Ablacım, geçen gün çocukluk anılarımı düşünürken, aklıma bizim mahallenin eski günleri geldi Sana anlatmak istediğim şey var, uzun ama içimi dökmek geldi bugün.
Annem bir akşam eve öyle enerjiyle geldi ki, yanakları al al, gözlerinde başka bir parıltı, yüzünde yepyeni bir gülümseme Özgem dediğim annem, yıllardır böyle mutlu görünmemişti. Yani, içimde bir sevinç kıpırdanmaya başlamıştı hemen annem neredeyse mutluydu!
Durucuğum, var ya, bugün harika bir adam tanıdım işte, dedi, montunu askıya asarken, karşıma dikilip ellerimi kendi ellerinin arasına aldı. Adı Engin. İnşaat firmasında çalışıyor, tam ciddi, güvenilir bir adam.
Ben tabii, sekiz yaşında bir çocuk aklıyla, niye bu kadar önemli ki diye çok da anlamadım öyle. Ama annem ışıl ışıl, gözleri cam gibi parlıyordu, gülüşü masal gibi sıcaktı. Sonra ben de içimden sevinmeye başladım sanki kalbime bir umut çöpü atılmış gibi, ısınıverdim.
Günler geçtikçe annem hep Enginden dem vurmaya başladı: işte bir yaşlı teyzeye taşıma yardım etmiş, çocuk yuvasına bağış kampanyası organize etmiş, evde akan musluğu tamir etmiş Ben hep dinliyordum ama içimde ürperten bir his vardı, bir şey değişecek galiba, hem de pek hoş bir şey olmayacak sanki. Minik kalbim Bak bakalım! diye uyarıyordu hep.
İlk kez Enginle mahallemizin pastanesinde tanıştık. Boylu poslu, düzgün bir adam, kısa saçlı, yüzü ketum öyle gülümsüyor ama, o gülüş gözlerine ulaşmıyor, buz gibi bakıyor uzaktan.
Bu da kızım Duru, dedi annem, saçımı okşarken; o kadar tanıdık bir hareket ki, içimde bir huzur yayıldı. Sekiz yaşında, ilkokul ikinci sınıfa gidiyor.
Engin bana bir bakış fırlattı, şöyle ölçüp biçti sanki evdeki sandalye, masa gibi; sonra yine anneme döndü:
Güzel çocuk. Kaç yaşında dedin?
Sekiz dedim ya, diyen annemin sesi cıvıltılıydı, o Enginin soğukluğunu duymadı bile.
O akşam Engin hep annemle konuştu, bana dönüp de şöyle bir iki laf ettiyse de o da kuru, uzaktan, sanki arada olmasam daha iyi der gibi. Ben de akvaryumdaki balıklara bakmak istediğimi söyleyince, Enginin kaşı kalktı:
Gürültü yapma orada!
Annem de hiç fark etmedi tabii yeni aşkına öyle kaptırmış ki kendini, güneşe bakmış gibi gözleri kamaşmış. Ben o anda anladım aslında; bu adam bana hayalimdeki sıcak, masalcı baba olmayacaktı. Bana kitap okumayacak, gece yatağımda masal anlatmayacak, bisiklet sürmeyi öğretmeyecek O adamdan bana ne sıcak, ne ilgi, hiçbir şey gelmeyecekti.
Sonraları Enginin annemlere gelmeleri sıklaştı. Ne hikmetse yanında hep anneme çiçek, parfüm, hediyeler getirirdi ama bana sadece bir kere bile şekeri, çikolatayı layık görmedi. Zaten laf da yoktu bana; ne anlatırsam dinliyormuş gibi başını sallıyor ama orada değil, fazla yaklaşırsam şöyle bir kenara çekiliyordu hemen, sanki dokunmam onu rahatsız ediyormuş.
Bir gün yanlışlıkla çayını üstüne döktüm, gömleğinin koluna birkaç damla geldi. Birden elini çekti, suratı buruştu:
Aman dikkat etsene kızım! Ne sakarsın ya!
