Sistem Hatası
Ayşegül, evde misin?
Emre, pazar sabahları hep evdeyim, bunu da gayet iyi biliyorsun.
O zaman aç kapıyı.
Ayşegül, gözünü kapı dürbününden ayırmadan üç saniye kadar bekledi. Kardeşi koridorda duruyordu; montu açık, ayaklarının dibinde iki kocaman spor çantası vardı ve yüzünde bir iddiayı kaybetmiş insanın şaşkınlığıyla karışık teslimiyet ifadesi vardı. Arkasında da iki küçük silüet: biri uzun, biri kısa. Ayşegül gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı, tekrar baktı. Silüetler kıpırdayarak hâlâ oradaydı.
Kapının kilidini açtı.
Günaydın, dedi Emre, çocukluğundan beri kullandığı o birazdan senden rica edeceğim bir şey var gülümsemesiyle.
Hayır, dedi Ayşegül.
Daha ne söyleyeceğimi bilmiyorsun.
O şekilde gülümseyince hemen anlaşılıyor. Hayır.
Küçük olan, Can, babasının yanından sıyrılıp ona alttan yukarıya bakmaya başladı. Daha altı yaşında, kafasında bir sepet gibi duran saçlarla, ayakkabısının bağı ise parke üzerinde tespihi gezdirmekle meşguldü. Yanında dört yaşındaki Duru vardı; elinde kulağı kopuk bir tavşan peluşu tutuyordu ve yabancıya masumca, ürkmsüz bir merakla bakıyordu.
Ayşegül, parkeyi inceledi. Açık meşe, üç ay önce paralarını zar zor denkleştirip döşettiği İstanbul Parkenin Balkan Meşesinden, ustayı beklerken geçen en uzun bir buçuk ayın eseri. Canın ayakkabı bağı ise tam olarak neye battıysa, açık kahverengiydi. Daha fazla detay istemedi.
Buyrun içeri, dedi. Ama ayakkabılarınızı çabuk çıkarın.
Ayşegülün İstanbul Sarıyerdeki, Güney Sahil Sitesinin sekizinci katındaki evi; yıllardır hakkında en çok gurur duyduğu başarısıydı: Ne kariyerinde hızla yükselmesi, ne bankadaki TL hesabı, ne ikinci el olsa da düzgün arabası. Evinin her santimiyle uğraşmış, iki yıl boyunca perde seçmiş, aydınlatmaları değiştirmiş, sonunda hâlâ gökyüzünü gören camları bulmayı başarmıştı. Salonun köşesinde IKEAdan alınma gri, sırtı yüksek geniş bir koltuk vardı; orta sehpa ise Adanadan masif ceviz, üstünde belirgin bir yarık satıcıya göre ahşabın karakteri, Ayşegüle ise önce iade sebebiydi ama sonra alışıp sevmişti. Gereksiz hiçbir obje yoktu. Ne mutfak tezgahında şişeler ne pencere önünde ıvır zıvır. Banyo tek tip havluları ve askıları ile askeri bir düzende; kozmetik ürünleri boy sırasıyla dizili.
Bu düzenli, sessiz yaşamı bilinçli inşa etti. En çok sevdiği sessizlikti ama sekizinci katın şehir gürültüsüz sessizliği arada bir üst katta dış ünitenin böğürtüsünü ya da yağmurun cama vurmasını duymamak elde değildi.
Emre çantaları bırakıp hemen mutfağa geçti, bar taburesine oturup ellerini masanın üstünde birleştirdi. Teslim bayrağını çeken birinin hareketleriyle.
Biz Betülle bir hafta boyunca Sapancada bir otele gideceğiz. Konuşmamız, şöyle bir mesafe almamız lazım. Çocuklarla zor oluyor, biliyorsun.
Başka şansınız yok mu?
Annemler Balıkesirde hâlâ. Betülünkiler ise kasabada, köyde hastalık çıktı, çocuk götüremiyoruz. Ayşegül. Sekiz gün diyorum. Sadece sekiz.
Sekiz gün, diye tekrarladı Ayşegül.
Yani… belki dokuz. Pazar öğlen döneceğiz.
Salondan bir ses geldi. Hafif ama tanıdıktı; bir şey yere düştü.
