sadece söyle.
Kırılır.
Kırılırsa da, anlatırız. Seviyoruz deriz ama bize de alan lazım.
Erhan sustu.
Sen söylesen, diye başladı.
Olmaz. Senin annen. Sen anlatmalısın. Eğer ben konuşursam, nefret eden gelin olurum. Sen anlatırsan, olgun oğul…
Uzun baktı Zehraya.
Haklısın, dedi.
O gece küçük ama önemli bir şey değişmişti.
Mukadder Hanım dokuzda çıktı, Erken yatacağım, yorgunum, dedi. Hazırlanıp odasına çekildi.
Konuşacağım, dedi Erhan sessizce. Yarın mutlaka.
Zehra cevap vermedi, çayını yudumladı.
Ama yarın yine olmadı.
Cumartesi sabahı, Mukadder Hanım büyük bir aile yemeği için mutfağı ele geçirdi. Alışverişe gidip, malzemeyi getirdi, Zehrayı da mümkünse mutfağa sokmadı.
Zehra, Bu benim mutfağım, deyince “Hepsi evimiz,” dedi kayınvalide.
Kahvesini alıp odasına çekildi; Mukadder Hanım’ın sesi, tencere, doğrama sesleri…
Bir an göğsünde sanki su aniden donmuş gibi ağır bir şey oturdu.
Odasından çıktı, Erhan banyodan geliyordu.
Duydun mu?
Neyi?
Annen bana, mutfağımda işini yapma dedi.
Zehra…
Bugün konuşacak mısın? Yarın değil, bugün.
Erhanın gözlerinde mücadeleyi gördü. İçindeki o eski çocuk ile yetişkin arasındaki gelgit.
Evet, konuşacağım.
Zehra başıyla onaylayıp döndü, kitabını aldı, okumaya başladı.
Üçte büyük aile yemeği hazırdı. Mukadder Hanımın yemekleri iyiydi, bunu Zehra teslim etti kendine. Yemek bittikten sonra, Mukadder Hanım tezgâh başında Zehra’ya,
Alındın mı? dedi, laf arasında.
Zehra dönüp baktı.
Niye öyle düşündünüz?
Susuyorsun… Özeldir belli.
Kırılmadım, düşünüyorum.
Neyi?
Hayattaki öncelikleri nasıl ayarlamalı diye.
Sizin jenerasyon hep düşünür, düşünür; eskiden öyle miydi, yaşanırdı.
Gerçekten öyle miydi?
Evet.
Zehra musluğu kapattı, yavaşça döndü.
Bakın, Mukadder Hanım, siz tecrübelisiniz, iyi yemek yaparsınız, elinizin emeği var. Ama farklıyız. Ve evimde nasıl yaşayacağım bana kalmış. Kavga istemiyorum, güzel bir ilişki isterim.
O zaman iyi, dedi Mukadder Hanım temkinli.
Bunun için sınırlara ihtiyacımız var. Benim, sizin, Erhanın. Herkesin alanı, saygısı…
Sessizlik.
Haklısın, dedi Mukadder Hanım, ama sanki diyaloğun gereği gibi, tamamen içinden gelmeden.
Zehra balkona geçti, Erhan’ın yanına. Aşağıda çocuklar top oynuyordu.
Bir şey mi oldu? diye sordu Erhan.
Ben konuştum.
Ne dedin?
Sınırlar.
Erhan sustu.
O ne dedi?
Kabul etti. Bakalım…
Erhan sadece elini tuttu sessizce. Zehra bırakmadı.
Üç gün sonra Mukadder Hanım ilk kez, Ne zaman müsait olursunuz da eve dönmeyi konuşsak, dedi.
Zehra koridorda ellerinde kitap, yarı açık salondan gelen bu konuşmayı duymuştu.
Oğlum, sanırım fazla oturdum.
Anne, ne demek, memnunuz.
Memnunsunuz ama Zehranın yüzü gülmüyor artık. Kadın susuyorsa, bir bildiği vardır. Fark ettin mi?
Evet.
Rahatsızlık verdiğimin farkındayım.
Anne…
Dinleme, görmüş geçirmişim, biliyorum. Ev sahibiyle misafir olmanın farkını anladım.
Cuma döneyim, dedi Mukadder Hanım. Arkadaşa yardım edeyim, evde işlerim var.
İstersen kal…
Gerek yok, oğlum. Bu kadar yeter.
Zehra odasına döndü, öylece ayakta durdu; içindeki sıkışma yavaş yavaş çözülüyordu. Zafer yok, zafiyet de yok sadece bir nefes serbestliği
Cuma hazırlık, valiz, toparlama Zehra yardım teklif edince Mukadder Hanım bu defa kabul etti.
Eşya yerleştirmeye yeteneklisin, dedi Mukadder Hanım.
Erhan seyahate çıkar sık sık, alıştım.
Oğlum eskiden beceremezdi.
Artık öğreniyor, dedi Zehra, gülümseyerek. Uzun zamandır ilk defa samimi bir gülümseme.
Eşyaları yerleştirdiler. Mukadder Hanım evi dolaştı, her odaya bir göz attı, camda durdu.
Işıklı, güzel eviniz var, dedi.
Biz de çok uğraştık, yıllarca baktık.
Belli, sade ve sıcak.
Gerçekten bir iltifattı, ilk defa…
Sağ olun, Mukadder Hanım.
Zehra ile bir an göz göze geldi. Ne sıcak, ne soğuk, sadece sahici…
Sen güçlüsün, dedi. Suçlayıcı değil, tespit gibi.
Uğraşıyorum, dedi Zehra.
Erhan annesini uğurladı. Mukadder Hanım kapıda Zehrayı kısa bir şekilde öptü.
Bayramda geliyorsun değil mi?
