Kirpi
– Yine mi ya! Eylem, anaokulu grubunun mesajını görünce telefonu yanındaki koltuğa fırlattı.
– Ne oldu anne? Zeynep defterinden başını kaldırıp ona baktı.
– Yine yarışma! Vallahi yetti artık! Kimin ne işine yarıyor bu, ha? Hem de öbür güne teslim edilecekmiş. Yarın da nöbetim var. Ne zaman yapacağım bunu?
– İster misin, ben yapayım? Zeynep, matematik kitabını kenara itti. Neredeyse derslerim bitti. Gerçi matematik ödevim var ama onu da Özgeden yarın yazacağım. Zaten saçma bir soru, hiçbir şey anlamadım, o bana anlatır.
– Yok kızım, sen kendi işine bak. Zaten karne haftası geldi, bir de sınavların var.
– Ama… Emir yine üzülecek. Geçen seferki gibi, herkesin ismi okundu, onun yaptığına bakmadılar bile. Halbuki kendi yapmıştı…
– O yüzden işte! Eylem, kaşları daha da çatıldı. Anne babalar hepsi sanatçı olmuş maşallah! Çizince de hemen ressam kesiliyorlar. Hem çocuk değil onları yapanlar, hepsi ebeveyn işi. Bir çocuk o eserleri nasıl yapsın ki zaten? Ama en kızdığım başka bir şey.
– Nedir?
– Her seferinde öğretmenler sanki çocuklar yapıyor bunları diye bana uzun uzun anlattılar. Görsen şaşar kalırsın! Yetişkin adam bile yapamaz bazısını…
– Anne, niye kimse itiraz etmiyor? Herkes robot gibi yapıyor. Bizim ilkokulun ilk yılına benziyor, hatırladın mı? Bir veli dedi de, “Artık komik işleri bırakın, varsa çocuklar yapsın,” diye.
– Hani, sizin Mehtap Öğretmen işi bırakmıştı ya?
– Evet! Zeynep güldü. Herkes bayram etmişti. Sonra Lale Hanım kendi dedi, artık bütün eserleri sadece çocuklar yapacak diye. Mesela Nilin annesinin ördüğü oyuncağı getirince, bir şey demedi önce, ama sonra herkesten ip ve tığ getirmesini istedi derste, hatırlıyor musun?
– O yüzden gece gece komşuları dolanmıştım! Hatırlamam mı…
– İşte! Nili getirtip bir halka örmesini istedi. O da örmedi tabii. Sonra da düşük not aldı. Hatırlamıyor musun?
– Unutmuşum Çok oldu tabi.
– Şu yarışmaları anne babalara ödül verelim bence, çocuklar üzülmesin bari. Zeynep biyoloji özetini yazarken kullandığı kalemlerini kutuya koydu, ayağa kalktı. Sana bir çay yapayım mı? Emire de hikaye okurum.
– İşte bu! Eylem, kanepeden kalkıp kızına sarıldı, yanağına öpücük kondurdu. Ne büyüdün be kızım! Eskisi gibi tependen öpemiyorum. Babana da benziyorsun…
– Anne, ne olur Zeynep hafifçe uzaklaştı. Onu hatırlamak istemiyorum.
– Hatırlamayalım. Hadi çayını koy, ben de bir kaç yere telefon edeceğim. Beni harika bir fikirle buluşturdun.
Eylem kızına bir kez daha sarıldı, hafifçe ona eliyle dokunup mutfağa yolladı.
– Hadi yürü!
Kızının upuzun ve dik duran sırtına baka baka, genlerin ne garip olduğuna takıldı. Kendisi, hafif toplu, kıvrımlı bir sarışındı. Emir de ona benziyordu; sapsarı, tombul bir afacandı. Zeynep ise bir heykelcik gibiydi; incecik, ucu keskin, hayat dolu ve hareketli. Omurgası dümdüz, uzun boynu, zarif bilekleri Komple babasına ve babaannesine çekmişti. Eylemin kaynanası bir balerindi; en önde değil, “on birinci kuğu” derler ya, öyle. Onun da mükemmel bir sırtı, inadından ödün vermez bir iradesi ve çalışkanlığı vardı. Bir tek, Zeynep huysuz değildi; hep sıcak, ışık saçan o samimi yapısı vardı. Bazen bu iyi değildi; çünkü çevresindekiler Zeynepin iyiliğini ve saflığını çok fazla kullanıyordu. Fakat o kendi doğrularından vazgeçmezdi, mutlaka birine yardım ederdi.