Duru, hiçbir şeye dokunma! diye bağırdı Emre, salona bakmadan, ama alışık bir şekilde.
Emre, dedi Ayşegül, sesi alçak: Eğitimde öğrenmişti alçak ses daima daha etkilidir. Evden çalışıyorum. Çarşamba büyük bir online sunumunuz var. Çocuk bakmayı bilmem; ne yerler, ne konuşayım, uyutmayı geçtim, neye ağlarlar bilmiyorum.
Her şeyi yiyorlar, sadece Can domates yemiyor. Bir de soğanı. Sohbeti de severler, çok huysuz değiller. Duru tavşansız uyumaz, Cana yatmadan kitap okuman lazım, çantasında var.
Emre…
Ayşegül… dedi ve gözlerinde öyle bir şey belirdi ki, göğsünün ortasında bir yer tam orada biraz büzüştü. Acıma değil. Başka bir hal tartışılmayacak kadar yorgunluk.
Gitmezsek, aileye ne olur, gerçekten bilmiyorum. Sadece bilmiyorum.
Ayşegül sustu. Camın ardında park üstünde bir bulut süzülüyordu: Bembeyaz, huzurlu.
Sekiz gün, dedi sonunda.
Sağ ol.
Daha şimdiden sevinme. Üç saat sonra seni aramazsam mucize olur.
Hep telefondayız. Betül de.
Emre hızlıca çıktı. O kadar hızlı ki, sanki biraz daha oyalanırsa biri onu vazgeçirecekmiş gibi kaçıyordu. Çocukların başına Ayşegül teyzeniz dünyanın en kralı, diye bir şeyler mırıldandı, tezgaha koca bir kağıt üzerine not döktü, yamuk yumuk harflerle, ve on beş dakika sonra kapı arkasından kapandı.
Ayşegül koridorda öylece durdu.
Can ve Duru, karşıdan onu izliyordu.
Şey, dedi Ayşegül.
Şey, diye karşılık verdi Can, ciddiyetle.
Acıktınız mı?
Ben meyve suyu istiyorum, dedi Duru.
Hangi?
Turuncu olan.
Portakal suyu mu?
Hayır, turuncu. Bildiğin turuncu olandan.
Dolabı açtı. İçinde iki çeşit maden suyu, bir kutu doğranmış sebze, sade yoğurt ve yarım beyaz şarap vardı. Çocuklar için meyve suyu aramayı aklına bile getirmemişti, çünkü kısa ömründe hiç ihtiyaç olmamıştı.
Hadi markete gidelim, dedi.
Yaşasın! dedi Can, öyle bir volümle ki, üç metrelik tavanlarda yankılandı.
Ayşegül dişlerini sıktı.
Market yan binadaydı. Beş dakika sürdü. O beş dakikada Duru tavşanını dört defa düşürdü, Can asansördeki her tuşa bastı (dahası acil çağrı butonuna da) ve Ayşegüle anaokulundan bir arakadaşının ağızdan salya üfleme yeteneğiyle ilgili inanılmaz detaylı bir hikaye anlattı. Veli toplantısında olsa bu kadar öğrenemezdi.
Market alışverişi: Dört çeşit meyve suyu, süt, ekmek, çilekli yoğurt, makarna, paketli tavuk köftesi, elma, muz ve rengarenk bir kutu bisküvi Can o esnada kendi kendine sepete attı, Ayşegül peynir reyonunda olduğu için çıkarmadı. Önceki hafta olsa tatlı yenmez bahanesiyle geri bırakırdı, şimdi sustu. Adına küçük bir teslimiyet diyelim.
İlk gün, toplamda fena değildi. Duru portakal suyunu sehpanın üstüne boca etti, Can ise tam gaz salon kapısının kasasına bodoslama girdi, beş dakika ağladı. Ayşegülin çocuk susturma bilgisi sıfır: Bir bardak su verip geçer dedi, bu nasihat yetişkinlerde işe yarıyordu tuhaf bir şekilde bunda da işledi. Can suyu içti, hıçkırdı, sonra tabletten çizgi film izlemeye gitti (Emre çantasına koymuş).