Annem hemen koşa koşa özür diledi:
Affedersin Engin, ya Duru, hadi koş mendil getir.
Ben mutfağa kaçtım. Salondan Enginin sesi acı soğukluğuyla ulaştı bana:
Özge, bu kız çok gürültücü ve sakar. İnsan işine yaramaz! Yetti yani
Her zamanki yumuşaklığıyla annem cevap vermeye çalıştı ama sesindeki titremenin farkındaydım:
O daha çocuk İlgisiz büyüdü, babaya ihtiyacı var.
Ben kimsenin çocuğunu yetiştirmek için gelmedim, dedi Engin aynen böyle. Baba olmayacağım kimseye!
Aslında annemin bu lafları duyup bir silkinmesi gerekirdi ama aşık insan işte. Engini dünyanın en iyi adamı sanıyordu, boşuna
Altı ay sonra evlendiler, Engin bizim eve taşındı. O sıcak evimiz vardı ya, annemin ninni söylediği, beraber güldüğümüz o ev; ruhsuz, bomboş bir yere dönüştü. Engin hiçbir zaman bana bağırmadı, ceza vermedi ama onaylamayan bakışları yetiyordu. Ben bir şeye güldüm mü hemen bakış atardı; yutkunur kalırdım. Soru sorarsam kısa, umursamaz cevaplar verirdi hep.
Bir akşam yatağımda uyuyor numarası yaparken, odadan tartışma sesleri geldi. Yerimden kalkıp kapıya sokuldum, dediklerini duydum:
Özge, ben böyle yapamayacağım daha fazla. Ne zaman o kızı görsem, sinirleniyorum! Senin eski kocanın kopyası. Hiç sana benzememiş.
Daha çocuk o, dedi annem üzgün, sesi kırık.
Enginin sesi buz gibiydi:
Alışamayacağım. Sen karar ver: Ya annene gönderirsin ya ben giderim. Aynı evde o çocukla yaşayamam.
Ben oracıkta donakaldım. İşte suç bende, her şeyin ben olduğum gerçeği yüzüme vuruldu. Bir anda içimden bir şey kırılıp düştü. Umut falan kalmadı.
Biraz suskunluk Sonra annem zorla konuştu:
Peki Anneme sorarım. Yakında oturuyor, bakar ona birkaç hafta
Güzel, aferin Ben senden bunu beklerdim zaten, dedi Engin. Yani, kız çocuğu sürekli gözümün önünde olmasın, fazla kalabalık. İstersem kendi oğlum olur zaten.
Ben dayanamayıp ağladım sessizce. Annem nasıl bunu kabul etti, nasıl içim almıyor O gün anladım, Engin annem için benden daha değerli olmuştu.
Sabah annem gözüme bakmadan, sesinde saklamaya çalıştığı bir neşeyle dedi ki:
Güzellik, babaannen seni çok özlemiş. Birlikte yaşayın kısa süre olur mu? Her gün görüşürüz yine.
Başımla olur dedim. Aslında biliyordum, bu kısa süre uzun zaman olacak. Göğsümde koskoca bir boşluk açıldı, üşüyordum sanki.
Üç gün sonra taşındım. Babaanne sarılarak, sıcacık elmalı kurabiyelerle karşıladı ama o sıcaklık bana ulaşmadı. Annem söz verdiği gibi önce her gün geldi, ama sonra yavaş yavaş ziyaretleri seyrekleşti. Sanki ben, annemin hayatında artık fazla gelmeye başlamıştım
Sadece babaanne her gece saçımı okşayıp usulca:
Her şey düzelecek kızım, üzülme Hayat yolunu bulur.
Ama ben içten içe biliyordum; hayatım artık bir daha eskisi gibi olmazdı. İçimde açılan çatlak hiç iyileşmeyecek gibi gelirdi.
********************
Başta annem her akşam uğruyordu bana. Bana sarılıyor, çikolata getirip şakalaşmaya çalışıyordu ama yüzü ne kadar uğraşsa da hep ağlamaklı, gülüşü zorlama. Bir bakıyorsun; annem bir vitrin bebeği gibi duruyor: güzel ama içi boş, buz gibi.
