Senden Nefret Etmiyorum

Seni sevmekten vazgeçmedim

– Hiçbir şey değişmemiş gibi…

İclal taksinin camına dalgınca bakarken, elinin altında montunun kolunu buruşturuyordu. Camın ardından çocukluğundan beri aşina olduğu sokaklar akıp gidiyordu zamanında Yağızla koşuşturduğu, birlikte hayaller kurdukları yollar… Yedi yıl olmuştu. Tam yedi yıl sonra ilk kez kendi evine dönüyordu.

– Geldik, dedi şoför, düşüncelerini nazikçe bölen İstanbul aksanıyla.

Taksi, eski beş katlı apartmanın önünde durdu. İclal çantasını yokladı, telefonunu aldı, cüzdanını açtı ve parayı uzatarak şoföre ödedi. Kapı kapanınca bir an durup derin bir nefes aldı. Memleketinin havası bambaşkaydı şu an yaşadığı o kalabalık Ankaradaki gibi hiç değildi. Her koku, her ses tonu içini bambaşka duygularla dolduruyordu. Hemen ilerideki parkta yeni biçilmiş çimin taze kokusu, köşedeki fırından gelen ekmek kokusu, daha açıklayamadığı bir sıcaklık… işte ona ev dedirten his. Kalbi sızladı hem sevinç hem korku birbirine karıştı; ne olacağını bilmemek bir yandan heyecan, bir yandan hüzündü.

Yalnızca birkaç günlükliğine gelmişti. Sözde annesini ziyarete ve annesinin bir türlü halledemediği evraklara yardım etmeye… Aslında aklında başka bir sebep daha vardı; belki de en büyüğü. Yağızı tekrar görmek! Belki de, diye düşünüp duruyordu, hayatı değişir…

Yağızın hala aynı mahallede yaşadığını duymuştu. Özellikle birini sorgulamamış, hiçbir arkadaşına Yağızı doğrudan sormamıştı. Fakat dostlarla buluşup sohbet ettiklerinde, ya da sosyal medyada arada ismi geçerdi. İş değiştirip iyi bir yerde çalıştığını, ev sahibi olduğunu, annesini yanına aldığını öğrenmişti. Ne zaman Yağızdan söz edilse, gözünde onun yeni bir halini canlandırırdı: acaba nasıl görünüyor, şimdi neyle uğraşıyor, ne düşünüyor… Sonra bu düşünceleri hemen uzaklaştırır, kalbine yerleşmesine izin vermemek için kendini zor tutardı…

************************

Ertesi gün İclal çarşıyı dolaşmaya karar verdi. Kafasında bir plan yoktu sadece biraz yürüyüp şehri gündüz gözüyle görmek, kendi hayatının bir parçası olan yerleri yeniden hissetmek istiyordu. Yavaşça yürüdü, bir zamanlar dergi ve roman aldığı bakkal camekanındaki kitaplara baktı, bir köşe başındaki bankta yıllar önce arkaşlarıyla oturmuş olduğu anı aklına geldi. Kafesine ilk kez burada cappuccino sipariş ettiğinde yeni gömleğini üzerine döküp mahcup olmuştu.

Ve onu gördü.

Yağız, caddenin karşı tarafındaydı. Göz göze gelmemişlerdi; Yağız düşünceli bir halde kafasını hafif eğmiş yürüyordu. İclal olduğu yerde taş gibi kesildi, nefesi kesilecek sandı. Yağız nerdeyse hiç değişmemişti o uzun boyu, gençliğinden beri alışık olduğu rahat adımı, saçları bile aynıydı.

Düşünmeden yola atladı. Işık sarıya dönüyordu, arkadan bir klakson sesi işitildi, ama o neredeyse duymadı bile. Ayakları onu kendiliğinden götürüyor, kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, sanki tüm caddeye sesi yayılıyordu.

– Yağız! Arkasından seslendi, onu marketin önünde yakalarken.

Sesindeki titremeye şaşırdı. Yağız arkasına döndü ve… hiçbir şey. Ne sevinç, ne öfke. Hiçbir şey.

– İclal? Sakin, neredeyse ilgisiz söyledi.

O duygusuz ton, beklediğinden çok daha fazla canını yaktı. Yedi senedir içinde biriken ne varsa fırladı, gözlerine yaş doldı, sesi titredi, kendini tutamayarak konuştu.