Evin hastanesi hiç eksik olmazdı; sürekli sokaktan hasta kedi köpek toplayıp, iyileştirip iyi yerlere verirdi Zeynep.
Bütün bu hayvanların içinden, sadece sokaktan kurtardığı koca, yaşlı bir kedi evde kaldı. Geçen kış bulmuştu; hava öyle soğuktu ki, okullar tatil, Emir de hastaydı, Zeynep kardeşiyle evdeydi. Eylem mesaiye gidince, yemek hazırlayacaktı ama evde soğan yoktu. Market hemen yanı başlarındaydı. Emire sıkı sıkı, “Kıpırdama, çizgi film izle, kalkma!” diye tembihledi. Ocağı kapatıp dışarı koştu. Dönerken, apartmanın önünde kaydı, merdivenin başında yere kapaklandı. Burnunu acı sıktığı anda, bal rengi gözler ona dikildi. Merdivenin başındaki koca, simsiyah bir kedi, pes etmiş bir şekilde oturuyordu. Tüyleri keçelenmiş, gözleri yaşlıydı. Kedinin yüzü ifadesiz, “Ne işim var hayatta?” der gibi Zeynep acıyla gözündeki yaşları sildi, sordu:
– Üşüdün mü? Gel benimle?
Kedi cevap vermedi, sadece donmuş ayaklarını iyice altına toplayıp Zeynepe baktı.
Onu kucaklamaya kalktı ama öyle ağırdı ki, vazgeçti. Apartman kapısını açıp çağırdı:
– Gelsene? Çok soğuk. Bizde süt var.
Kedi, bitkin ve umutsuz bakıyordu. “Kime lazım ki ben?” der gibi Zeynepin içi eridi, soğuk merdivenlerde diz çöküp boynunu büktü.
– Korkma Hadi nolur! Bize gel… Sana ihtiyacım var benim
Kedi uzun uzun sustu, sonra birden, kafasını kocaman ellerine dayayıp kalktı.
– İşte bu! Zeynep kalktı. Belinden hafif acı hissetse de, o kadar takmadı. Emirden de korkma, biraz gürültücüdür ama kimseye zarar vermez.
Eylem, ertesi gün evde bu keçeleşmiş yabaniyi görünce başını iki yana salladı.
– Kızım, bu uzun yaşamaz
– Anne, hiç olmazsa sıcak bir yerde olsun.
– Sözüm yok, kalsın.
Karşı çıkmaya hali yoktu Eylemin. Zaten hiçbir şeye gücü kalmamıştı. Gündüz işe gider, evde bir şeyler yapar, çocuklara bakmaya çalışırdı ama kendini akvaryumda gibi, ağır bir jölenin içindeymiş gibi hissederdi. Her şey yapış yapış, tuhaf ve boştu. Sadece Zeynep ve Emir, ona tutunacak dal olmuşlardı.
Kocası, Eylemi bir anda terk etmemişti. Senelerce iki ayrı hayatı idare etti, hangisinde mutlu acaba diye düşündü. Eylem için, onun varlığı çoktan önemini yitirmişti; gitmek istemese de Eylemin mutluluğunu umursamazdı.
– Çok istekli değilsin bana karşı, görüyorum. Ama çocuklar beni seviyor.
Artık farklı odalarda yaşıyorlardı, ev genişti. Eylem yanına taşınınca Zeynep tek laf etmedi; yaşına göre çok şey anlamıştı.