Akşam dokuzda, onda ve on buçukta yat dediyse de nafile. En sonunda Ayşegül, Cana Ahududu peşindeki ayının hikayesini iki defa okudu. Duru ise diğer yanda tavşana sarılıp, koltukta, istifini bozmadan uyumuştu. Ayşegül ona, güneş gibi sıcak uykusundan rahatsız etmeden, yavaşça kucaklayıp misafir yatağına taşıdı. Çocuk hiç kıpırdamadı.
Ayşegül mutfağa geçip Livington termosundan sakinleştirici bitki çayı aldı, bilgisayarını açtı. Üç gün vardı sunuma iki slayt tamamlanmalı, giriş bölümü çalışılmalıydı.
Tam olarak toplarlayamadı bir türlü.
İkinci gün saat altı otuz yedide uyandı. Livington marka telefonda saate bakıyordu ve tam o sırada salondan güm sesi geldi.
Can erken kalkıp Estelleden alınma kanepenin tüm minderleriyle kale inşa etmiş, dört minder de yerdeydi, plaj da, Can ortada, mutlu mesut, mutfaktan bulduğu bisküviyi kemiriyordu. Tabii ki yarısı da parkeye dağılmıştı.
Günaydın, dedi şaşırtıcı bir canlılıkla.
Günaydın, dedi Ayşegül.
Pancake yapabiliyor musun?
Krep mi?
Yuvarlak, üstüne akçaağaç şurubu dökülenlerden.
Akçaağaç şurubum yok.
Tüh.
Greçka (karabuğday) lapası yaptı. Can, itirazsız yedi. Duru sekizde kalktı, tavşanla mutfağa geldi, uyku sersemi, sandalyeye tırmandı:
Ben de Can gibi lapa istiyorum.
Ayşegül bu iş olacak galiba diye geçirdi içinden.
Salı günü, saat iki civarı ise su baskını oldu.
Çocuklar banyoda, Ayşegül sunumun başında. Onlar eski faturaları gemi yapıp dnepr donanması kurmuş, Ayşegül nefes almaya kalkınca bir gariplik sezdi; mutfakta, banyodan koridora doğru sular ilerliyordu.
Hay Allah, dedi, insanın içinden artık çok geç dediği sesle.
Banyoda musluk sonuna kadar açıktı; Canların gemiye bakacakken çizgi film izlemeye çıktık savunmasına göre adeta Nil nehrine bağlanmış. Gemiyle giderken, baş gemi gidip deliği tıkamış, sular on dakikadır taşıyor olmalıydı.
Musluğu kapadı. Yere baktı, gözlerini kapadı.
Tam o sırada kapı çaldı. Ayşegül mopla suyu çekiyordu ve mercan kırmızısı Beykoz çorabı sanırım artık hak getire, diye düşünüyordu.
Kim o?
Alt komşu, yedinci kat.
Açtı. Kırklı yaşlarında, uzun boylu, hafif dağınık, koyu lacivert kazak ve kotla bir adam. Elinde telefonu, ekranında tavanının fotoğrafı: Ortasında devasa bir ıslak leke büyüyor.
Ben Halil. Yetmiş iki numara.
Ayşegül. Seksen dört. Biliyorum ne oldu. Çocuklar.
Anladım, dedi ve telefonu cebine attı. Yardım edeyim mi?
Her zamanki standart, Binayı yağmurlukla mı kullanıyoruz, sigortaya mı vereyim, hasarı ödeyeceksiniz tarzı konuşmaya hazırlıklıydı. Ama adam başka bir şey yaptı.
Yardım mı dediniz? Tekrar sordu.
İçeride hâlâ su var anlaşılan. Bende güçlü bir yapı kurutucu ve kaliteli bir mop var. Hani, gerçekten iyi sıkıyor.
Arkasından Can kafasını uzattı.
Alt komşu sen misin? Bizden dolayı ıslandın mı?
Evet, dedi Halil. Ayşegül gerildi. Ama adam devam etmedi. Sadece başını yana eğdi:
Gemiler iyi yüzdü mü bari?
Süperdi! Uçak gemim oldu!
Vay ciddi işmiş.
Buyurun, dedi Ayşegül, çünkü adamı koridorda tutmanın manası kalmamıştı.
Sonraki bir saat pek net hatırlamıyor. Halil geldi, mopla zemine destek oldu, su topladı. Panik yok, yorumlarda boğulmadı. Arada Cana Bak, şuradan biraz daha çek gibi görevler vererek. Duru kapı eşiğinde tavşanına sarılıp, Bak şurada da su var diyerek sürekli doğru yerleri gösterdi.