İyi misin kuzum? saçımı okşayarak sorardı. Babaanne kızmaz değil mi sana?
Yok ya, tam tersine elmalı çörek bile yapıyor, derdim sahte gülüşle.
Ne güzel dediğinde ise gözleri başka bir yerdedir, sanki aklı hep evde, Enginle. Söz az kaldı; tekrar toparlanacaksın…
Ben gülümsüyordum ama içim sıkışık, annemin bu sözlerine inanmıyordum. Annem bana karşı özlem duyuyordu elbet ama bir rahatlama da vardı: Engin artık her gün surat asmayacak, huzursuz etmeyecekti annemi.
Bir süre sonra annemin gelişi haftada bire düştü. Bir cumartesi telefonu açıp:
Canım Durum, bugün Enginle tiyatroya gideceğiz, yarın uğrarım, dondurma da getiririm, tamam mı?
Boğazımda kocaman bir yumru, yutkunmak zor, yine de sesi neşeli çıkmaya çalıştım:
Tabii anne, önemli değil. İyi eğlenceler.
Telefonu kapatıp pencere kenarına oturdum, bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru izledim. O anda ilk kez kalbim acıdan neredeyse patlayacaktı annem Engini seçmişti.
Babaanne halimi gördü, oyunlara, çarşıya çıkarmaya çalıştı hep:
Haydi kızım, şöyle bir Maraş dondurmasının tadını çıkartalım, parkta dönme dolaba bineriz
Tamam, diyordum ama biliyordum; hiçbir dondurma, lunapark annemin yerini tutamazdı. İçimdeki o sevgi açlığını başka kimse dolduramazdı.
Okulda da eskiye göre çok durgundum. Eskiden sınıf arkadaşlarımla şakalaşır, gülüşürdüm; şimdi sessizleşip kenara çekildim. Bir gün Zeynep yanıma yanaşıp:
Duru, neden babaannenle yaşıyorsun artık? diye sorunca, başımı iki yana salladım, cevap bulamadan gözlerim doldu.
Birkaç hafta sonra okul çıkışı eve giderken aniden annem çıktı karşıma. Birden şaştım:
Anne!
Durum! Tesadüf; sürpriz yapmak istedim sana, dedi kem küm.
Birlikte yürüdük. Ben sadece annemin sesini dinledim, Enginin ona yeni bir palto aldığı hikâyesine pek kulak asmadım. O an, annemin yanımda olmasına öyle ihtiyacım vardı ki, bir an her şeyin düzeleceğine, annemin eski haline döneceğine inandım.
Sonra dayanamayarak sordum:
Anne, neden daha az geliyorsun?
Diz çöktü, gözlerimin içine baktı. Gözlerinde benim acımı buldum.
Biliyor musun, kuzum Çok zor durumda hissediyorum. Hem senin yanında olmak istiyorum, hem de Engine aşığım. Sanki ikiye bölünüyormuşum gibi
Ama beni babaanneme göndermeseydin ya, diye zorla söylendim.
Annemi ağlamamak için çok zorladı kendini. Başını eğdi, hıçkıra hıçkıra:
Yanlış yaptım. O zaman doğru olacağını sandım ama yanıldım.
Bir şey demedim. Sarılıp seni affettim demek istedim ama kalbimde hala çok kırgındım.
Daha fazla uğrayacağım, söz, dedi annem. Bir yolunu buluruz.
İnanmak istesem de, kendime bile keşke diyordum. Nitekim, gerçekten birkaç hafta hep geldi annem. Beraber sinemaya gittik, kek yaptık. Neredeyse eski günler geri gelecek sandım Ama sonra bir akşam tekrar uğradı; yüzü yine mahcup.
Kızım, Engin şikayetçi. Diyor ki; çok ilgileniyorum seninle, evi aksatıyorum Diyor ki, Hafta içi babaannenle kalsın, bizimle sadece hafta sonu olsun, herkes rahat etsin.