Eylem, kocasının başka bir oğlu olduğunu, yeni kadınının kim olduğunu da biliyordu. Asla kendini onunla kıyaslamazdı. Sarışın, sunta gibi ince, şık giyimli bir kadındı. Eylem bir gün işten otobüsle eve dönmemeye, eskiden çok sevdiği parktan yürüyerek geçmeye karar verdi. Sıcak bir sonbahar günüydü, serin havayı içine çekmek, renkli yaprakları tekmelemek, kafasını dağıtmak istemişti. Yarım saatlik yürüyüş sakinleştirdi onu. Yıllardır ilk defa, beyaz saçlı bir adamın elindeki köpek, önünde sıçrayan sinirli sincapla gülümsetti onu. Adam uzun boyluydu, “Kocam yaşlanınca böyle olacak,” diye düşündü önce. Yıllardır hayal ettiği birlikte yaşlanma hayalini çöpe attı. O an, parkın başka köşesinde, yeni ailesiyle oynayan kocasını gördü.
Hayat bazen öyle bir senaryo yazıyor ki, bir karşılaşma her şeyi bir anda kökünden değiştiriyor. Eylem sessizce durdu, kocasının ufak oğluyla oynayışını izledi. Sonra net bir karar verip parkın çıkışına yürüdü.
O akşam, adamın eşyalarını topladı, konuşmasına bile izin vermeden sadece:
– Git, lütfen! dedi.
Adam ciddiye almayacaktı ama birden arkasından Zeynepin yankılanan sesi duyuldu:
– Git
Kapı kapanınca Eylem olduğu yere çöktü. Zeynep panikle sordu:
– Anne ne oldu?
Gözlerini kısa bir süre kapattı, sonra toparlanıp:
– Hadi çay demle Zeynep, çay içelim dedi.
Çocuklar duruma farklı tepki verdi. Emir küçüktü, annesi yetiyordu ona; babası genelde onunla ilgilenmezdi zaten. Ama Zeynep için büyük yıkım oldu. Sustum sessizce, annemi üzmemek için; ama geceleri gözünü tavana dikip, pencereden sarkan ağacın gölgesiyle hayali resimler çizerdi. Bunu başarınca biraz uyurdu yine de.
Yorgunluk kendi gösterdi. Zeynep asabî, ağlak, gergin biri olmaya başladı. Eylem onu psikoloğa götürdü ama pek fayda etmeyince eve Kuzu geldi, işler değişti.
Kedinin adını Kuzu koydular; bu tuhaf koca hayvan, hala geceleri Eylemin ödünü koparacak şekilde ortaya çıkardı mutfakta.
– Sen de mi uyuyamıyorsun? diye söylenirdi Eylem ona bakarken.
Kuzu asla mırıldanmazdı, sevgi istemezdi. Sadece sessizce oturur, göz ucuyla bakardı. Bu sessiz buluşmalar Eyleme terapi oldu. O konuşurdu sadece; duygularını, korkularını, kırgınlıklarını anlatırdı fısıltıyla. Geçmişte “aile” dediği her şeyi bir türlü terk edemediğinden de bahsederdi. Ağlar, söylenir, bazen içini dökerdi; Kuzu ise hep dinler gibi bakardı.
Kızının hali düzeldikçe, Eylem hemen anladı ki, sadece o değil, Zeynep de sık sık kedinin omzuna anlatıyordu hüzünlerini. Bir gün, laf arasında çaktırmadan dedi:
– Eğer bir gün sahiplendirmek istersen, karşı çıkarım, haberin olsun. Evde kalsın.
Bir yıl sonra Kuzu kocaman, parlak tüylü bir ev kedisi oldu. Arkadaşlarının “hayatında biri var mı?” sorularına Eylem şakayla cevap verirdi:
– Hayatımın adamını buldum; beni dinler, her lafımı sessiz dinler, çocukları sever, fazla yemez, çorap dağıtmaz. Şahane değil mi?
Eylem, bir başkasıyla hayal bile kurmak istemiyordu. Sanki içindeki tüm dişliler kırılmış, bir bebek gibi hareketsiz kalmıştı. Bir yandan yaşamak istemez, diğer yandan sadece çocuklarından kıpırdanırdı.