Bakalım, müsait olursa.
Gelirsiniz, deyip asansörle indi.
Zehra eve döndü, kapıyı kapadı, salonun önceki boş rengini izledi. Kendi koltuğu pencere önünde… O koltuğa oturunca, o kıvrıklığı, o doğru çizgiyi hissetti.
Dışarıda ince yağmur İstanbul martı, kararsız Evdeki kararsızlığın bile bir huzuru vardı.
Penceredeki kitabı aldı, açtı; sayfaları okudu. Ses yok, telaş yok. Sadece Zehra, penceresi, kitabı…
İki saat sonra Erhan döndü.
Nasılsın?
Okuyorum.
Belli Annem rahat ulaştı; trenden arar.
Tamam.
Zehra…
Gözlerini kaldırdı.
Zor olduğunu biliyorum, kusura bakma.
Sorun değil.
Daha erken halletmeliydim
Geçti, artık kurcalama.
Erhan başını salladı, koltuğa geçti, biraz pencereye baktı. Ama belli ki ona da sessizlik lazımdı.
Sessizliğe gömülmüş evde, Zehra sayfa çevirdi.
Birkaç gün sonra mutfak dolabında, Mukadder Hanımın evden getirdiği çay kutusunu buldu. Dağ çayı, köyden getirmişti. Kokusunu duydu: kekik, biraz buruk bitki kokusu…
Çayı demledi, kendi koltuğunda elinde fincanla oturdu.
Çay gerçekten güzeldi, şaşırtıcı şekilde…
Kupasını Melda gibi iki elle tutu, dışarıya bakarak içti. Yağmur durmuştu. İstanbul asfaltta parlıyordu. Mart belki de bahara dönecekti.
Pazar arayacağını düşündü, Mukadder Hanımı. Yine de, Şimdi daha iyiyim, diye…
Çünkü Mukadder Hanım zorlu bir kadın olsa da, Erhanın annesiydi ve artık aralarında bir mesafe, bir denge, bir saygı olmalıydı.
Gerçek kadın sabrı, derdi Zehra, sonsuz susmak değildir. Asıl mesele, nerede susup nerede konuşacağını bilmektir. Yumuşak olmak, tavizsiz kalmak değildir.
Telefon titredi: Nasılsın, gitti mi? yazmış Melda.
Zehra: Gitti. Her şey yolunda.
Kahve simgesiyle bir Melda gülücüğü geldi.
Zehra gülümsedi, telefonu kenara koydu, çayını içti.
Pazartesi işe dönerken, tam anlamını bulamadığı bir his içindeydi; ne sevinç, ne rahatlama eldeki torbayı sonundabırakınca oluşan hafiflik gibi…
Çeyrek rapora baktı, bir hata buldu, düzeltti, ekipten birini aradı, kahve yaptı.
Öğlen Erhan aradı.
Akşam yemeğine ne istiyorsun?
Bilmiyorum. Dışarıda yiyelim mi?
Uzun zamandır dışarı çıkmadık.
Haklıydı. Üç haftadır, Mukadder Hanım evdeyken, çıkmamışlardı. Hep evde hazırlanan yemek…
Taksimin köşesindeki makarnacı var ya, oraya gidelim.
Harika. Saat yedi?
Yedi.
Akşam cafede oturdular; tahta masalar, loş ışık… Zehra mantarlı makarna aldı, Erhan bonfile… Beyaz şarap…
Güle oynaya, gündelik şeylerden, işten bahsettiler. Erhan bir iş arkadaşının posta karışıklığını anlattı, Zehra kahkaha attı.
Bilsen ne güzel gülüyorsun, dedi Erhan,
Uzun zamandır gülmemişimdir, muhtemelen.
Fark ettim, dedi Erhan.
Kadehten bir yudum aldı Zehra. Evet, uzun zaman olmuştu.
Bir süre sessizce göz göze geldiler.
Hani o bahsettiğin yatak odası ampulleri…
Unutmadın mı?
Unutur muyum? Sıcak renkli istiyorsun ya…
Evet.
Cumartesi birlikte bakıp alalım.
Olur, dedi Zehra.
Şarapları bitti. Çıktılar; bir sonraki sokakta, Nisan ayının kokusu…
Eve geldiklerinde, sessizlik yine dosttu. Zehra salonun ortasında durdu. Her şey yerli yerinde… Biblo, kitaplar, mavi tabaklar…
Pencereye yaklaştı; gece şehrine, ışıklara, uzaktan akan arabaların silüetine baktı.
Yarın annesini arayacağını düşündü. Yeni ampuller, belki pazar günü favori yemeğini pişirmek… Hepsi kendi kararları.
Erhan banyodan çıktı.
Yatıyor musun?
Birazdan…
Erhan gitti. Zehra pencereye biraz daha baktı. Odanın karanlığı içinde su içmek için mutfağa geçti, sonra salonun ışığını kapattı.
Sabah, annesini arayacaktı.
Ama o başka bir hikâye, bu değil.
Koridorda yatak odasına geçti. Yattı. Tavan hâlâ griliğini koruyordu; sıcak bir tona boyamalıydı, belki de… Şehir, dışarıda sabaha hazırlanıyordu.
Kimi zaman kadınlar, Evlilik nasıl korunur, benliğim nasıl kaybolmaz? diye düşünür. Alan çizmek, denge kurmak, kendi değerini korumak… Kolay cevaplar yoktur. Belki en önemli kadın becerisi, cevaplarla değil, sorularla yaşamaktır. İleri gidebilmek, beklemek ama her şeyi kadere bırakmamak…
Ne kurban, ne galip… Yalnızca kendi yerini bilen bir insan…
Kendi evinde.
Kendi penceresinde.
Kendi hayatında.