Sıcak bir şey içime aktı; hem kızgın, hem üzgün oldum.
Peki, dedim, uygun olsun.
Ama biliyordum, uygun olmamıştı. Artık hem haftaiçi hem haftasonu hayat ikiye bölünmüştü. Haftaiçi babaanne, ödev, yardım, kırılan kalbimi toplamaya çalışmak; hafta sonu annemin yanında uyumlu çocuk rolü oynamak, Engine fazla bulaşmamak O da tamam, Engin de bana mesafeli, annemse ikimize de yetişmeye çalışıyor, gözleri gitgide soluyor.
Aylar geçti böylece. Büyüdüm, hayata karşı kabuk bağladım. Derslerde başarılı oldum, babaanneyle aram iyiydi, çocukluktan çıkarken hayatı öğrendim. Ama içimde o eski yara kaldı: Sen istemeyen çocuktun
Babaanne hep sarılarak şunları fısıldardı:
Suçun yok ki kuzum Sen benim en kıymetlimsin. Hep yanında olacağım!
Bu cümleler içimi ısıtsa da, annemin seçmediğim gerçeği bıçak gibi acıttı yıllarca.
********************
Yıllar geçti. On, on bir, on iki yaş Haftaiçi babaanne, hafta sonu anne yaşam biçimime dönüştü. Annem büyük laflar etmese de, sanki aramızdaki mesafe iyice belirginleşti.
Okulda ortalama bir tanıdıktım, yakın dostlarım yoktu. Korkuyordum; belki yine hayal kırıklığı yaşarım diye bağlanmaya çekiniyordum. Kimsenin hayatında fazlayım korkusunu bir ömür taşıyacaktım.
Bari babaanneyle bağım sıcak, samimi oldu. O bana yemek yapmayı, yün örmeyi, dikiş dikmeyi öğretti. Ev hep vanilya, tarçın kokardı; pencere önü çiçekle dolu Sıcacık bir yuva gibiydi.
Bir gün sordum:
Babaanne, sen neden bana hiç kızmıyorsun ki? Hata da yapsam?
Gülümsedi, saçımı düzeltti, elleriyle yüzümü sevdi:
Çünkü sen iyi bir çocuksun, torunum. Kimseyi incitmek istemezsin
Duygulandım; babaanne bana asla imkânsız şeyler vaat etmez ama yanımdayken her şey kolaylaşırdı.
Bir cumartesi sabahı annem erkenden gelmiş:
Hadi uykucu, kalk! Engin bilet aldı, hep beraber lunaparka gidelim, dedi.
Şaşırdım; Engin genelde benimle ilgilenmez, varlığımı bile fark etmezdi.
Cidden mi? diye sordum.
Tabii, annem gülümsedi. Bugün ailece vakit geçireceğiz.
Parkta Engin de sanki eskisi gibi değildi; birlikte dev salıncağa bindik, pamuk şeker aldı, fotoğraf çekti. Ben de her şey düzeliyor galiba dedim; içimdeki minik umut alevlendi.
Ama akşam eve vardığımızda, Engin annemi odadan çağırdı. Ben istemeden duydum:
Özge, elimden geleni yaptım. Ama ben baba olamam her gün Sadece bayramlarda gelsin Duru, fazla değil. Bu hepimiz için en doğrusu.
Annem Peki dedi. Ben odaya geçip battaniyenin altına girdim. Tam o anda, Enginin beni hiçbir zaman benimsemeyeceğini, annemin de hep onu seçeceğini anladım. İçimde bir boşluk Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmazdı.
Ertesi gün annem yalnız geldi.
Durum, dedi başını çevirip Engin daha az görüşmemizi istiyor. Ailecek sükûnet istiyor.
Ben? Ben ne olacağım?
Büyüdün kızım, anlarsın Elbette görüşürüz ama eskisi gibi çok sık değil, dedi.