– Yağız, ben… çok suçluyum, dedi zorlukla. Sana yaklaşmaya bile hakkım yok, biliyorum, ama… hüngür hüngür ağlayarak devam etti, sözler boğulmaya başladı, gözyaşları süzüldü ve silmeye çalışmadı. Seni seviyorum! Hâlâ… Affet beni. Lütfen affet…

Hızlı, karmaşık konuşuyordu sanki durursa bir daha devam edemeyecekmiş gibi aceleyle özür, açıklama, rica arasında gidip geldi. Ama en önemli kelimeler döküldü içinden yıllardır sakladığı o cümleleri nihayet söylemişti.

Onu kucakladı; sımsıkı sarıldı göğsüne, kaybettiği yılları bu hareketle geri alabileceğini sanarak. O an ne cadde, ne kalabalık, ne zamanda… Yalnızca onun bedeni ve umutla beklediği bir cevap.

Yağız hemen geri çekilmedi. Bir anlığına omuzları gevşedi, kolları hafifçe havalandı sanki o da onu saracak… Bu minicik hareket, içindeki umudun kıvılcımını çaktırdı: Belki de her şey düzelebilirdi!

Ama o an bitti. Yağız, onun omuzlarını sıkı bir şekilde kavradı ve nazik ama kesin bir hareketle kendinden uzaklaştırdı. Yüzü sakindi, hatta ifadesiz, bakışı neredeyse donuktu. Bir zamanlar kendisiyle kahkahalar atan gencin yerinde, duygularını buz gibi saklayan bir adam vardı artık.

– Git buradan, diye fısıldadı kulağına.

Bu kelimeleri öyle sönük, öyle cansız söyledi ki, sanki onun için tamamen bir yabancıyı konuşuyordu.

– Nefret ediyorum, diye ekledi sertçe, ve ilk kez açık bir küçümseme belirdi bakışında.

Arkasını dönüp uzaklaştı, hiç arkasına bakmadan. İclal öylece dondurulmuş gibi kaldı. Etrafındaki dünya kendi hayatına devam ediyordu: insanlar aceleyle bir yerlere koşturuyor, arabalar kavşakta kornaya basıyor, uzaktan çocuklar gülüyordu… Geçenlerin bazıları ona garip bakıyordu, belki de neden solgun ve sabit bakışlarla caddede bir başına durduğunu merak ederek. Ama o hiçbir şeyin farkında değildi.

Yalnızca Yağızın ayak sesleri, gün geçtikçe uzaklaşan… ve kendi yarım kesilmiş soluk alış-verişi. Her saniye bir ömre dönüşüyordu. Tek bir düşünce yankılanıyordu kafasında: Bitti. Sonsuza kadar.

Ağır aksak eve döndü. Adımları sanki ona ait değil, gitmek istemeyen birini sürüklüyordu. Zihninde bomboşluk ne duygu, ne düşünce, yalnızca o yankılanan cümleler…

Annesinin evine girdiğinde hiçbir açıklama yapmak istemedi. Sessizce odasına geçip sandalyeye oturdu, gözünü pencereden ayırmadı. Annesi, onun ağlamış gözlerini ve sönük bakışını görünce soru sormadı. Sadece derin bir iç çekip mutfağa doğru yürüdü ve çay koymaya başladı. Çaydanlıktan yükselen tanıdık ses, taze demlenmiş çayın kokusu… bunlar o kadar sıradandı ki, içindeki fırtınayla bambaşka bir anlam taşıyordu. Yine de o alışkanlık ve sadelik, kısa süreliğine gerçek hayata dönmesini sağladı.

– Affetmedi, dedi usulca. Ellerinde çay kupası, sıcak buhar yüzünü okşasa da neredeyse hissetmiyordu. Kupayı daha sıkı kavradı, kendinde olmayan bir şeyi yakalamak istercesine, gözleri hâlâ sarı çayın buğulu yansımasında takılı kalmıştı.

Annesi yanına oturdu, nazikçe omzunu okşadı. O küçücük hareket, çocukluğunda her sıkıntısında annesinin teselli ettiği zamanları hatırlattı. Bir anda kırılgan ve küçük hissetti sanki yıllardır aldığı bütün kararlar, olgun adımlar eriyip gitmişti…

– Biliyordun böyle olacağını, dedi annesi; ne azarlayan ne yargılayan, yalnızca hüzünlü bir sesle.

