Gerçek ile Hayal Arasında

Günlük: 10 Aralık Gerçekle Hayal Arasında

Evimi saran sessizlikte, üzerime sıcak battaniyemi almış, sakin bir kış akşamında pencereden süzülen karı izliyordum. Yavaşça süzülen kar taneleri, İstanbul gecesini sessiz bir valsin içine alıyordu. Kısa süre önce gelinlik prova­mdan dönmüştüm. Heyecanla beklediğim an yaklaşmış, elimdeki çantada zarif küpeler, ince bir taç ve nişan için aldığım küçük süsler vardı. Kafamda sürekli o büyük günü canlandırıyor; yeni gelinliğimi, ışıkların takılarımda nasıl parlayacağını, davetlilerin bana nasıl hayran bakacağı anı düşünüp duruyordum.

Tam her şeyin huzurla ilerlediğine inandığım anda, kapı zili keskin bir şekilde çaldı. Şaşkınlıkla battaniyemi sıkıca tuttum. Saatime baktım yediye on var. Bu saatte kim gelebilir? Belki kuryedir ya da komşum Nazire Hanım bir şeye ihtiyaç duymuştur diye aklımdan geçirdim.

Ağır adımlarla kapının gözüne baktım. Kim olduğu belli olmuyordu; uzun boylu bir adam, ama yüzü görünmüyordu tam. Hemen açmadım, biraz tedirginlik vardı içimde.

Kim o? dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak.

Benim, Vedat, dedi kapının arkasından, sesi tanıdık ama bir o kadar da gergin. Konuşmamız lazım. Şimdi.

Birkaç saniye durdum. Konuşmaktan kaçmak istediğim biri Ama belki Esra’ya bir şey oldu? Kilidi çevirip, kapıyı araladım. Vedat kapıda. Omuzlarında eriyen kar, koyu kabanında ıslak izler bırakıyor. Yüzü solgun, gözleri sanki ateş saçıyor! Böyle görmemiştim hiç onu. Kapıyı açtığıma pişman olmayayım diye içimde bir şüphe belirdi ama artık iş işten geçmişti.

İçeri gel, dedim, tedirginliğimi saklamaya çalışarak. Başka ne yapabilirdim ki? Kapıyı suratına mı kapatsaydım? Çok saçma olurdu. Üstün başın sırılsıklam olmuş, dedim.

Vedat içeri yürüdü, ayakkabılarını çıkarma zahmetine girmeden. Botlarından akan sular laminant parkede izler bırakıyordu ama umurunda bile değildi. Gözü daldı, dünyadan kopmuş gibiydi. Ben ise endişeyle onu izliyordum. Ne getirdiğini bilmiyor, konuşmanın kolay olmayacağını seziyordum.

Serap, dedi, bana bakarak elindeki eldivenleri sıktı. Artık dayanamıyorum. Sana aşığım!

Kalakaldım. Duyduklarıma inanamadım.

Vedat, sen diyecektim ki, sesim titredi, cümlem yarım kaldı.

Vedat araya girdi. Hemen yaklaştı, sanki artık kendini durdurmazsa bir daha fırsatı olmayacak gibi.

Biliyorum yakında evleniyorsun. Biliyorum çılgınca. Ama daha fazla susamam! Aylarca seni unutmaya çalıştım, devam etmeyi denedim ama başaramadım, dedi, sesi hem yumuşak hem de kararlıydı. Bunu sana daha önce söylemeliydim. Esrayla Sırf sana yakın olmak, seni görebilmek için birliktelik yaşadım! Onu asla sevmedim. Hiçbir zaman!

İçimde adeta buz gibi bir duygu yayıldı. Şimdiye kadar dostum dediğim adam, Esra ile sadece bana yakın olabilmek için mi berabermiş? Gariban Esra, o ise Vedata inanmıştı!

Battaniyemi koltuğa bıraktım, gerçeklik duygumu kaybetmiş gibiydim. Hava ağırlaşmış, odada nefes almak zorlaşmıştı.

Vedat dedim, ama kelime bulmak kolay değildi. Ne dediğinin farkında mısın? Nişanlım var, onu seviyorum! Evleniyoruz. Ciddi bir ilişkimiz var, birlikte gelecek kuruyoruz. Esra da dedim.

