Tesadüfi Karşılaşma
Ayşenin montu artık sadece alt kısmından ısıtıyordu. İçindeki kaz tüyleri yerlere çökmüş, üstü ise ince bir yağmurluk gibi kalmış, tüm rüzgârlara dirençsizdi. Alttan örgü pantolonu ve keçe çizmeleri koruyordu biraz. Yün şalını ise montun kollarından geçirerek omuzlarına sardı, soğuktan titrememek için elinden geleni yaptı.
Traktörle birlikte yola çıkacaklarını söyleyen Pazar arkadaşı Zeynepin arabası arızalanınca, ayakta kalakaldılar. Bir yanda onun, bir yanda Ayşenin torbalarıhepsi tek arabaya sığmazdı zaten, sonunda yolları ayrıldı. Herkes kendi çaresine bakacaktı.
Ayşe evvelden çalışırken bu sorunlar yoktu. Ama iki çocuğa tek başına bakınca, yetmiyordu maaş; son birkaç aydır Zeyneple beraber İstanbuldan Anadoluya, Anadolu’dan İstanbula mal taşımaya başlamışlardı.
Kazanç da pek artmamıştı; birikmiş mallar daha satılamamıştı bile, ama dertleri çoğalmıştı. Şimdi, ürünleri sabah pazara götür, akşam topla, eve taşı, dördüncü kata defalarca çıkar indir. Belki oğlu evdeyse yardım ediyordu; yoksa işi kendisi üstleniyordu.
Daha düne kadar bağıra çağıra Değişim lazım! diye şarkı söyleyen Ayşe şimdi değişimin yükünü sırtında gerçek anlamda hissediyordu. Çalıştığı tekstil atölyesi kapanmış, işten çıkarılmıştı. Kocası çoktan kaybolmuştu. Geride iki çocuk ve umut kırıntıları, bir de mecburiyetten başlayan ticaret girişimi kalmıştı. Oysa ticaretin ona göre olmadığını hep düşünürdü.
Ayşe, yol kenarında, karla çamurun birbirine karıştığı bir yolda duruyordu. Aslında hâlâ genç sayılırdı; ama elleri ve yüzü çatlamış, soğuktan kızarmıştı ve gözyaşı bile akıtır olmuştu.
Arabalar çamuru sıçrata sıçrata yanından hızla geçerken, Ayşe yere bakmamaya çalışıyordu. Onun için gökyüzü, bembeyaz çatıları ve ağaçları izlemek, hayatın bütün o lacivert ve gri tonlarına bakmaktan iyiydi. Hayatta o kadar çok yosun yeşili ve toprak rengi vardı kionları görmeden de yaşayabilirdi insan.
Bir kez daha el salladı. Nihayet, tıpkı etraf gibi çamurlu, eski bir yabancı marka otomobil yanında durdu.
Sahil Mahallesine kadar götürebilir misiniz? Fiyatı makul tutarsanız? dedi, sonra cümlesini yutkunarak sonlandırdı.
Sürücüyü hemen tanıdı. Yıllar geçmişti aradan, ama sanki hiç değişmemişti adam. Hâlâ aynı gizemli, ciddi bakış, hafifçe kalkık kaşlar, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm.
Ayşe toparlanmaya çalışırken o da hemen inip torbalarını arka koltuğa kaldırdı. Ön koltuğa yığılan Ayşe, şalını düzeltti, dudakları çatlamış, yüzü donmuş, bin bir mazeret aradı kafasında. Emin ki o da Ayşeyi tanımıştı.
Yahut Bunca yıl geçti, kaç yıl olmuştu?
***
O yıllar Henüz 22 yaşındaydı. Mezuniyet öncesi staj için Kastamonunun eski bir orman işletmesine gönderilmişti. İstanbulda nişanlısı Can bekliyordu. Her şey yolundaydı: staj, mezuniyet, düğün planı.
Üç ayda ne olurdu ki? Hiçbir şey, diye düşünürdü.
Mezra köyünde Hatice Hanımın evinde kalıyordu. O da orman işletmesinde çalışıyordu; yaşlı kayınpederiyle birlikte yaşıyordu. Ayşe hemen kaynaşıvermişti Hatice Hanımla; yaşlıya birlikte göz kulak oluyorlardı.
Bir akşam yaşlı adam fenalaştı. Ayşe hemen komşuya yardıma koşturdu ama ev boştu. O sırada köy yolundan geçen bir traktörü görüp el etti. Traktörden inen genç bir adamuzun boylu, yakışıklı, kararlı bakışlı. Gerçekten de gizemi bir havası vardı.