Zeynepin anaokulu tam bir şenlikti; hiç yarışmayla, etkinlikle uğraşmamıştı. Ama Emirin grubu başka bir dünyaydı; veliler o kadar çılgın, öğretmenler o denli işgüzardı ki, baş etmek mümkün değildi.
Kocası kapı dışarı edilince, “mahkeme kararı olmadan nafaka yok” dedi. Maaşı ne çocukları, ne kendini idare etmeye yetmiyordu. Eski kocasının yardımına koşacağını düşünen adam fena yanıldı. Eylem, iki ay sıkı geçimle yaşadı; sonra ikinci işe başladı. Tabii kendine ayıracak vakti hiç kalmadı, çocukların etkinlikleri de çoğaldı.
Başlarda dert etmedi. Bir çamurdan Keloğlan yapmak ya da kağıttan bir resim kesmek ne kadar zor olabilirdi ki? Zeynep hep yardım ederdi. Emir de kendi işini kendi yapmak isterdi. Ama kendi yaptığı işler bir köşeye konur, ödüllendirilmezdi. Hatta bir gün, bütün velilerin huzurunda öğretmen onu suçladı. Başka bir veli olmasa, Eylem ağzını açamayacaktı. O günden sonra sahneler bitmiyor, Eylem anaokulunda yüzünü göstermek istemiyordu.
– Sakin olun! diye bağırıyordu öğretmen Esra Hanım. Çocuklar geleceğimiz! Eğer onları şimdi sevmez, onlarla uğraşmazsak, sonra geç olur! Bir yarım saatinizi ayıramayacak kadar meşgulseniz, nasıl ebeveynlik yapıyorsunuz? Çocukla birlikte etkinlik yapmak çocukla iletişim için fırsat…
Devamını Eylem duymazdan geldi. Kafasında yine sessiz ve kararlı Kuzuyu hayal etti. Eve gidip çayı, çocukları ve kedisiyle mutfakta sessiz sohbetini düşündü.
Toplantı bittiğinde, hiç kimseye takılmadan çıktığında, başkan Ayla Hanım ardından seslendi:
– Eylemcim, sonra konuşuruz!
Eylem sessizce başıyla onayladı; artık telefonun sesini kısacaktı.
Bir hafta önceki toplantının ardından gelen bu yeni etkinlik mesajıyla bardağı taşıran damlayı hissetti. Hayır! Artık yetti! Madem çocuk etkinliği, çocuklar yapsın. Hızla üç anne, bir babayla konuştu, herkesin hoşuna gitti.
Bir hafta sonra anaokulunda bayram gibi bir sabah oldu. Eylem içi rahat, huzurlu gitmişti. Bu iş yürümezse de, olurdu. Bugünden sonra kimse ona kötü anne diyemezdi. Kimse çocuklarının fikrini veya emeğini görmezden gelemezdi.
Emirin kirpisi, yine en arka rafta bir yere koyulmuştu. Eylem, diğer büyük el işlerini çekiştirip Emirin eserini öne koydu.
– Eylem Hanım, niye böyle yaptınız? Esra Hanım sordu. Az sonra sergi olacak.
– Oğlumun kendi yaptığı eserin herkes tarafından görülmesini istiyorum. Sadece etiketi düzeltmek istedim. Rafı azcık oynatıp, Kirpiyi öne aldı.
Öğretmenin yüzünün utancını hissetti ama yanında düzeltmeye cesaret edemedi. Emir ise ağzı açık ona bakıyordu; sonunda herkes Kirpiyi gördü.
Yavaş yavaş salon doldu, hazırlık, gürültü, telaş Sonunda herkes müzik salonuna indi.
Zeynepin babasıyla göz göze geldi, birlikte aşağı indiler.
