Benim adım Kemal. Yirmi yıldır İstanbul Garında kayıp eşya ve bavul teslim masasında çalışıyorum. Burası tam anlamıyla bir curcuna: Herkes koşturuyor, anonslar kafama vuruyor, her yer dizel kokusu ve simit hamuruyla dolu.
Ama bir de Demir Atanlar var. Yani, trenlere binmeyenler. Banklarda üç-dört kocaman çantayla oturuyorlar. Tuvalete giderken çantalarını peşlerinden sürüklüyor, yemek katına taşırken dillerinden düşürmüyorlar. Bu insanlar evsiz ya da hayatın ortasında bir yerde kalakalmış; tüm ömürleri o çantalarda. Ne işe girebiliyorlar çünkü kucağında uyku tulumuyla mülakata girmek kimin haddine? Ev aramaya gidemiyorlar; eşyalarını bırakacak yer yok. İstasyondaki emanet dolapları günlük 600 lira. Ayda 18 bin lira! Say, bir milyon lira!
Geçen kış, genç bir adam takıldı buraya: adı Alper. Tertemiz tıraşı, düzgün gömleği vardı ama yanında iki dev valiz ve kocaman bir sırt çantasıyla geziyordu. Her gün benim tezgahın yakınında oturuyordu. İçeride sıkışıp kalmış gibi duruyordu. Bir Salı günü sesi titreyerek geldi: Abi saat ikide organize sanayide mülakatım var, dedi. Ama bütün bu çantalarla ne yapacağım? Valizine tekme attı. Bıraksam çalınır. Yanıma alırsam direkt evsiz olduğum anlaşılır, işe almazlar.
Arkamdaki kayıp eşyalar odasına baktım. Aslında unutulan şemsiyelere, kimse almaya gelmediği montlara ayrılmış bir yerdi. Bırak çantaları bana, dedim. Ne? Etiketleyeceğim, ‘Bulunan – Sahibi Bekleniyor’ diye yazarım. 24 saatin olur. Git görüşmene, vardiyam bitmeden dön.
Alper sanki böbreğimi teklif etmişim gibi baktı. Çantalarını tezgaha fırlattı. Birden omuzları kalktı, sanki beş santim uzadı. Elden ayaktan kesildi, sevinçle koşarak gitti. Akşam beşte, suratı gülümsemeler içinde geri döndü: Abi ikinci görüşmeye çağırdılar beni!
Ben de başkaları için yapmaya başladım. Kafamda sistem kurdum. Kim lavaboda bagajla cebelleşirken üstü başı düzeltmeye çalışıyorsa, göz kırpıp fısıldıyordum: Bırak bende kalsın. Gizli bir yevmiye defterim oldu: Demir Atanlar Defteri. Aslında kayıp eşya saklamıyordum; insanlara birkaç saatliğine yüklerini bırakacak güvenli bir liman sağlıyordum.
Üç ay sonra amirim, Bay Yılmaz, arka odada yetkisiz altı bavul buldu. Kemal, burası bedava emanetçi dükkanı mı oldu? diye çıkıştı. Bunun sorumluluğu bize yük. Depolama değil, dedim. İstihdam desteği! Şu kırmızı valiz? O kadın şu an esnaf lokantasında iş görüşmesinde. Mavi olan? Adam şu an açık lise sınavında.
Defterden gösterdim adını. Alper geçen hafta geldi. Çantasına ihtiyacı kalmamış. Artık ev tutmuş, annesini ziyarete tren bileti alıyordu.
Yılmaz çantalara, sonra bana bakıp kafa salladı. Kovmadı. Bunun yerine, girişteki kullanılmayan malzeme dolabını boşalttı. Kocaman bir tabela astı: İş Arayanlara Ücretsiz Emanet Dolapları Kemal ile görüşünüz.
Şimdi yerel barınak ile beraber çalışıyoruz. İş görüşmesine giden herkese bir dolap jetonu veriyoruz. 62 yaşındayım, işim hâlâ etiket yapıştırmak. Ama zamanla anladım: Geçmişini sırtında taşırken yol almak mümkün değil. Bazen vereceğin en büyük hediye para değil; birinin yükünü koyabileceği güvenli bir köşe oluyor. Böylece insanlar, başları dik, kapıdan içeri geçebiliyor.




