Yeni yıl sıkıcı başlıyordu, ta ki masalarına tanımadıkları bir kadın oturana kadar.
31 Aralık akşamı saat ona doğru, annem ekmek almayı unuttuğunu hatırlayınca beni markete gönderdi. Mutfakta fırında tavuk cızırdıyordu, sofra neredeyse hazırdı, babam ise televizyonda yılbaşı eğlencesini açmıştı.
Üç kişilik ailesinde sıradan bir yılbaşı arefesiydi; büyük bir neşe yoktu ama kavga da eksikti. Ben ise on beş yaşındaydım ve son yıllarda bayramlar bana biraz anlamsız gelmeye başlamıştı.
Dışarıda hava buz gibi kokuyordu, bir de mandalina. Üst katlardan müzik sesleri yükseliyor, birilerinin balkondan kahkahası geliyordu. Komşu apartmanın önünde, bir bankta, yaşlıca bir kadın oturuyordu. Üzerinde eski bir kürk vardı, yalnızdı.
Elinde yarısı soyulmuş bir mandalina tutuyordu.
Bir an duraksadım. İçimde ince, keskin bir acı hissettim; insanın yüreğini burkan bir hüzün.
İyi akşamlar, dedim, neden yanına yaklaştığımın kendim bile farkında olmadan.
Kadıncağız irkildi, gözlerini kaldırdı; soluk, eskimiş fotoğraflar gibi buz mavisi gözleri vardı.
İyi akşamlar
Yalnız mısınız?.. Bugün sonuçta yılbaşı
Evet Hafifçe gülümsedi; öyle boş bir gülümsemeydi ki, sanki soğuk yakamdan içeri sızmıştı. Fazla oturmayacağım. Evde zaten yalnızım, hava alayım dedim.
Evde, yılbaşında, tek başına
Bize gelmek ister misiniz? dilimden dökülüverdi, daha düşünemeden. Bir çay içeriz, iki laf ederiz.
Kadıncağız donakaldı.
Olur mu Size neden lazım olayım? Sizin kendi kutlamanız vardır
Bizde kutlama yok zaten. Üçümüz oturup salata yiyoruz, televizyon seyrediyoruz. Gelin valla. Ben Zeynep’im.
Kadıncağız usulca mırıldandı:
Ben de Müzeyyen Hanım. Ve yüzünde bir şey belirdi; tarifsiz bir umut.
***
Eve girip Müzeyyen Hanımı içeri alınca annem, tam tabaklara meze koyarken şaşkınlıkla baka kaldı.
Bu kim?
Komşumuz anne. Müzeyyen Hanım. Yan apartmanda oturuyor.
Fazla kalmayacağım, dedi hemen kadın, yıpranmış çantasını sıkıca tutarak. Biraz oturacağım sadece rahatsız etmem umarım
Babam salondan çıktı, misafire şöyle bir göz attı. Annem ise kararsızca bakakaldı. Ama ben fark ettim: İşte tam bu! Hayatta asıl önemli olan şey bu an galiba.
Buyurun oturun Müzeyyen Hanım, ben hemen çay koyuyorum.
İlk başta ortam biraz tuhaftı. Kadıncağız sandalyenin ucuna ilişmiş, iki eliyle fincanı sanki elinden alacaklarmış gibi tutuyordu. Annem hafifçe şüpheli bir bakış atıyordu, babam sandviçini çiğniyor, susuyordu.
Çok güzel eviniz, dedi kadın nazikçe. Ne güzel süslemişsiniz. Benim beş yıldır ağacım yok. Tek başıma neye?
Çocuğunuz var mı? diye sordu annem, sesi biraz sertti, ben de irkildim.
Oğlum var. Başka şehirde. Çok yoğun Gözlerini yere indirdi. Bazen arar, ama gelemez. İşi gücü çoktur
Hava sessizleşti.
Torunlar? Pes etmedi annem.
İki tane. Oğlum boşandı yıllar önce, çocuklar daha çok küçüktü Eski eşi bana hiç göstermezdi torunları. Şimdi büyüdüler, kendi hayatları Ne yapsınlar, onları tanımayan yaşlı bir kadını?
Birden ayağa kalktım, sandalyem gıcırdadı.
Anne, mutfakta bana yardım edebilir misin?
Mutfakta döndüm anneme:
Neden sorguya çekiyorsun kadını?!
Sadece sordum canım
Nasıl zorlandığını göremiyor musun? Yılbaşında, elinde mandalina, tek başına oturuyordu apartmanın önünde! Anlıyor musun?
Annem kaşlarını çattı.
Zeynep, üzülüyorum biliyorum ama tanımıyoruz sonuçta. Ya
Ya ne? Sadece yalnız bir kadın! Sıcaklığı unutmuş. Ona birazcık olsun iyi gelebiliriz!
Annemin gözleri yumuşadı, iç çekti:
Peki. Bir tabak daha hazırla.
***
Saat on bir gibi her şey değişmiş gibiydi. Müzeyyen Hanım artık sandalyeye tutunmamaya başlamış, konuşuyordu. Muhasebeciyken iş hayatından, on beş yıl önce ayrılan kocasından sonra içine kapandığından, komşuların selam verdiğini ama kimsenin nasılsın demediğinden bahsediyordu.
Sabaha kalkıyorum, diyordu sesi gittikçe alçalarak, ve düşünüyorum: neden? Televizyonu açıyorum, çay içiyorum sonra yine market, yine eve Kimseyle çift laf konuşmuyorum. Telefon sessiz Bazen haftalarca arayan olmuyor.
Haftalarca tek bir telefon gelmiyor.
Bunları işitmek insanın içini daraltıyordu.