Konser harika geçti. Emir, Zeynepin öğrettiği şiiri gayet güzel okudu, Valeria’yla da vals yaptı. Belli ki genlerinden dansçılığı geçmişti; demek ki biraz yönelecekti. Düşüncelerini Esra Hanımın seslenişi, yarışma sonuçlarını açıklaması böldü. Çocuklar sırayla sahneye çağrıldı, ödül ve çikolatalarını Aldı; tabii Emir ve kendi eserini yapan diğer çocuklar yoktu o listede.
– Ve şimdi Esra Hanım son açıklamayı yapacakken, Eylem yerinden kalkıp onu böldü.
– Şimdi grubumuzdaki ebeveynler olarak, kısa bir şey söylemek istiyoruz, müsaade ederseniz.
Bazıları gülümsedi, bazıları şaşkın bakıyordu Eyleme. O sahneye çıkarken, Zeynepin annesinin elinden bir tomar ödül aldı, yanında Elifin annesini kutuyla yanına çağırdı.
– Öncelikle, böyle güzel bir gün hazırladıkları için öğretmenlerimize teşekkür ederiz! Hem çocuklarımıza hem biz velilere kattıklarınız için sağ olun! Sıkılmadan yeniliklerle uğraşıyorsunuz. Sağ olun! Hadi, alkış!
Salon önce karıştı, sonra alkışa katıldı. Eylem devam etti:
– Ayrıca yarışmada hiçbir ödül almayan ama çok emek veren çocukları da tebrik ediyoruz. Onlar da alkışı hak ediyor, değil mi? Alkışlayalım!
İsimleri okudukça çocuklar ödül ve çikolata aldı, çoğu moraller yerine geldi, kahkahalar döndü.
– Tabii bu kadar değil. Şimdi de “en iyi” eserleri yapanlara hediyelerimiz var!
Kutudan ilk büyük lolilopu, ebeveyn komite başkanına verdi. O neye uğradığını anlamadı.
– Eylem ne yapıyorsun?
– Takılma! Tek kazanan sen değilsin! Göz kırptı, ona daha fazla lolipop dağıttı.
O gün, “altın parmaklı” hiçbir anne-baba ödülsüz kalmadı.
Tabii Eylem, sonra öğreniyor ki, o yarışmanın asıl sergi panosunu konserden sonra görenler şok yaşamış. Yanına, çocuk eserlerinden oluşan ikinci bir pano koyulmuş, üstünde Zeynepin koca harflerle yazdığı şu yazı var: “Ben yaptım!”
Eylem, Emiri alıp hızlıca eve giderken bir yandan da o günün heyecanını Zeynepe aktaracaktı.
– Anne?
– Efendim oğlum? Emir, ödülünü elinden bırakmıyordu.
– Ben de ödül aldıysam, demek ki benim eserim güzel, değil mi?
– Tabii ki! Hem de hiç yardım almadan yaptın! Zeynep bile yardım etmedi.
– Ama kirpi biraz yamuk olmadı mı?
– Senin kirpin senin işin. O önemli.
Emir sustu, Eylemin adımlarına ayak uydurmaya çalıştı, sonra tekrar sordu:
– Anne, benimle gurur duyuyor musun?
Eylem aniden durdu, Emir öne fırladı, elini tutarak onun yüzüne baktı.
– Çok büyük gurur duyuyorum seninle oğlum! Kendi işini yapabildiğin için, zor durumda bana yardım ettiğin için gurur duyuyorum. Dünkü bulaşıkları Zeynep yıkamamış, sen yıkamışsın. Çok teşekkür ederim! Sen gerçek bir adam oluyorsun!
– Gerçek adam nedir anne?
Eylem düşündü.
– Sanırım Kendi sorununu kendi çözen, ama yardıma “teşekkür” etmeyi bilen, “şu iş kadın işi, bu iş erkek işi” demeyen biri gerçek adamdır. Yakınlarına yardım eden Dün bulaşıkları yıkayarak, Zeynepe vakit verdin; o da kimyadan tam puan aldı. Hayatta en önemli şey; vakit ayırmak, vakti doğru kullanmak.
– Nasıl yapacağım?
– Onu da başka zaman anlatırım. Ama Eylem kalktı, Emirin elini tutarak, Bir bayramı hak ettik mi sana göre?
