Bunu bir rüya gibi anlatmam gerekirse: Gece gökyüzü masmavi, yıldızlarla doluydu ve ben, tam otuz dört yaşında, İstanbul’daki eski apartmanımızın mutfağında zamanın akışına kapılmış haldeydim. O an, sekiz aylık hamile olan eşim Elifi, gece saat on olmuşken yalnız başına bulaşıkları yıkarken gördüm. Ellerinin narinliği, sırtının hafif kambur hali, incelikli bir sessizliğin içinde yeniden şekil alıyordu.
Bir an için, geçmişin gölgeleri içimde devinmeye başladı. Hayatımda şimdiye kadar başka nelerden pişman oldum diye sorsalar, kaybettiğim paralar, kaçırdığım iş fırsatları aklıma bile gelmezdi. Kalbimde en ağır yük, en çok suskunluğumdan utandığım şey, Elif’in bu evde tek başına sessizce yorulmasına göz yummamdı.
Kimseden kötülüğünü istememiştim, kötülükten ziyade görmezden gelmiştim. Belki de görmek istememiş, ailemin ritmine kendimi bırakmıştım. Ben, dört kardeşin en küçüğüydüm. Üç ablam Zeynep, Asuman, Gülsüm ve ardından ben. Babam genç yaşta ansızın vefat ettiğinde annem Gülten Hanım her şeyin yükünü sırtladı. Ablalarım anneme el verdiler, çalıştılar, evi geçindirdiler, beni büyüttüler; her kararı onlar aldı, evde ne yapılacağı, sofraya hangi yemeklerin koyulacağı, benim hangi lise sınavına girip hangi üniversiteyi seçeceğim
Ben hiç karşı çıkmadım. Bizde aile demek, buydu. Bizde böyleydi, hep de böyle olacaktı sandım.
Ta ki Elif’le tanışana kadar. Elif Yıldız O, tartışmalarda sesini yükselten biri değildi. Sessizdi, sabırlıydı, hep derin bir nezaketle konuşurdu. Onun sesindeki yumuşaklık, yüzündeki sıcak tebessüm benim hayatıma başka bir rüya getirmişti. Birbirimize âşık olduk. Üç yıl önce evlendik. Başta her şey sütliman, huzurlu görünüyordu.
Annem hâlâ aile apartmanında yaşıyordu. Ablalarım sık sık uğrardı. Ümraniyede ailece bir araya gelip aynı sofraya oturduğumuz o pazar günlerinde, yemekler, muhabbetler, çocukluk anıları birbirine karışırdı. Elif herkesin kendini evinde hissetmesi için ne gerekiyorsa yapardı. Misafir geldi mi, çayı Elif demler, pasta börek Elifin elinden çıkardı. Bazen annemin ve ablalarımın saatlerce süren sohbetlerine, sadece nazikçe başını sallayarak eşlik ederdi.
O zamanlar bana hep normal gelirdi. Ama sonra, her şey sanki flu çekilmiş bir fotoğraf gibi netleşmeye başladı. Ablalarımın şakaları, alaylı imaları Bir gün Zeynep, “Elif güzel yemek yapıyor ama bizim annemizin yemeklerinin eline su dökemez,” dedi. Asuman alaycı bir edayla ekledi: “Önceki kadınlar şimdi daha iyiydi, her işe koşardı.” O an Elif başını eğip bulaşık yıkamaya devam etmişti. Ben bu cümleleri duymuş, ama içimden bir şeyler söylemeye yeltenmemiştim. Aile böyleydi.
O sekiz ay önce, Elif bana hamile olduğu müjdesini verdiğinde büyük bir sevinç yaşadım. Sanki apartmanımıza bahar gelmişti, odalarımıza umut kokusu sinmişti. Annemin ve ablalarımın gözleri sevinçten dolarken, zaman yavaş yavaş ilerlemeye devam etti. Elifin karnı haftadan haftaya büyürken, yorgunluğu da arttı tabii. Yine de misafirler geldiğinde onları karşılamak, sofrayı kurup toplamak yine Elifin üzerindeydi.
Bazen “Biraz dinlen, hem hamilesin” derdim ona. Her seferinde tatlı bir bakışla, “Merak etme Kaan, bir iki dakikalık iş,” derdi. Ama her seferinde o iki dakika saatlere uzardı.
Ve o akşam O garip rüya akşamı, bütün ablalarım iftar yemeğinde bizdeydi. Masanın üzeri dağınık, tabaklar, bardaklar, ekmek kırıntıları, pilav taneleri Annem ve ablalarım yemeğin ardından televizyonlu odaya doğru geçti. Dizilerin sesi, kahkahalar Ben dışarı çıkıp arabaya bakmaya gittim. Sonra mutfağa geri döndüm ve hayatımı değiştiren an başıma geldi: Elif mutfak tezgâhına dayalı, karnı tezgâha yaslanmış, elleri durmaksızın tabakları ovuyordu. Mutfakta süzülen su sesi dışında her şey susmuştu.
Birkaç saniye bakakaldım. Elif beni görmedi. Yavaşça nefes aldı, ara ara durdu, sonra bir tabak elinden kaydı ve aniden sesi yankılandı. O anda, içimde başka bir perde aralandı Utanç, öfke Elifin acısını yıllardır görmezden gelmiş olduğumu tüm şiddetiyle hissettim. Yalnızdı. Ve karnında çocuk taşırken, tek başınaydı.