Tavan paramparça mı oldu? dedi Ayşegül.
Çok değil. Zaten badana eskiydi, leke geçer.
Boya-parayı öderim.
Bakalım, dedi adam omuz silkip. Bu bakalım tehdit gibi değil, hayatı olduğu gibi kabullenen bir haldi. Ne zamandır çocuklarla?
İkinci gün.
Senin mi?
Yeğenlerim. Ben… hayır, çocuğum yok.
Çocuklara baktı. Sonra tekrar Cana, pilleri bitmiş gibi yere devrilip kalan çocukla ilgilendi.
Öyle anladım, dedi Halil. Tavsiye: Banyoya delikli plastik tıpa koyarsınız, her ev malzemecide var. Suyu açık bile unutursan taşmaz.
Dikkate alacağım.
Kolay gelsin size. Mopunu aldı. Giderken döndü Ben yedinci kattayım, bir şeye ihtiyacın olursa aramaktan çekinme.
Neden bu kadar sakinsiniz? dedi Ayşegül, kendisi bile şaşırdı sorarken.
Adam bir saniye durdu.
Napayım, bağırsam tavan daha çabuk kurumayacak ki?
Gitti. Ayşegül kapıyı kapatıp yaslandı. Gün batıyordu, Duru mutfakta ablasından bisküvilerin yarısını almak için tartışıp, Can direnirken ortamı toparladı. Bisküviyi eşitçe böldü, konuşmadan verdi.
İki çocuk ona saygıyla baktı.
Çarşamba sabahı sunuma hazırlandı. Çocuklar salonda çizgi film izliyordu, masa üstü elma dilimleriyle dolu, her an bozulabilecek bir denge. Her şey yolundaydı.
Sunum başladı. Ayşegül evdeki çalışma odasında; kamera, kulaklık, üstünde ceket, altta pijama. Üç şehirden yedi kişi bağlandı: İstanbuldaki müdür, Ankaradan iki ortak, Adanadan bölge temsilcisi.
İlk 15 dakika problemsiz geçti. Sonra, 16. dakikada, odanın kapısı açıldı.
Ayşe Teyze! Durunun sesi bina titretecek kuvvetteydi. Can tavşanımı aldı!
Duru, dedim ki ben çalışıyorum.
Tavşan çirkin dedi!
Çirkin! Salondan Can bağırdı.
Affedersiniz, bir saniye, dedi Ayşegül, kameraya kontrollü gülümsemesiyle.
Pauzaya bastı, salona geçti. Can tavşanın kalan tek kulağından tutuyor, Duru gövdeden, ip gibi çekişme.
Bırakın tavşanı, ikiniz de.
Tavşan yere düştü. Duru hızla kucakladı.
Can, sessiz izleyebilir misin?
Filmin sonu geldi.
Başka aç.
Hangisi?
Sıradaki.
Reklam çıktı.
Ayşegül alıp elinden, çocuk kanalına geçti ve tekrar sunuma döndü.
Sekiz dakika geçti, bu defa Can geldi, kameranın önünde dikildi.
Tuvaletim geldi, dedi kameradaki herkese.
Bölge müdürü kahkaha attı. Ardından da herkes. Ayşegül, on beş yıldır ilk defa kızıllaşıyordu.
Biliyorsun, dedim.
Söylemek istedim.
Git. Sunum profesyonellikten uzaklaştı, sohbet kıvamına geçti. Ankaradan biri, Bende üç çocuk var, çok iyi anlıyorum, dedi. Adana temsilcisi Estelle koleksiyonu ilgimi çekti, devam edelim dedi. Yeniden toplantı sözleşildi.
Ayşegül uzun süre oturdu kaldı. Sonra fark etti: Sinirlenmiyordu. Oysaki sinirini dört gözle beklemişti.
Çocuklara kaşarlı sandviç yaptı. Can çok güzel dedi. Duru yarısını yedi, çünkü tavşanına sohbet ediyordu.
Kapı çaldı, Halil: Size lavabo tıpası aldım.
Eline yakın marketten lastik tıpa alıp bırakmış.
Özellikle mi aldınız?
Ekmeğe gidecektim zaten.