Vedat başını salladı, gözleri yanıyordu ama sonunda yükünü atmanın hafifliği vardı bakışlarında.

Biliyorum ama daha fazla susamam! Kısa süre sonra artık sana hiçbir şekilde ulaşamayacağım! Devam edecek gücü sanki kendinde aradı. Yerimden kalkıp sana bunu söylemeseydim, hayat boyu pişman olacaktım. Ve Esra benim için hep bir bahaneydi! Hiçbir zaman bir şey hissetmedim onun için, bunu da kabul et.

İçime kapanan bir yumruk hissettim. Sesim bana ait gibi gelmiyordu.

Söylediklerin inanılır gibi değil! dediğimde sesim uzaktan geliyordu sanki.

Bunlar gerçek! dedi kararlılıkla. Esra, sadece sana ulaşmak içindi. Belki bir gün beni fark edersin, beni sevgi dolu, iyi bir adam olarak görürsün sandım. Anlarsın ki, birlikte mutlu olabiliriz. Ama şimdi biliyorum; sensiz hayatımın anlamı yok.

Dizlerinin üstüne çöktü, cebinden ufak bir yüzük çıkardı; ışıkta hafifçe parlayan ince işçiliğiyle zarifti.

Bırak onu! Gel benimle, seni çok mutlu edeceğim, söz veriyorum.

Bir an baktım ona. Kafamda Vedat ve Esra’nın beraber güldükleri, el ele yürüdükleri ve sanki Vedat’ın ona baktığında mutlu olduğu anları canlandırmıştım. Bunların hepsi koca bir yalan mıydı? Geçmişin tamamı parçalanmış, şimdi tekrar inşa etmeye çalışıyordum ama olmuyordu.

Kalk, lütfen, dedim fısıltıya yakın bir sesle.

Vedat yavaşça doğruldu, bir umut kalmış gibiydi bakışlarında, her saniye tükenen bir umut

İnanmıyor musun bana? dedi, sesi kırık ve savunmasızdı.

İnanıyorum, dedim sakin ama kararlı bir tonla. Doğru söylüyorsun. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.

Bir adım geriye çekildim. Aramızda, düşüncelerimi toplayacak kadar mesafe bırakmak istedim. Konuşmak zordu ama tek çare dürüst olmaktı.

Sen benim dostumsun, Vedat. Ama ben başkasını seviyorum. Onunla evleneceğim, eminim ki o benim kaderim. Başka birine ihtiyacım yok.

Vedat elindeki yüzüğü sıkarak sordu:

Ya daha önce söyleseydim? Onunla tanışmadan önce?

Düşündüm, sonra yumuşakça cevap verdim:

Cevabım değişmezdi. Üzgünüm ama seni koca adayı olarak hiç görmedim. İyi birisindir ama tarzım değilsin.

Vedat bana yaklaşırken, hareketlerinde bir tür çaresiz inat vardı. Sanki son bir şans için savaşıyordu.

Neden? Ben de biliyorum aramızda bir şeyler var, senin bana bakışlarında bunu gördüm.

Çıkışa doğru hafif yana çekildim. Artık savunmaya geçtim, Vedat’ın gözlerindeki tuhaf bakış beni tedirgin etti. Kafamdan, gerekirse onu itip aniden dışarı kaçacağımı geçiriyordum.

Aramızda hiçbir şey yok, Vedat, dedim, sesimi mümkün olduğunca nötr tutarak. Hissettiğin aşk değil, saplantı. Kendine bir hikaye uydurmuşsun ve ben o hikayede ideal kadınım, herkes de amaç için basamak. Lütfen, bu konuşmayı bitirelim.

Vedat ellerini sıkınca, öfke değil aciziyet vardı hareketlerinde. Kafasında doğru itirazı bulmaya, kendini savunmaya çalıştı.

Yanıldığını biliyorum, dedi gözümün içine bakarak. Hiçbir kadına böyle hissetmedim! Hayal ürünü değil bu!

Bu noktada sinirlerimi kontrol etmek kolay değildi. Daha fazla susamazdım, özellikle Esranın duyguları söz konusu olunca!