Derin bir nefesle telefonumu elime aldım. İlk olarak en büyük ablam Zeynep’i aradım. “Salonun oraya gelir misin? Konuşmamız gerek.” Sonra Gülsüm ve Asuman’ı aradım. Hepsi toplanıp annemin yanına geldi. Herkes bana merakla bakıyordu. Mutfaktan hâlâ su sesi geliyordu. Elif bulaşık yıkamaya devam ediyordu.
O an, hayatımda ilk defa evin içinde annemin ve ablalarımın önünde hiç söylemediğim bir şeyi söyledim: Bugünden itibaren kimse Elife bu evde hizmetçi muamelesi yapmayacak.
Salonun üstünde buz gibi bir sessizlik gezindi. Ablalarım birbirlerine baktı sanki ben Türkçe yerine başka bir dil konuşuyordum.
Annem “Ne diyorsun Kaan?” dedi. Sesi eskisi gibi emredici, çizgiyi aşmamı istemeyen tondaydı. Yıllarca o sesle geri çekilmiştim. Ama bu sefer yere bakmadım.
Bunu söylüyorum. Bu evde kimse Elife iş buyurmayacak.
Asuman sessizce güldü: “Yahu Kaan, abartıyorsun.”
Gülsüm kollarını bağladı. “Bulaşık yıkamanın nesinde sorun var? Biz de yıllardır çalışıyoruz zaten.”
Zeynep ayağa kalkıp, “Evin işleri asırlardır böyle, şimdi eşin var diye mi değişsin her şey?” dedi.
Bir ara kalbim fena çarptı. Ama bu kez vazgeçmedim. “Çünkü Elif sekiz aylık hamile. Siz dinlenirken o hâlâ çalışıyor.”
Gülsüm hemen atladı: “Elif zaten hiç şikayet etmedi ki!”
En çok da bu cümle acı verdi bana. Çünkü doğruydu, Elif tek kelime şikayet etmemiş, bir kez bile sesi yükselmemişti. O an şunu öğrendim: Kimse şikayet etmiyorsa, acı çekmiyor anlamına gelmez.
“Ben burada, kimin aileye daha çok emeği geçtiğini tartışmaya gelmedim,” dedim. “Ama artık bir şey değişecek. Elif sekiz aylık hamile ve ben ona hâlâ mutfakta hizmetçi gibi davranılmasına izin vermeyeceğim.”
Gülsüm sesini yükseltti: “Bu evde işler hep böyledir!”
İşte bugün değişecek.
Annem bana dik dik baktı: “Ablalarının bu evde artık yeri yok mu yani?”
Başımı hafifçe salladım. “Gelmek istiyorlarsa, yardıma da gelecekler.”
Asuman küçümseyerek gülümsedi: “Demek, bizim ufaklık büyümüş…”
Zeynep ise gözlerimin içine bakarak, “Bütün bu kıyamet, bir kadın uğruna mı?” diye sordu.
İçimden yükselen sesle, “Hayır,” dedim. Onlara bakıp devam ettim, “Ailem için.”
O anda buz gibi sessizlik oldu. Çünkü ben ilk defa, kendi ailemin kim olduğunu net söylemiştim: Eşim ve doğacak çocuğum.
Tam o ara, Elif kapıdan belirdi. Gözleri nemliydi. Belli ki her şeyi duymuştu.
Kaan, dedi usulca. Benim için tartışmana gerek yoktu.
Ellerini tuttum; soğuktu, hafif titriyordu. “Gerekti,” dedim sessizce.
O an annem kalktı, Elife yaklaştı. İçimden onu yine azarlayacak sandım ama annem masasının üstünden bulaşık süngerini aldı.
Otur, dedi buyurgan bir sesle.
Elif durakladı: Nasıl yani?
Annem derin bir nefes aldı. Ben kalan bulaşığı bitiririm.
Dairenin içi sessizleşti, ablalarım anneme baktı. Annem başıyla işaret etti. “Ne duruyorsunuz, hadi mutfağa. Dördümüz bitirelim.”
Ablalarım yavaşça kalktı; mutfağa doğru yürüdüler. Birazdan su ve bulaşıkların sesi, onlara karışan sohbet sesleriyle oda doldu.
Elif bana dönüp titrek sesiyle, Kaan, neden böyle yaptın? dedi.
Nazikçe gülümsedim. Çünkü üç yıldır anlamam gereken bir şeyi yeni anladım.
Elif gözlerime baktı. Elini sıktım.
Ev, emir verilen bir yer değildir. Ev, insanın yanında huzur bulduğu yerdir.
Elif gözlerini kapadı, bir süre sonra açtığında gözlerinden yaşlar akıyordu. Ama bu defa gözyaşı… hüzünden değil, başka bir şeydendi.
Ablalarım mutfakta hâlâ kimin tabakları kurulayıp kimin cam silmesi gerektiğini tartışırken, ben ilk defa bu evde bambaşka bir şey hissettim.
Belki de, rüya gibi bir ev Sonunda gerçek olmuştu.