– Biliyordum, diye başıyla onayladı İclal. Sesi sakindi ama bitkin, sanki bu cümleyi defalarca kendi kendine söylemişti. Ama ummuştum. Aptalca, değil mi?

– Değil, dedi annesi nazikçe. Sadece… kendi yolunu seçtin. Yağıza çok ağır geldi, yıllarca toparlanamadı… Karda kalbi donan masal kahramanı gibi oldu. Hiç kimse eritemedi onu.

Derin bir nefes aldı İclal, kupayı kenara koydu, sandalyeye yaslandı. Yedi yıl önceki anılar tekrar canlanmıştı gözünde.

O zamanlar her şey basit, çok netti. Yirmi iki yaşındaydı; gelecek cıvıl cıvıldı, tüm engelleri aşılabilir sandığı bir dönem. Yanında Yağız vardı iyi, güvenilir, her dertte yanında. O çok konuşmazdı, ama hep yanında olur, dinler ve desteklerdi.

Ama bir sorun vardı ya da İclalin sorun sandığı bir şey. Yağız inşaatta çalışıyor, açıktan üniversite okuyordu, ileride kendi işini kurma hayali vardı. Hayalleri gerçekçiydi ama zaman gerektiriyordu. Oysa İclal beklemek istemiyordu.

Zenginlik peşinde değildi. Sadece istikrar, güven istiyordu bir yıl, iki yıl, beş yıl sonrası yolunda mı, işi, evi olur mu, hayatını kendi istediğince mi kurabilir, bilmek istiyordu. Ama Yağızla her şey muallak görünüyordu: ek işlerden ek işe, akşamları ders, bir türlü gerçekleşmeye fırsat bulamayan planlar…

Derken İstanbuldan dayısı bir iş teklif etti. Düşünmeden, neredeyse anında kabul etti. Gerçek, elle tutulur bir şanstı; reddedemezdi.

Fakat bir de başka bir gerçek vardı. O dönemde, İstanbula taşındıktan kısa süre sonra, hayatına Kerim girdi. Varlıklı bir iş adamıydı, kendinden yaşça büyük, kendinden emin, istediklerinde ısrarcı. Tanışmaları tesadüf olmuştu iş yerinde giydiği yeni elbiseyle biraz utangaçça takılırken, Kerim ona hemen yaklaşmış, sohbet başlatmış, hayattan, işten konuşmuştu.

Hediye konusunda ölçülüydü: abartılı gülleri değil, zarif çiçekleri işyerine notla gönderirdi: Günün en güzel insanına. Ardından lüks restoran davetleri… İclalin önünden sadece bakmakla yetindiği butiklerin hediyeleri, ipek fularlar, narin takılar, topuklu ayakkabılar… Her hediyenin ardından: Daha fazlasını hak ediyorsun, fırsatı kovalamaktan çekinme, hayat sana ne veriyorsa kabul et.

İclal önce direnmişti, kendisini kötü hissetmiş, hediyeleri geri çevirmeye çalışmıştı. Fakat Kerim, ısrarcı ama inceydi, ilgisinin samimiyetine inandırdı onu. Bir süre sonra İclal de bu jestlere alıştı. O ışıltılı hayat cazip gelmeye başlamıştı: akşamlar, pahalı restoranlar, lüks araçlar, alışverişte hiç fiyat bakmadan alınan giysiler… Büyülü bir düş gibiydi, uyanmak istemediği bir rüya.

Bir süre sonra sevgili oldular. Kerimi tutku duyarak değil, onun dünyasında kaygısız olduğunda, her şeyin yolunda olduğundan oluşan süs ve güven için seçmişti. O varken, kira derdi yok, masraflar yok, her şeyi Kerim üstlenmiş, dünyasını pamuklara sarıp sarmalamıştı.

Ve İclal bu hayatı çok sevdi. Öyle ki, eski sevgilisini unutmuştu bile; hatta zamanla ona küçümseme ile bakmaya, Yağızın asla başarılı olamayacağını söylemeye başlamıştı.

Bir gün memleketine döndü. Yağızı görmek, açıklama yapmak için değil; ona ne kadar farklı bir hayat yaşadığını göstermek için. Derinlerde kalan bir gururla: Görsün, kararım doğruymuş, hayatta başarılı olmuşum diye düşündü.

Programını titizlikle hazırladı. Şehrin en güzel kafesini seçti Yağızın da bazen kahve içmek için gittiğini bildiği o yeri. Kerimin doğum günü hediyesi olan pahalı elbiseyi giydi; ince kemerli, şık, zarif. Elmas yüzüğü parlıyordu, elinde ise bir önceki gün vitrine bakınca hemen aldığı ünlü marka çanta.