Peki Esra’ya ne demeli? Ona neler hissettiriyorsun farkında mısın? Onun duyguları ile oynadın, şimdi gelip ben uğruna her şeyi bırakayım diye bekliyorsun öyle mi?

Suçlu olduğumu biliyorum, dedi kısık bir sesle. Kötü davrandım. Tekrar yaşama fırsatım olsa yine aynısını yapardım!

Başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk inşa edilmez, dedim. Ve sen gerçek benliği mi hiç tanımadın. Biz fazla samimi olmadık, yan yana geldik sadece! Aşık olduğun benim idealim değil, hayalim. Gerçek her zaman daha karmaşıktır.

Duraksayıp ona düşünme fırsatı verdim, ardından devam ettim:

Esra ile konuşmalısın. Ona dürüst ol; af dilemelisin.

Vedat durdu, hafifçe titreyen parmaklarına güç vermeye çalıştı.

Neden? Benim için bir anlamı yok ki. Onu zaten hiçbir zaman sevmedim. Esra sadece bir araçtı! Ama sen… sen başkasın…

Gözlerinde öyle bir acı vardı ki, neredeyse ona acıyacaktım. Ancak ona acımak bence yanlış olurdu, o zaman yanlış yorumlayabilirdi. Hissetmek istediğim acıma değildi.

Benden de, Esra’dan da sana hayır gelmez. Öylece çekip gitmelisin. Ben bu olanları saklayacak değilim.

Vedat bir an dondu, sonra:

Gidiyorum ama pes etmiyorum! Bir gün sen de bizim beraberliğimize inanacaksın, dedi.

Bekleme, dedim başımı sallayarak, cümlesi tehdit gibi gelmişti. Hayatına bak. Gerçekten seveceğin birini bul. Şimdi lütfen çık.

Vedat ağır adımlarla kapıya yöneldi. Her adımında, sanki görünmez bir ağırlığı sürüklüyordu. Kapıda durup döndü.

Dürüstlüğün için teşekkür ederim, fazla söze gerek yok, dedi duygusuzca. Ama yine de elveda demiyorum!

Çıktı, kapıyı usulca kapatarak arkasında sessizlik bıraktı. O çekip gittikten sonra ben de yavaşça pencereye yürüdüm. Dışarıda hâlâ kar yağıyor, sokak lambalarının altında İstanbul bembeyaz parlıyordu. Uzaktan, Vedat’ın elleri ceplerinde, sarkık omuzlarla köşe başına yürüdüğünü izledim. Her adımı sanki büyük bir çaba gerektiriyordu.

İçimi bir titreme kapladı. Vedat’ın verdiği huzursuzluk kolay kolay geçer gibi değildi. Kim bilir, Esra’yı nasıl etkilerdi? Ona neler anlatacaktı? Belki bambaşka bir hikaye uydururdu…

Telefonumu çıkarıp Esrayı aradım. Kalbim hızlı çarpıyordu, oysa sesim mümkün olduğunca sakin çıktı:

Esra, merhaba. Konuşmamız lazım, çok önemli.

Karşıdan dokunaklı bir endişe geldi:

Ne oldu Serap? Sesi biraz gergin. Bir tuhafsın. Her şey yolunda mı?

Derin bir nefes aldım. Söylemesi kolay değildi, ama oyalayamazdım:

Vedat az önce buradaydı, dedim. Sana bir şey itiraf etti. Birlikte olmasının nedeni bendim, seni o yüzden hiç sevmediğini, sadece bana yakın olmak istediğini söyledi.

Uzun bir sessizlik… Tıpkı hayal ettiğim gibi, Esra’nın elinde telefon, bu sözleri sindirmeye çalışıyordu belli ki. Sonunda, kısık, titrek sesiyle:

Ne demek şimdi bu? O gerçekten… Nasıl olur…

Seni üzmek istemem, ama gerçeği bilmen gerek. Sen benim en yakın arkadaşımsın, dedim. Sadece beni sevdiğini söyledi. Nişanlımı bırakmamı, onunla olmamı istedi. Hiç normal değildi hâli. Korktum yanında!

Bir bekleyiş daha. Sonunda:

Anladım, dedi Esra, sesi kırık ama kararlı. Peki şimdi ne olacak?