İçeri buyur etti. Can a-ha, suyumuzu toplayan abi geldi! diye sevindi.
Salonda Jenga oynadılar. Halil ciddi oynuyordu, Can sordu:
Hayatta da böyle mi, zayıf noktayı aramak?
Halil Benzer, dedi.
Akşam yemeğini birlikte hazırladılar, Halil domatesi simetrik doğradı Ayşegül karışık bıraksa da… adam Ben inşaat mühendisiyim, hep doğru kesmeye mecburum galiba, dedi.
O gece herkes erkenden uyudu.
Perşembe ve cuma daha kolay geçti. Sabah lapası ve meyve suyu, Duru artık yanında sessizce oturuyor, Ayşegül çalışırken defterine tavşan ailesi çiziyordu hepsinin adı farklıydı.
Cuma akşamı Halil yine kapıda: Bu defa Dünya Şehirleri adlı nostaljik bir kutu oyunu getirmiş. Çocuklar şehirleri bilmiyor ama oyuna bayılıyorlar.
Nereden? dedi Ayşegül.
Çocukluğumdan. Taşınırken taşındı, niye tuttuysam.
Salonda herkes yerde; parke serin, Ayşegül Duruyu kolunun altında fark etmeden sarıp uyutmuş. Halil bunu görüyor; ses etmiyor.
Cumartesi Halilin tavsiyesiyle parka çıktılar. Can ilk gördüğü çamurun içine girdi, Ayşegül dolasak olmaz mıydı dedi, çocuk zerre etkilenmedi.
Neden dert etmiyorsun? dedi Ayşegül.
Ne olacak, kurur, dedi Can.
Sen Halil gibisin.
Halil çok iyi biri. O senin arkadaşın mı?
Komşum.
Aynı şey mi bu?
Değil.
Niye?
Cevap veremedi. Arkasında Halil, Duruyu omuzuna almış, ağaçlar hakkında vahdet semineri veriyor.
Pazar Emre aradı. Sesi ilk güne göre başka. Hafif, daha sıcak.
Nasıl çocuklar?
Sağlar. Can çamurda yüzdü, Duru elli yedi tavşan çizdi.
Emre güldü.
Yaptın. Senin oralar nasıl?
Kısa bir duraksama.
Daha iyi. Çok sağ ol.
Güzel, dedi, kısa. İyi olmuş.
İkinci hafta kolay geçti. Canın domates yemediği ama domates çorbasını ses etmeden içtiği, Durunun yatmadan camı hafif aralık bırakmayı şart koştuğu öğrenildi. Yedi buçuğa doğru huysuzlanan çocukları, sormadan yatırmak işleri hızlandırıyordu. Minik, ama kendi kendine öğrenilen kurallar.
Her akşam Halil uğradı. Bazen elinde bir şeyle, bazen sadece sohbet için. İş, İstanbul, kitaplar. O, inşaat mühendisi ama kitap kurdu çıktı. Ayşegül de okurdu da, zamansızlıktan aylardır roman görmemiş.
Ne okuyorsun şimdi?
Hiçbir şey. Sadece ofis dokümanları.
Onlar sayılmaz.
Farkındayım.
İster misin bir şey getireyim?
Getir.
Getirdiği roman Japon bir kadın yazarın, annesinin eşyaları arasında gömülü sırları keşfeden bir kadını anlatıyordu. Ayşegül, çocuklar uyuduktan sonraki ilk yarım saate her şeyini borçlu hissediyordu.
İkinci hafta perşembe Can sordu:
Senin işin neresi?
Şurası. Evde masa.
Göster.
Masa, kataloglar, kaktüs, bilgisayar…
Mutlu musun?
Ne gibi?
Yani. İşte.
Sanırım.
Babam diyor ki, işin seni mutlu etmeli. Yoksa niye yapılır ki?
Akıllı adammış.
Evet. Ayşegül Teyze, niye yalnız yaşıyorsun?
Denk geldi.
Kimseyle mi olmak istemedin?
Alıştım. Tek başına iyi geldi.
Geldi mi?
Sustu.
Geldi, dedi.
Son gün hızla geldi. Emre pazar öğlen, yanında Betül ile geldi. Kadın bambaşka, huzurlu. Çocuklara sıkı sıkı sarıldı, Duru üç dakika bırakmadı.