Yağız kafeye girdiğinde İclal hemen fark etti. Cam kenarında otururken, yanında oturan adamın esprisine abartılı güldü, yüzünü çevirip Yağızın gözüne sokarcasına o zarafetiyle bakıştılar. Yağızın gözlerinde şaşkınlık, acı ve sorgu vardı kendisinde aylardır görmezden geldiği duygular… Ama İclal hiç gözünü kaçırmadı; sanki o bakışıyla kazandığına kendini inandırmak istiyordu.

O anda kendini galip sandı. Doğru yolu, doğru adamı, doğru hayatı seçmişti. Hayatı artık gerçek imkanlar ve lükslerle doluydu; hep istediğini almıştı.

Fakat Yağız kafeden çıkıp giderken, masada donmuş gibi oturakaldı. Yüzüğüne, çantasına, karşısında konuşan adama bakıp tuhaf bir boşluğa kapıldı. O pahalı eşyalar birden itibarsız, uzak ve sahte geliyordu. Gülümseyip sohbeti sürdürmeye çalıştı, ama içindeki bir ses Buna değdi mi? diye fısıldıyordu.

************************

Zafer sandığı şeyin acı olduğunu zamanla fark etti. Başlarda Kerim eskisi gibi kibardı, hediyeler, iltifatlar… Zaman geçtikçe ilgisi azaldı, yavaş yavaş sönüyordu.

Önce küçük detaylarla başladı. Sıcak sözlerin yerini soğuk uyarılar, hediye yerine Bir şey gerekiyorsa kendin al gibi kısa mesajlar aldı. Ardından kırıcı çıkışlar: Biraz kendine dikkat etmen gerekmiyor mu?, Öyle yüksek sesle gülme, köylü gibi oluyor, O eski arkadaşlarınla vakit geçirmek yerine biraz daha seviyeli insanlarla takılsan?…

Varlığı evde giderek azaldı. Günler, haftalar yokluğa dönüştü, İclali tek başına kaldığı o güzel dairede yalnızlığa terk etti. Akşamları saate bakarak ya da elbiselerini gözden geçirerek geçiriyordu. Birlikte zaman geçirmek istediğinde Kerim göz temasından kaçırıp umursamazca:

– Ne istediysen ona sahip oldun. Daha ne istiyorsun?

İclal mazeretler buldu: İşi stresli, yoğun, Belli ki yorgun, bana zamana ihtiyacı var. Bunun geçici bir şey olduğuna, çok şey istemediğine kendini inandırmak istedi. Ama derinlerde, her şeyin geçici olmadığını anlamıştı. Artık yalnızca çekici bir oyuncaktı; yeni, parlak, dikkat çekici. Eskidikçe cazibesi kalmamıştı.

Dayandı İclal; kırıcı sözlere, sessizliğine, yokluğuna. Çünkü kendi kendine itiraf etmekten korktuğu bir şeyi kabul etmek istemiyordu: büyük bir hata yaptığını. Parıltılı hayat yalan çıkınca başka bir gerçeği de görecekti onu gerçekten seven tek insanı, Yağızı sırtından bıçakladığını. O kadarcık maaşı ve hayalleriyle Yağız, İclali olduğu gibi seven, beklentisiz bir insandı.

Zamanla o pahalı elbiseler bile anlamını yitirdi. Çok beğenerek aldığı şeyler artık gardırobun dibinde asılı. Takılar kutuda, sanki başkasına ait. Restoranlar ellerinde garip huzursuzluk bırakıyordu. O yeni hayatı simgeleyen pahalı parfüm artık boğuyordu onu.

Sık sık pencere kenarında insanları izlerken buluyordu kendini. Ya acaba…? sorusuyla başlayan düşünceleri hemen kesiyor, hayal etmeye cüret edemiyordu. Onun ardındaki asıl sorunun cevabı yoktu: Şimdi ne olacak?

O uzun, sessiz akşamlarda, şehrin ışıkları yavaşça çökerken, geniş ama yalnız evde İclal bir gerçek daha kavradı: hayal ettiği o güven dolu hayatın içinde, sevdiği biri olmadıktan sonra paranın ya da istikrarın hiç anlamı yoktu.

