Kocam son zamanlarda her gün camiye gitmeye başladı. İlk başta gerçekten dini duygularının güçlendiğini düşündüm. Meğerse namaz değilmiş onu oraya çeken.
Her gün saat 17:30da evden çıkıyordu. Akşam namazına yetişeceğim diyordu. Bu da yeni bir haber dedim kendi kendime. İnsanoğlu ellisinden sonra değişiyor demek. Hiçbir zaman ibadetle arası çok iyi olmamıştı, o yüzden yeni halini pek sorgulamadım. Belli ki bu dualar sadece bir bahane imiş.
Başlarda pek dikkatimi çekmemişti. Ramazandan sonra daha sık inançtan, gönül sıkıntısından bahsetmeye başladı. İçimde bir ağırlık var, Kendimi temizlemem lazım demeye başladı.
Orta yaş bunalımı sandım. Mademki huzuru namazda buluyor, gitsin dedim. Ben akşam yemeğini hazırlarım, o çıkar camiye gider, bir buçuk saat sonra evine dönüp daha sakin bir adam olurdu. Sanki gerçekten bir yükünden kurtulmuş gibi gözüküyordu.
Sonra ufak tefek değişiklikler fark etmeye başladım. Gömleği ütülü, saçları taranmış, kolonyası boldu. Orası kutsal bir yer, saygı göstermek gerek diyordu. Allah her zaman temizliği sever. Kulağa biraz garip geliyordu ama sesimi çıkarmadım. Ne de olsa içki içmiyordu, kavga etmiyordu, gün boyu bilgisayar başında pineklemiyordu. Sadece camiye gidiyordu.
Her şey bir pazar değişti. Onun ablasında yediğimiz yemeğin dönüşünde, yanlışlıkla onun montunu almışım. Anahtarlarımı ararken ceplerinde bir fiş buldum. Camiye yakın bir kafeden alınmış: iki kahve, iki pasta, tarih ve saat: Perşembe, 18:05. Ama o gün tesbih namazındaydı, öyle söylemişti.
Bir şey demedim. Henüz Ama ertesi gün gizli gizli peşine düştüm. Camiye girdim, arka safta oturdum. Namaz başladı, gerçekten de oradaydı. Tek başınaydı, profilden görebiliyordum. Gerçekten dua ediyordu. Namazdan sonra ilk çıkan oydu. Ben de peşinden çıktım ve işte o anda onu gördüm. Sokak köşesinde bekliyordu; gülümseyerek, sanki buluşmaya gelmiş gibi giyinmişti. Sarıldılar, öyle bir sarılma ki arkadaşlar arasında asla olmaz.
Eve dönerken ayaklarım sanki pamuk gibiydi. Kalbim küt küt atıyordu. Ne öfke, ne de acı hissettim. Sadece utanç. Nasıl anlamamıştım? Nasıl bu kadar kör olmuştum?
Ertesi gün ona doğrudan sordum:
Adı ne?
Donup kaldı. Yalan söylemedi, oyalanmadı. İçini çekerek söyledi:
Sema. Onu camide tanıdım. Namazlarda yardımcı oluyor.
Sen de ona yardım ettin yani?
Yanıt vermedi. Sessizliği bin söze bedeldi.
Ne kavga ettim, ne bağırdım, ne de evden kovdum. Ama açıkça söyledim:
Madem namaza bu kadar aşıksın, bundan sonra sadece kalacak yerin için dua edersin. Bu evde artık yaşamayacaksın.
Bir hafta sonra taşındı. Cami arkadaşının yanına. Çocuklarımız şaşkındı ama ikisi de büyümüş insanlar, anladılar. Kızım sonra bana dedi ki:
Anne, keşke herkes senin kadar cesur olsa. İyi ki bu şimdi oldu, yoksa 70inde gözyaşlarıyla baş başa kalırdın.
Başlarda gerçekten çok zordu. Aldatılmış, yenilmiş hissediyordum. Kimse beni bir daha sevmeyecek sandım, yalnız kalacağımdan korktum. Ama zaman geçtikçe anladım ki bu yalnızlık, sahte bir hayatı sürdürmekten çok daha güzelmiş.
Bugün tam altı ay oldu. Bazen onları birlikte görüyorum; o koluna girmiş, eşimse etrafında ne olduğunu anlayamayan bir adam gibi. Bazen diyorum ki, belki bir gün geri gelmek ister. Ama sonra, üzerindeki yabancı parfüm kokusunu ve camiden çıkarken ona nasıl baktığını hatırlıyorum.
Ve kendi kendime diyorum ki: ben, saklanacak duvarlara ihtiyacı olan biriyle yaşamak istemiyorum. Gerçekle, ne olursa olsun, yaşamayı seçiyorum. Acı da olsa.