Ne desem az, dedi Betül, Ayşegülün elini sıkarak.
Teşekküre gerek yok.
Uslandılar mı bari?
Çocuk gibi davrandılar. Normalmiş demek.
Betül şaşkınca baktı.
Hazırlıklar bir saat sürdü. Duru biraz ağladı, Ayşegülle kucaklaşınca tekrar geleceğiz dedi. Can ciddi bir tokalaşma yaptı; ama dalga geçmeden ciddi ciddi. Sonra koşturup gerçek kucaklamayı da ekledi.
Kapı kapandı.
Ayşegül koridorda yalnız.
Durunun minik mavi kabanı askıda yok artık. Kendi kabanı tek başına kalmış.
Ev sessiz.
Salona geçti. Koltukta, Canın sabah izlediği filmden bulaşık bir yastık, yerde Durunun unuttuğu bir resim: Tavşan ailesi anne, baba, küçük Boncuk. Yanında sarı saçlı bir figür: Ayşe Teyze.
Ayşegül resmi elinde bir süre tuttu.
Mutfağa gitti, çay koydu. Livington sürahisinden su aldı, favori kupasını çıkardı. Her şey yerli yerinde, temiz. Sessizlik en sevdiği sessizlik: Eskiden huzur demekti.
Bu sefer o huzur yoktu.
Sadece resim ve sessizlik müzikten sonraki bir duraklama gibi, karar veremeyeceğin bir yeni normal.
Koltukta oturup çay içerken düşündü.
Canın Mutlu musun? sorusunu; Durunun cuma akşamı parkede uyuyuşunu; Can çalışma odasına girmeden önceki anları. Ve Halili
Halilin ekmekleri jilet gibi kestiğini, sakince hiçbir şey beklemeden yanlarında oluşunu. Her akşam tekin bir şekilde gelip çay koyuşunu.
Dokuz gündür iş için gece uykusundan sıçrayarak uyanmamıştı, bunu fark etti.
Akşam altıda kalkıp yüzünü yıkadı, lacivert kazak giydi kendinden emin. Telefonu aldı, bıraktı, tekrar aldı.
Telefonla değil, yüz yüze aramaya karar verdi. Asansörle yedinci kata inip, yetmiş iki numaraya bastı.
Kapıyı Halil açtı. Bekledi, yüzü gergin değil, dikkatli.
Çıktılar, dedi Ayşegül.
Kapı daha yeni çarptı.
Sessiz şimdi.
Evet.
Çay içer misiniz? Yeni demledim, biraz soğumuş olabilir ama tekrar koyarım.
Adam az durakladı.
İsterim, dedi.
Asansörle çıktılar. Halil, Emrenin ilk oturduğu yere geçti; ama bambaşka bir adam, bambaşka bir hikaye.
Bugün, dokuz gün sonra ilk defa hiçbir zorunluluğum olmadı ve ne yapacağımı bilmiyorum, dedi Ayşegül.
Kötü mü iyi mi?
Bilmiyorum. Alışık değilim.
Yeni alışılmamışa da alışılır.
Ne demek?
Önce tek başına alışıyorsun, sonra bir daha yalnızlığı öğreniyorsun.
Siz bunu yaşadınız mı?
Göz göze geldiler.
Evliydim, dedi adam. Altı yıl. Sonra bitti. Üç yıl oldu.
Üzüldüm.
Gerek yok. Zaten olacağı buydu. En çok ayrılık değil, sonrası sessizlik zorladı. Yalnızlık başka, yalnızlık başkasıyla bir değil.
Ayşegül kupaya baktı.
Ben sessizliği özgürlük sandım hep.
Olabilir. Kimi zaman kararlar değiştirilebilir.
Siz değiştirdiniz mi?
Henüz değişiyor. Komşunun altına su bastıran çocukları sayesinde.
O anda gerçek bir kahkaha attı, kendine bile şaştı.
Halil…
Evet…
Şey… Durdu. Hep yaptığı gibi konuyu sarkıtıp değiştirirdi. Ama bu defa dürüst davrandı. Sizden hoşlanıyorum. Bunu bilmenizi istiyorum.
Adam baktı.
Ne güzel, dedi, samimi bir sıcaklıkla. Ben de sizden hoşlanıyorum. Uzun zamandır düşündüm.