Düşünceleri hep Yağıza kayıyordu yine. Onun ellerini hatırladı çalışmaktan biraz sert, ama tuttuğunda pamuk gibi sıcak. Onun gülümsemesini tüm içtenliğiyle ancak gerçekten mutlu olduğunda ortaya çıkan. Gelecekten bahsederken öyle büyük laflar etmeden, sakince, gerçekçi… Ona güven veren, sığınak olan o adamı. O kadar gerçekti ki, İclal yanında olduğu sürece hiçbir şeyden korkmazdı…

************************

Memleketteki üçüncü gününde İclal eskiden Yağızla yürüdükleri parkın yolunu tuttu. O koca akçaağacın altındaki bank… Kaç defa burada oturmuş, saatlerce gülmüşlerdi. O gün Yağızın dökülen sonbahar yapraklarına bakıp Kendi evimiz olsa, kocaman pencereleri, ışık dolu sabahları olsa, hep mutlu olsak istemez miydin? dediğini hatırladı. O vakit bunun sadece bir rüya olduğunu sanmıştı, şimdi ise o cümleler kaçırılmış bir hayalin acısıydı.

Durdu, derin bir nefes aldı, düşüncelerini toplamak isterken bir ses:

– İclal?

Arkadaşları Ardaydı. Yağızın da yakın arkadaşıydı. İclali görünce şaşırdı ama hemen sıcakça gülümsedi.

– Seni burada görmek ne güzel, gerçekten hiç beklemezdim, dedi kaşlarını kaldırarak. – Nasılsın?

İclal bir an durdu. Hafif gülümseye çalıştı, sesi titredi ama fark ettirmemek istedi.

– İyiyim, dedi. Annemi ziyarete geldim.

Arda başıyla onaylayıp, ayrıntıya girmek istemedi. Bankı işaret etti:

– Oturalım mı, ben de nevar ne yok diye biraz dolaşıyordum.

Kabul etti, yan yana bankta oturdular. Arda ne yaptığını, şehirdeki yenilikleri anlattı. Sesi dostça ve sakindi; İclalin üzerinde rahatlatıcı bir etkisi oldu. Arada kısa cevaplar verdi, kafasında ise hep geçmiş dönüyordu: yıllar sonra döndüğü şehirde, geçmişin bir parçası olan biriyle yan yana oturmak…

Biraz sustular, sonra Arda dikkatlice sordu:

– Yağızı gördün mü?

İclal hemen gözlerini kaçırdı. Dünün acı hatıraları, o soğuk bakış ve can yakan kelimeler gözünün önüne geldi. Sonunda fısıldadı:

– Evet… Dün.

– Nasıl oldu? dedi Arda, bakışlarını ondan ayırmadan.

– O… Artık beni istemiyor… dedi zorlanarak. Sesi dengeliydi ama içinde büyük bir keder saklıydı. – Benden nefret ediyor.

Arda iç çekti, yanına oturup uzaklara, parktaki sonbahar renkleri arasında uzaklara daldı. Birkaç saniye hiç konuşmadı, sonunda usulca:

– O çok uzun süre toparlanamadı, dedi. Sen bir anda kayboldun İclal. Ne aradın, ne sordun. Ona dünyası başına yıkılmış gibi geldi.

İclal ellerini kenetledi, içi ezildi. Biliyordu, ama başkasından duymak çok daha ağırdı.

– Biliyorum, diye fısıldadı. – Suçluyum.

Arda başını çevirdi, nutuk atmadan, yargılamadan konuştu:

– Unutmaya çalıştı. İlişki denedi, ama olmadı. Kimseye o şekilde bağlanamadı. Çok acı çekti, anlıyor musun? Üstelik senin o gösterişli dönüşünden sonra Bitik oldu resmen! Dün gece bana ulaştı, sarhoştu. Böyle görmeyeli yıllar olmuştu, anlıyor musun? Lütfen, daha fazla üzerine gitme İclal. Onun toparlanması yıllar sürdü. Senin gelişiyle acısı tekrar canlandı. Dün bana; “Hayatıma dokunma artık” dedi. Lütfen, acı çektirme ona.

Kelimesini yutkundu; Arda haklıydı. Yeniden çıkıp gelmesi, Yağızın karşısına umutla çıkışı, her şeyi büsbütün kanatmıştı. Suçunu telafi etmeye çalışıyordu ama galiba bunu yaparken sadece eski yaraları deştiğini anladı.