Bilmiyorum, dedim dürüstlükle. Yakında sana gelir, ama ne anlatır kestiremiyorum. Yalnız mısın? Davranışları için gerçekten endişeleniyorum.

Merak etme, iyi olurum, dedi birkaç saniye sonra. Söylediğin için teşekkürler.

Özür dilerim, böyle öğrenmen gerekmezdi, dedim. İçtenlikti bu.

Dert etme. Gerçeği duymak, kandırılmaktan daha iyidir, dedi Esra, sesi hâlâ titrek, ama daha güçlüydü biraz.

Görüşmeyi bitirdim. Tekrar pencereye döndüm. Kar taneleri İstanbul yakamozunu örterken, içimde umutla dua ettim; Umarım her şey yoluna girer, herkes kendi yolunu bulur.

Kafamdan türlü düşünceler geçti. Esranın içinde şu an ne fırtınalar estiğini hayal ettim. Aslında, zor da olsa doğruyu bilmek, acı gerçeği öğrenmek, her zaman gecikmeli bir umut verir insanın hayatına. Yalan eninde sonunda ortaya çıkar ve daha çok acıtır.

******************************

Bu sırada, Esra hâlâ mutfakta oturuyordu. Benim söylediklerim hafızasında kaotik şekilde dönüp duruyor, Vedat ile geçirdiği günler aklına gelip kalbini acıtıyordu. Onun ilgisini, güler yüzünü, elini tutup birlikte gülmelerini düşünüyordu.

Hiçbir zaman beni sevmemiş diye sayıklıyordu kendi kendine. Kırılmıştı ama garip şekilde rahatlamış gibiydi. Dünya yerle bir oluyordu adeta.

Kaptan fincanındaki çay çoktan soğumuştu. Sadece saatin tıklaması duyuluyordu mutfakta.

Derin bir nefes aldı. Şimdi karar verme zamanıydı. Vedatı aramalı mı? Yoksa beklemeli mi? Serapı çağırmalı mı? Hiçbiri tam doğru gelmedi. Şu an en çok zamana ihtiyacı vardı.

Tam o sırada kapı çaldı. Yeni bir çay alırken irkilmişti. Gidip gözden kim olduğunu görmek için baktı. Vedat! Açıp açmama arasında tereddüt geçirdi, sonra cesaretini toplayıp kapıyı açtı.

Vedat tam karşısında; kabanı sırılsıklam, saçlarında kar taneleri, gözleri kızarmış ve yorgun.

Esra Senden özür dilemem lazım Sana hiç

Serap her şeyi anlattı, diye sözünü keserek karşılık verdi. Sesi kararlıydı. Ne diyeceksen bir farkı yok.

Vedat bir an bocaladı, ellerini ceketinin cebine soktu, sonra başını eğdi.

Yani o yine senden önce davrandı dedi kısık sesle. Keşke önce ben söyleyebilseydim, kendim anlatmak isterdim.

Esra ellerini göğsünde kavuşturdu, içinde öfkenin yükseldiğini hissediyordu ama ağlamak istemiyordu.

Buraya neden geldin? diye sordu. Aynı şeyleri tekrar söylemek için mi? Beni daha da mahvetmek için mi? Bir başkası uğruna bana yakın olmak için mi kullandığını anlatmak için mi?

Hayır, diyerek bir adım atınca, Esra içgüdüsel olarak bir adım geriledi. Vedat durdu, gözlerinin içine baktı. Senden özür dilemek için geldim. Sana yaşattığım haksızlıklar için, yalanlar için.

Bir süre uygun kelimeleri bulmaya çalıştı.

Biliyorum, hiçbirini telafi edemem. Tek beklentim, her şeyi yüzüne açıkça söylemek ve özür dilemekti. Gerçekten üzgünüm.

Esra sustu. Kızgın mıydı, kırgın mıydı, pişman mıydı Hiçbiri tam değil, inkâr edilemez bir hayal kırıklığı vardı içinde.

Bunu bana daha önce söyleyebilirdin, dedi sakinlikle. Beni sevmediğini dürüstçe itiraf etseydin ya. Ama sen Serapın nişanlısını bırakmasını istemişsin. Sonra da bana üzgünsün diyorsun.