Bugün düşündüm, dedi Müzeyyen Hanım, şimdi herkes birbirini kutluyor, gülüyor Ben de bir mandalina aldım, dışarı çıktım. İnsanları göreyim, dört duvar arasında kalmayayım diye.
Babam boğazını temizledi, yana döndü. Annem ise, aniden kalkıp Müzeyyen Hanımın yanına oturdu ve kolunu nazikçe omzuna koydu.
Bundan sonra bize de gelin, tamam mı? Yalnız kalmayın. Komşuyuz nasıl olsa.
Kadıncağız usulca iç çekti, burun çekti sessizce; gözyaşları buruşuk yanaklarından aktı. Ben de kalbimde sanki buz tutmuş bir nehirin çözülüşünü hissettim.
***
Yeni yılı dördümüz karşıladık. Saatler on ikiyi gösterirken Müzeyyen Hanım, elimden tutuyordu, fısıldadı:
Sağ ol yavrum Allah razı olsun
Ben ona bakarken şunu düşündüm: Şu anda kaç kişi yalnız? Kaç telefon çalmıyor, kaç masa bomboş, kaç yarım mandalina kalmış?
Saatler on ikiyi vurduğunda, annem pasta çıkardı, babam müziği açtı. Müzeyyen Hanım gerçekten kahkahayla güldü ve bu, mucize gibiydi.
Gece birde toparlanmaya başladı.
Çok konuştum, size de rahatsızlık verdim, dedi.
Müzeyyen Hanım, elini tuttum. Artık dostuz. Yarın da gelin. Öğle yemeğinde.
Olur mu canım
Ciddiyim. Annem güzel bir şey yapar, beraber yeriz, sohbet ederiz. Değil mi anne?
Annem başını salladı.
Gelin Müzeyyen Hanım, saat ikiye bekleriz. Çorba da yaparım.
Kadıncağız eski kürkünü giyerken gözlerinden yine yaşlar süzüldü; ama bu kez başka bir sebeptendi.
Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum
Gerek yok, sarıldım. Yeter ki gelin.
Kadıncağız eve gidince duvara yaslandım ve gözlerimi kapattım.
Babam sessizce dedi ki:
Zeynep, aferin sana!
Hiçbir şey yapmadım aslında. Sadece… Onun tek başına oluşu korkuttu beni. Yarın tekrar uyanacak, yine sessizlik… Arayanı yok, bekleyeni yok dedim.
Annem yanıma geldi, saçımı okşadı:
Ona verdiklerin çok kıymetli. Yalnız olmadığını gösterdin.
***
Ertesi gün Müzeyyen Hanım tam saat ikide geldi. Yanında eski bir albüm vardı. Eşiyle anılarından, küçükken oğlundan, bir zamanlar mutlu olduklarından bahsetti.
Sonra sık sık uğramaya başladı.
Giderek aileden biri oldu. Birlikte krep yaptık, film izledik, her şeyden konuştuk.
Ben fark ettim, Müzeyyen Hanım sanki yeniden doğmuş gibiydi. Gözleri parlıyordu, gülüyordu artık. Markette kimseyle konuşmadan dolanmaz oldu, selam verdi, “Benim Zeynepim” diye anlattı.
Bir gün, üç ay sonra, telefonu çaldı.
Efendim oğlum? sesini koridordan duyuyordum. İki gündür arıyorum, niye bakmıyorsun?
Ay, Serhat, kusura bakma, komşulardaydım, telefonu evde bırakmışım. Sen nasılsın?
Oğlu soruyordu: “Komşular? Ne komşusu?” O da yılbaşını, dışarıdan çağıran bir kızı, kendisini ailece kabul eden insanları anlatıyordu.
Anne, gelmek istiyorum. O insanlarla tanışmak istiyorum, dedi oğlu.
Müzeyyen Hanım bu konuşmadan sonra ağlıyordu. Fakat bu kez sevinçten.
Gelecek, dedi, ellerimi tutarak. Serhat gelecek.
Gördünüz mü? dedim. Her şey yolunda.
Sen, yavrum… Sen hayatımı kurtardın. İyi ki geldin…
Ve ben ona sarılırken düşündüm: Mutluluk için aslında çok az şey gerekiyor. Bir bardak çay, sıcak bir ev, yanında biri, “Yalnız değilsin” diyebilen biri.
Bir mandalina, bir bank… Bir dakika ilgi; koca bir hayatı değiştirebilir.
Akşam eve döndüğünde babam şöyle dedi:
Şimdi düşündüm de Zeynep, ben sanardım ki insan kendisi için yaşar. Çalışır, kazanır, bir şeyler alır Ama değilmiş.
Peki neymiş?
Bana baktı:
Yanındakini görebilmekmiş. Apartman kapısında oturanı… Kimsenin fark etmediği birini. Elini uzatmak gerekmiş, öylece, menfaati olmadan. Çünkü insan insan için var.
Başımı salladım. Boğazım düğümlendi ama gülümsedim.
Yarım sene geçti. Müzeyyen Hanım artık bizden biriydi. Yaşlı kadının hayatı anlamla doldu.
Ve ben de şu gerçeği anladım: Mutluluk büyük işler değil, küçük anlarda saklıdır. Gören olmazsa da, karşılık beklemeden bir insana değer vermekte gizli. Bazen yanından geçerken durup bakmak gerek.
Durdum, bir insan gördüm. Soğukta, sıcaklığı unutan bir insan… Ona hatırlatmak lazım: Tesadüfen burada değil. Lazım, değerli.
Bazen bir bankta yarım bırakılmış mandalina, koca bir hikâyenin, bir insanlık hikâyesinin başlangıcı olur. Çünkü biz insanız. Ve birbirimize varız.