*************************

Akşam, İclal annesinin evinin penceresinden dışarı bakıyordu. Şehir ışıkları yavaş yavaş yanıyor sarı, turuncu, beyaz noktalar birbirine karışıyor, parıltılı bir mozaik oluşturuyordu. Oysa ona hiç bir anlam ifade etmiyor, aklında sürekli başa sarıp dönen bir film karesi vardı.

Acaba yanında kalsaydı ne olurdu? Belki ilk kiralarını birlikte ödeyecekler, Yağız işini kurmaya çalışacak, gelecek planlarını birlikte yapacaklardı. Ufak tefek tartışmaları, küçük başarıları… Kaç tane güzel anı kaçırdığını, ne kadar az sevgi, ne kadar çok kaygı… Artık bunları geriye döndürmenin mümkün olmadığını çok iyi anlıyordu.

Ertesi gün yavaşça toparlandı. Annesine veda ederken annesinin gözlerinde sessiz bir hüzün vardı; kızın yine yuvadan ayrılmasına üzülüyordu.

– Kendine dikkat et, deyip kızını öptü anne…

İclal başıyla onaylayıp sokağa çıktı.

Garda, Ankaraya gidecek bilet aldı. Birkaç saatlik tren yolculuğu, içindeki sorulara belki birkaç yeni cevap bırakacaktı.

Tren kalkarken, camdan ayrılmadı gözü hızla uzaklaşan beş katlı apartmanlara, çiçekli balkonlara, çocukluğunun bahçesine… Koşuşturan insanlar market alışverişi, şemsiye, otobüse yetişmeye çalışanlar… O kadar sıradan, o kadar tanıdıktı ki… Ama artık sonsuzca uzaktı.

İşte orada, bu sokakların, apartmanların arasında, dünyadaki en çok sevdiği adam kalmıştı. Ellerinde hem ağır işin gücü hem sevgi vardı, kendisine yeterince veda bile edemediği, bir kelime bile açıklamakla vakit bulamadığı adam… Ve şimdi, her şey geri dönülmez şekilde bitmişti.

*************************

Altı ay geçti. İclal Ankarada yaşamına devam etti. İş, arkadaş buluşmaları, hafta sonu kahveleri… Hayatı aynı ritimde görünüyordu dışarıdan. Ama içeride bambaşka bir insan olmuştu. Geçmişten kaçmıyor, yeni tanışmalar ya da alışverişle kendini avutmaya çalışmıyordu artık. Tam aksine, kendi hatasını kabul etmiş, verdiği acıyı ve pişmanlığını sindirmişti.

Kendini yeni bir hayat kurma fikriyle telkin etmeye başlamıştı. Yaptım ve bu yanlıştı. Ama geri alamam. Artık geleceğe bakmalıyım. O garip, sakin kabullenişte tuhaf bir rahatlama vardı sevinç değil, ama nefes almaya yardımcı oluyordu.

Bir akşam yemek pişirirken telefonuna bir mesaj geldi. Elini kuruladı, ekrana baktı tanımadığı bir numara.

Sadece bir cümle: “Senden nefret etmiyorum. Ama seni affedemem de.”

İclal olduğu yerde kaldı. Parmakları, telefonun ekranına kilitlendi, kalbi o an durup hızla atmaya başladı. Yavaşça yere oturdu, telefonu göğsüne bastırdı; sanki diğerinin kalp atışını orada hissedebilirmiş gibi.

Ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyordu. Affedilme miydi, son bir veda mı? Ama ilk defa aralarında bir bağ kalmış gibi hissetti. Kırılgan, incecik; ama bir ileti. Orada, yüzlerce kilometre ötede, hâlâ onu düşünen biri vardı. Onca acıya ve ihanete rağmen, bir kapı tamamen kapanmamıştı.

Ve İclal gözyaşları arasından hafifçe gülümsedi. Küçük, güvensiz ama gerçek bir tebessüm. Belki de bu bir son değildi. Belki bir gün konuşacaklar sakin, suçlamadan, açıklamaya çalışmadan. Belki birlikte ya da ayrı, ama artık dürüstçe…

Şimdi, sadece birini hâlâ düşündüğünü bilmek yetiyordu. Oralarda, o şehirde, onu hatırlayan, geçmişteki bir hata gibi değil bir ömrün kıymetli anısı gibi saklayan biri vardı.

Ve şimdi, şimdilik, bu kadarı ona yetiyordu…

Rate article
Lifequest
Senden Nefret Etmiyorum