Diyecek sözüm yok, dedi Vedat, derinden bir iç çekerek. Son şansımdı. Serap ellerimden kayıp gitmek üzereydi, düşünemedim…

Vedat cebinden küçük bir kutu çıkardı Serapa gösterdiği yüzüğün aynısı. Parmakları hafifçe titriyordu.

Al bunu, belki sembolik bir özür, dedi.

Esra yüzüğe baktı; sade, ince, tek taş bir altın. Bunu görmek, bir kez daha canını yaktı. Başını kaldırıp Vedata sabit bir ifadeyle baktı.

Kalsın, dedi mesafeli bir sesle. Senden hiçbir şey istemiyorum.

Vedat yüzüğe sıkıca sarılmıştı bir an, sonra elini gevşetti. Yüzü beyazladı, çaresiz bakıyordu.

Lütfen Esra, dedi kısık bir sesle. Hatalı olduğumu biliyorum. Ama bir şans daha istiyorum

Başını hafifçe eğdi, karşısındaki adamı bir daha tanımaya çalışır gibi baktı. Tanıdık Vedat yoktu; yalnızca yalanlarla örülü, suni bir adam vardı şimdi.

Geri dönmek için güven gerekir, dedi kararlı bir şekilde. Ama ben sana bir daha asla güvenemem. Beni kandırdın. Artık hiçbir şeyin anlamı yok.

Durdurmadan devam etti:

Zaman istiyorum, Vedat. Ve mesafe. Hayatımda var olmanı, benden özür dilemeni istemiyorum.

Vedat başını eğdi. Yüzük artık ona da bir anlam taşımıyordu. Son bir kez başını salladı.

Anladım, dedi. Verdiğim acı için özür dilerim.

Dışarı döndü, tam çıkarken son kez bakıp:

Bir gün konuşmak istersen

İstemem, diye araya girdi Esra sertçe. Sadece git.

Kapı bir kez daha çaldı. Bu sefer kim?

Gözetleme deliğinden bakınca, Serapın nişanlısı Muratı gördü. Uzun boylu, saçları düzgün taranmış, ciddi bir yüz ifadesiyle, soğukkanlı, kararlı biri. İçeri çağırdı onu. Odaya girer girmez Vedatı fark etti.

Olanları öğrendim, dedi Murat, Vedata dönerek. İki kişiyi aynı anda kandırdığını biliyorum.

Vedat ağzını açıp konuşmaya çalıştı ama Murat onu susturdu:

Sus, yeterince konuştun! dedi öfkesini saklamadan. Her şeyi Bana Serap anlattı. Ben de sana söz değil, davranışla öğrenmen gerekeni göstereceğim.

Murat, ağır adımlarla Vedata doğru yürüdü, Vedat adeta duvara sindi. Esra araya girmek istedi:

Murat, lütfen Onun cezasını sana bırakmak zorunda değiliz! O, bir zamanlar aşık olduğu adam için istemiyordu, bu hale gelsin. Fakat Murat elini kaldırdı:

Karışma Esra, dedi ona bile bakmadan. Bu iş burada bitmeli.

Vedat korkudan kıpırdayamaz hale geldi, şimdiye kadar Serap üzerinden yaptığı hayallere kendisi de inanamıyordu herhalde.

Bak, dedi Vedat titreyen sesiyle, Herkesten özür diledim, yeterince acı çektim

Özür mü? dedi Murat, suratında asık bir ifadeyle. Bir pardon yeterli mi? İki insanın güvenini yıktın, şimdi acı çekince sorumluluktan kurtuldun mu sanıyorsun?

Bir adım daha atıp, Vedata tek bir yumruk attı. Vedat yere tökezledi, dudağı patladı, yüzünde kan süzüldü.

Bu daha başlangıç, dedi Murat soğukkanlılıkla. Bir daha Serapın ya da Esranın yanına yaklaşırsan, sonucuna katlanırsın. Anladın mı?

Vedat cevap vermedi. Ağır şekilde yerden kalktı, göz ucuyla Esraya baktı, ama o bile ilgisizdi.