– Kesin!
– O zaman pasta lazım mı?
– Hem de nasıl!
Mutfağın köşesinde, kekik çayını yudumlarken mutlu çocuklarına, köşede sallanan Kuzuyla huzurla baktı Eylem. Fark etti ki, küçük bir kelime, bir minnet, bir değer hissetmek çocukların dünyasında dağlar kadar önemli.
Telefonun sesini kapatıp, çantasının derinine koydu. Sabah çocuk grubundan ayrıldı, Elifin annesinden özetli bilgi istedi, birlikte bu anı hatırlarken çok güldüler.
İki yıl sonra Emir, askeri okul öğrencisi olacak, yamuk kirpi, mutfakta, Zeynepin İstanbuldan getirdiği demliğin yanında, Eylemi karşılayacak. Yalnız kaldığında Eylem, şaşkınca ne yapacağını bilemeyecek. Ama sonra hayatına gelen İsmail Bey, kısa boylu, sevimli, hafif toplu; Eyleme asıl hayatı yaşatacak. Sessiz, geç gelen ama huzurlu aşkı Bağda mangal başı sohbetleri, bol gülüşlü çay sofraları, pembe güllerinin yanında, Egede tatile gittikleri günler.
En önemlisi, İsmail, çocuklarla muazzam bir bağ kuracak. Hep öyle zor zannettiği ikinci babalığı gerçek kılacak. Zeynep, tatilden dönerken annesiyle İsmailin el ele yürüyüşünü hayran hayran izleyecek. Onun da tek isteği, bir gün, kaç yaşında olursa olsun, sevdiğiyle birlikte yaprakları tekmelemek, sincaplara fındık atmak, eve dönüp kekik çayıyla suskun mutluluğu paylaşmak olacak. Çünkü bazen kelime gerekmez; yanında kalacak bir yürek yeter.
©Ve hayat, büyük planlar ya da büyük hayallerle değil, mutfağın köşesinde duran hafif yamuk bir kirpinin, bir bardak kekik çayının, usulca yanına sokulan bir kedinin, odayı dolduran çocuk gülüşlerinin arasında taşıdı en büyük mucizesini. Eylem bazen geçmişin gölgeleriyle ürkse de, yüksek sesle şunu söyleyebilecek kadar büyüdü: Şimdi, burada, sıradan bir akşamda, her şey olması gerektiği gibi. O hayatı değiştiren kararlar, bazen sadece cesaretle hayır demeyi, kendi değerini, başkalarının mutluluğu kadar kendininkini de gözetmeyi gerektiriyor.
Bir gün, Eylem masanın başında, İsmail yandaki sandalyede gazetesini okurken, Emir kapıda üniformasıyla gözüküp başıyla selamladı; Zeynep, kısacık bir mola için eve uğrarken Kirpinin yerini sakın değiştirmeyin! diye seslendi. Kuzu ağır adımlarla gelip halının üstüne sindi. Ve Eylem, gözlerinden sakındığı o eski acılara bakıp, yavaşça gülümsedi. Sanki hayat, en çok cesaret edebilenlere huzuru armağan ediyor; bazen de, en beklenmedik anda, yalnızca o küçük, yamuk kirpinin bakışında saklı bir sonsuzlukta.
Dışarıda gün batarken, damdan süzülen yumuşak ışık mutfağı narin bir portakal rengine boyadı. Bir masa dolusu paylaşılan an, bir ömür boyu unutulmaz hatıra oldu. O an, Eylem anladı: Hayat büyümek, gitmek ya da kalmak kadar, birbirinin elini tutabilmek; yamuk kirpileri ve eksik kalan yanlarımızı sevebilmek demekti.
Ve hikâyelerinde yeni yarışmalar, yeni haksızlıklar elbet olacaktı. Ama o günden sonra, her çocuk kendi emeğiyle, her anne-baba kendi kalbiyle hatırlandı. Bir aile mutluysa gerçekten, işte en güzel ödül tam da buydu.