Başımla onayladım; içim buz gibiydi. O günden sonra anladım ki, ben onların düzgün aile denklemlerinde yer almıyordum. Sadece sanki defterden ismim çizilmişti, bembeyaz sayfalarda adı bile olmayan biri kalmıştım.
Artık sadece bayramlarda, Engin iyi halindeyse belki bir hafta sonu annemi görebiliyordum. Gerisini babaanneyle geçirdim. Bahçede domates dikmeyi, reçel yapmayı öğrendim; yeni arkadaşlar edindim. Hayatın sadece aileyle sınırlı olmadığını da öğrendim İnsan isterse, sahip çıkan insanlar bulabiliyor.
On üç yaşında bir akşam babaanneye şöyle dedim:
Galiba annemi affettim. Artık kendimi üzmek istemiyorum; o hayatını yaşıyor, ben de.
Babaanne beni sımsıkı sarıldı:
Bravo kızım. Affetmeyi bilmek güçtür. Annen korkak bir kadın; yalnız kalmaktan ödü kopardı. Allah affetsin
*****************************
On beş yaşıma girerken artık ne istediğimi biliyordum. En çok edebiyat ve resim dersi hoşuma giderdi. Türkçe hocam Nevin Hanım bir gün;
Duru, sende kalem var. Hislerini çok güzel aktarıyorsun. Gazetecilik ya da yazar olabilirsin, dedi.
Öyle mutlu oldum ki; ben de günlük tutmaya başladım. Sadece ne yaşadığımı değil, küçük hikâyeler, betimlemeler yazıyordum; konuşamadığım, içimde kalan her şeyi kâğıda döküyordum. Yazmak bana iyi geldi, içimi açtım böylece.
Bir gün babaanne defterimi buldu, mutfakta:
Okumamı ister misin? dedi.
Şaşırdım; okur diye korktum ama sadece gülümsedi:
Bunu saklamamı ister misin? Belki bir gün ünlü bir yazar olursun. Bu da hatıran olur.
O an içten bir şekilde güldüm:
Hayal mi sence, babaanne?
Hayal değil; senin kalbin başkasının görmediğini görüyor kızım
Duru on sekiz yaşına gelince gazetecilik bölümünü kazandı. Bu onun ilk büyük seçimi oldu Annem çok sevindi:
Aferin kızıma! dedi.
Hep beraber babaanne evinin küçük mutfağında çay içtik, Engin yoktu elbet. Duru birden toparlandı:
Anne, şimdi olsa, yine beni babaanneme yollar mıydın?
Annem bir süre çayını karıştırdı, gözleri doldu:
Hayır, dedi kısık sesle. O zaman çok korkmuştum yalnız kalmaktan. Ama şimdi anlıyorum, en önemli sensin…
Duru sadece başını salladı. Bu sözler yaraları iyileştirmedi ama içi hafifledi; eski yükler döküldü omuzlarından.
Mezun olunca Duru bir yerel gazetede iş buldu. Mahalledeki insanların hikâyesini yazdı, röportajlar yaptı Bir gün çocuk esirgeme kurumundaki iyilik hareketini habere dönüştürdü. O çocukların gözünde kendi eski acısını gördü ve fark etti ki, yaşadıkları onu güçlendirmiş. Hepsi kalbine tecrübe, sevgi, anlayış gibi eklenmiş.
O gün eve dönerken gökyüzüne bakıp şükretti babaanneye, annesine, yaşadıklarına.
**********************
Yıllar sonra Duru, Serkanla evlendi. Serkan en baştan beri hem annesine hem babaannesine sonsuz saygı gösterdi. Eve ilk geldiğinde paltosunu asıp hemen:
Teyze, ne yardım edeyim? dedi.
Duru kapının eşiğinde izliyordu onu; içi coşkuyla doldu işte olmak istediği aile, sıcak bir yuva bu gönül rahatlığı.
Kızları Elif doğduktan sonra Duru kendine yemin etti: Kızı asla fazlalık hissetmeyecek! Onu koşulsuz, sırf var olduğu için sevecekti. Her gece Elife masal anlattı, sımsıkı sarıldı, Hayattaki en değerli şeyimsin dedi durdu.