Vedat kapıya yöneldi, son kez durdu ama Muratın dik bakışını görünce hiçbir şey demeden çıktı.

Murat döndü, Esraya yaklaştı, biraz yumuşak bir sesle:

Bundan dolayı üzgünüm, dedi. Şiddet çözüm değil, biliyorum; ama bazı insanlar ancak böyle anlar.

Esra bir süre bakakaldı, sonra başını öne eğip:

Belki olması gereken buydu, dedi. Yine de arkamda olman güzel.

Serap çok kaygılandı senin için, dedi Murat. O gelmek istedi ama ben bu işi ben çözerim dedim.

Esra iç çekti. O benim en iyi arkadaşım, dedi gülümseyerek. Ve sen de onun yanında olduğun için şanslı.

Tekrar sessizlik. İstanbulun bembeyaz gecesinde, hayatın devam ettiğini hissettiren bir huzur vardı Esranın içinde. Yaralarını sarması zaman alacak, biliyordu. Ama yalnız değildi.

Murat çıkınca, Esra kanepeye bırakıp derin bir nefes aldı.

Bitti, diye düşündü. Ama son değil, bir başlangıç bu. Yeniden güvenmeyi, yeniden hayal etmeyi öğrenecek. Gerçekten sevilmeyi Ama bu kez, kendisini kandırmadan, gerçekleriyle

****************************

Vedat ise sokakta, karlar içinde yürüyordu. Dudağı kanıyor, soğuk suratını yakıyordu ama umurunda değildi. Asıl acı yüreğindeydi. Hem Esrayı, hem Serapı kaybettiğinin farkındaydı. Kurduğu tüm hayaller ve oyunlar, kendi elleriyle paramparça olmuştu.

Ertesi gün işe, patlamış dudak ve gözü mor şekilde gitti. Kimse nedenini sormaya cesaret edemedi. O da açıklamak istemiyordu. Bir hafta sonra başka bir şehirde çalışmak için dilekçe verdi. Müdür şaşırdı, ama kararlı görünce onayladı.

Taşınmadan önce yüzüğü aldığı kuyumcuya uğradı, yüzüğü iade etti. Aldığı parayı (7500 TL) Esranın hesabına kısa bir notla gönderdi: Hakkındır, affet. Daha fazla açıklama yoktu.

Gitmeden önce apartmanın önünde taksi beklerken, üzerini örten karları ve İstanbulun silüetini izledi. Her şeyi mahvettim, dedi sessizce. Artık geçmişin telafisi olmayacağını, yoluna tek başına devam edeceğini biliyordu.

Taksi geldi. Tanıdık sokaklara son bir kez bakıp araca bindi; yeni bir hayat, yeni bir şehir

O sırada Esra, Serap ve Muratla Nişantaşında bir kafede buluştu. Önlerinde üç sıcak çikolata ve samimi bir sohbet vardı. Geleceği konuşuyorlardı; düğün planları, neşeli hayaller Esra, ara ara camdan dışarıdaki kar tanelerine bakıp huzuru, içinin yavaşça iyileştiğini hissediyordu.

Artık ona kızgın değilim, dedi ince bir tebessümle. Sadece, böyle olmasaydı keşke

Serap omzuna elini koydu:

Hiç üzülme, hak ettiğin mutluluğu bulacaksın. Gerçek ve temiz bir sevgiyi, dedi.

Esra başıyla onayladı. Arkadaşının sözleri içini ısıttı.

Elbet bulacağım, dedi cesurca. Geçmiş bitti, önümüzde yeni bir yol var.

Dışarıda kar, İstanbulu usulca örtüyor, şehirdeki tüm izleri kapatıyordu. Üç kadının içini ise yepyeni bir huzur sarıyordu. Hayat devam ediyordu; en güzel öğrenimdi bu akşam benim için

Bugün öğrendiğim: Gerçeği söylemek zor olsa da, hem kendine, hem başkalarına karşı dürüst olmak, insanı en zorlu yolda bile özgür kılar. Geçmişin yükünü azat ettikçe, kalbin iyileşmeye başlar. Ve bazen, en zor akşamda bile, hayatın yeniden başladığını görebilirsin.

Rate article
Lifequest
Gerçek ile Hayal Arasında