Ne zamandan beri?
O gün nasıl bu kadar sakinsiniz? diye sorduğunuzdan beri. Kimse sormamıştı.
Garip bir sebep.
Garip sebeplerim var.
Gece on bire kadar çay içip konuştular. Onun işi, kendi işi, sekizinci kattan ve yedinci kattan şehrin komik farkları, giden çocukların çizip bıraktığı tavşan aileleri… Adam acele etmedi, o da uğurlamada acele etmedi.
Giderken elini tuttu; sadece bir an.
İyi geceler, Ayşegül.
İyi geceler.
Kapatınca, yine sırtını kapıya verdi; ama bu defa başka bir sıcak sessizlikti o.
Salona geçip Durunun resmini kitaplığına koydu. Tavşanlar küçük gözleriyle bakıyordu. Ayşe Teyze de. Biraz yamuk ama tanıdık.
Bir yıl geçti. Ev çok değişmedi ama dikkatli gözler için farklıydı.
Alt rafta çocuk kitapları bırakılmış. Pencere kenarında bir değil dört saksı; biri biraz eğri çünkü Duru fazla sulamıştı. Askıda iki palto: Kendi koyu lacivert, bir de gri.
Salonda, Estelle orta sehpada Halilin çizimleri açık bir katalog. Yanında yarım bırakılmış kahve bardağı, bir roman.
Ayşegül camda, parkı izliyor. Sararan yapraklar… Sonbahar İstanbulu. Karnı şişmeye başlamış; beş aylık. Yavaşça alışıyor, önce kocaman bir şey gibi, sonra hem sıradan, hem en önemli şey gibi gelmeye başlamış.
Kapı açıldı.
Geliyorlar, dedi Halil. Emre haber verdi.
Yarım saate buradalar.
Can seni aradı mı?
Üç kez. Tablet mi park mı, ona karar vermemi istiyor.
İsterse ikisi de olur.
Dedim ben de.
Halil çay koydu, sonra ona baktı.
Nasılsın?
İyiyim, dedi Ayşegül. Bacaklar rahatsız ama olur
Otur.
Ben ayakta iyiyim.
Lütfen…
Peki, oturdum. Kanepede yerini aldı. Düşünüyorum, geçen sene bugün çocuklar gitti, ben mutfakta çayla kaldım, sessizliği dört gözle beklememin arifesindeydim.
Ve?
Kolay olmadı.
Hatırlıyorum, kapımı çaldın.
Bekledin mi?
Düşündü.
Sanmam; ama çok istedim.
Kapı çalındı; gürültülü, sabırsız, çocuk heyecanıyla.
Candır.
Kesin o.
Aç kapıyı, kalkamam şimdi.
Halil açmaya gitti.
Ayşe Teyze! Canın sesi daha kapı açılmadan bastı. Geldik! Parka da gider miyiz? Yaprak döktü mü? Karnın iyice çıktı mı?
Oğlum, bırak girsinler, dedi Emre.
Girdim bile.
Duru usul usul girdi, etrafa göz gezdirdi, Ayşegülü buldu, gitti, ona sarıldı. Sonra ciddiyetle baktı.
Ayşe Teyze, tavşanım burada mı?
Burada. Misafir odasında, rafta.
Tamam. Biliyorum.
Koridorda şenlik; Emre Halile sarılıyor, Betül yol soruyor, Can çoktan içeri dalıp yeni icatlardan birini yaptığı anlaşılıyor. Yine bir şey pat gürültü ama küçük çaplı. Sonra elinde ahududu peşindeki ayı kitabıyla geldi:
Kitabımızı saklamışsın!
Sakladım.
Küçüğe okur musun?
Okurum.
Güzel. Emin, her şey yolunda. Halil, park var ya…
Yapraklar orda, dedi Halil.
Gidelim!
Önce çay, dedi Ayşegül. Sonra park.
Hep öyle dersin.
Hep de diyeceğim.
Can tam karşı bakışla: Şimdi mutlu musun?
Ev gürüldüyor; gülüşen Betül, tavşan peşindeki Duru, mutfakta kaynayan çaydanlık, dışarıda İstanbul, sonbahar, karnında minik bir ayak kıpırdıyor…
Ayşegül Cana baktı.
Evet, dedi. Gerçekten mutluyum.