Bir gün Elif beş yaşındayken, babaanneye misafirliğe gittiler. Elif duvarlardaki fotoğraflara bakıyordu:
Babaanne, bu fotoğraftaki sen misin?
Evet canım, gençliğimde dedenle çektirmiştik.
Elif dönüp sordu:
Anne, sen hiç küçük oldun mu?
Oldum tabii, burada, bu evde büyüdüm.
Babaannen seni seviyor muydu?
Hem de çok! Ben de seni öyle çok seviyorum, güzel kızım.
Elif düşündü, sonra:
O zaman ben dünyanın en mutlusu oluyorum! Hem annem, hem babaannem, hem babam var!
Boğazı düğümlenirken, Duru Elifin başını öptü:
Evet kuzum, sen çok şanslısın.
O anda annesiyle babaanne kapıdan girdi.
Ne konuştunuz bakalım? diye sordu annesi.
Mutluluk işte, dedi Elif ciddi ciddi. Herkes birbirini seviyor!
Annesiyle göz göze geldiğinde, Duru ilk defa annesinin bakışında saf, kayıtsız sevgiyi ve gururu gördü.
Sonra Elif uyudu; annesiyle baş başa oturduk. Annem birden şöyle dedi:
Yıllarca seni kaybetmekten çok korktum, sırf yalnız kalmamak için. Beni affet Durum…
Ben artık ona küslük falan hissetmiyordum, sadece olgun bir hüzün:
Anlıyorum anne; sen de mutlu olmak istemiştin, ben de şimdi kendi yolumu çiziyorum artık.
********************
Yıllar geçti; Elif büyüdü, okulunu bitirdi, düştü kalktı ama her zaman ailesine güvenebileceğini bildi. Babaanne hâlâ elmalı kurabiye pişirdi, annem masal anlattı, babam şakalar yaptı, ben de yazılar yazdım, sonunda bir kitap çıkardım.
Bir akşam Elif, babaannesine Bu kitap gerçekten senin mi anne? diye seslendi. Yanına gittim, saçlarını okşadım:
Evet kızım, bu benim hikâyem; insanın kendini sevmeyi, affetmeyi öğrenmesiyle ilgili.
Ben de yazar olabilir miyim büyüyünce?
Tabii canım, yeter ki doğru yaz, yürekten yaz. Ve unutma ki; ne olursa olsun seni her zaman seveceğiz.
Bana öyle ciddi bakıp başını salladı ki; ömrümdeki en önemli sözü vermiş gibi hissettim. Camdan yıldızlı geceye bakarken içim şükürle doldu tüm zorluklara, hatalara, sevdiklerime Hayatım sonunda bana ait, gerçek ve dolu dolu yaşanmış bir masala dönüştü.
İyi geceler ablacım, böyle uzun anlattım ama içimi dökmek istedim, insanın yuvası bence tam da burada, yanında kim varsa sevgiyleO gece evde herkes uyurken günlüğümü açıp en başa bir cümle ekledim: Hayat bazen seni kırar, ama kırıldığın yerden yeni bir ışık sızar. Geçmişin hüsranı, şimdinin huzuruna dönüştü; bana kalan barışı da, sevgiyi de elimde bir çiçek gibi sevdiklerime sundum.
Çünkü artık biliyorum: Sevgi bir evin sıcaklığı, elmalı kurabiye kokusu, sevgiyle okşanan saçlar kadar gerçek. İnsan geçmişindeki eksikliklerle büyür ama geleceğini kendi elleriyle doldurur. Ve yıldızlı bir gecede pencere önünde, etrafında bağrına bastığın insanlar uyurken, hayatın masalını en doğru yerden yeniden yazabilirsin.
Her masal bir umutla başlarbenimki de affetmekle, sevmekle tamamlandı. O andan sonra, kimse hikâyemde fazlalık değildi; herkes, tam da olması gerektiği kadar, yerli yerindeydi.