Birlikte eve koştular; adam yaşlıyı kucağına aldı, traktörün ön koltuğuna oturttu. Ayşe de peşlerinden atladı, endişe doluydu.
Neyse ki sağlık ocağında müdahale ettiler, ambulans da geldi. Genç adam Ayşe ile birlikte ambulansa da bindi. Yaşlı, güvenli ellerdeydi artık. O zaman Aynı kurumda çalışıyoruz ve komşuyuz dedi. Adı Mehmetti.
Akşam saatleri epey ilerlemişti. Yaşlı hastaneye yatırıldı, Allahtan zamanında yetiştirmişlerdi. Eve dönecek vasıta yoktu elbette; köy yolu, gece. Mehmet, Yakındaki arkadaşımın annesi var, orada kalırız, sabah köye döneriz, dedi.
Ayşe güveniyordu Mehmete ama yine de Yok, ayıp olur, ben hastanede kalırım. Sabaha da yanıma uğrarsınız, dedi.
Mehmet ısrar etti; Korkma, annem gibi kadın. Kocaman ev. Ben de ahırda kalırım. Ayşe kabul etti. Gerçekten de pamuk gibi yatakta mışıl mışıl uyudu, sabah dostça bir kahvaltıda ağırladılar.
Ev sahibesi kadın, Ayşe’ye Mehmetin kısaca hikayesini anlattı: Boşanmış, eski eşinden kalan minik oğlu var. Mehmet çalışkan, çiftçilik işlerine de bakıyor, domuz çiftliği kurmuş; ona ve oğluna yüreğini açacak birine ihtiyacı varmış gibi sözler etti.
Ayşe gülümsedi, Benim nişanlım var, dedi içinden. O genç ve idealistti. Boşanmış çocuklu bir adam zaten ilgisini hiç çekmezdi.
Ama o günden sonra Mehmetle sık sık karşılaşmaya başladı. Ormanlıkta, yemekte, köyde yolda. Hatice Hanımın da eski dostuydu Mehmet; hastaneden yaşlıyı birlikte getirmişlerdi.
Mehmet senden hoşlanıyor dedi Hatice Hanım sordum, yüzü kıpkırmızı oldu. Çok yakışırsınız.
Yapmayın! Benim nişanlım var, Can.
Daha evli değilsin ya. Mehmet güvenilir, kendi işini kuruyor, oğlu çok iyi bir çocuk, ona da bir anne lazım…
Ayşenin kalbi sıkışıyordu, çünkü kendini de Mehmeti her yerde gözleriyle ararken buluyordu. Mehmetin güçlü, güven veren, sakin varlığının köyde herkes için ayrı bir yeri vardı.
Derdini Mehmete anlat, kesin çözüm bulur derlerdi.
Ayşe orada, üniversiteli şehirli bir genç kadın olarak dikkat çekmişti. Krem rengi paltosu çamura inat tertemizdi, köyün o çamurlu yollarında adeta süzülüyordu. Erkekler yanında sus pus olur, biraz daha dikkatli konuşurdu.
Bir gün Mehmet traktörüyle ona Arabayla bırakayım, yağmur yağıyor, dedi. Yolda sohbet ederken Ayşe, Oğlun kimle kalıyor? diye sordu.
Sen niye bana “siz” diyorsun? Sen de “sen” de, oğlum annemle birlikte. Komşu teyzem de yardım ediyor. Kreşe de gidiyor
Adı ne?
Ege, gözünde babalık ışığı vardı, yerinde duramıyor, komşu kadın zor yetişiyor.
Burada zor değil mi yaşamak? dedi Ayşe.
Alışacaksın. Bahar gelsin, buralar cennet. Irmak da var Sadece şimdilik sokak lambaları yanmıyor, ama o da geçer.
Onun bu Geçer, hallederiz demesi Ayşenin dikkatini çekmişti. Sonradan anladı ki, erkeklerde en önemli nitelik sorumluluk almaktı.
Mehmetin ilgisi artıyordu. Ayşeye, Haticeye yardım, yaşlıya ilaç derken sık uğrar oldu. Ayşe bir yandan direniyor, bir yandan da kendini onun gözlerinde buluyordu. Fakat köy hayatını, hele çocuğu olan bir adamla evliliği hayal bile edemiyordu. Zaten şehirde nişanlısı vardı, ailesi düğün hazırlığında.
Ama geceleri, rüzgârda, köyün sessizliğinde onunla kurduğu gelecek düşünceleri kalbini ısıtıyordu. Onunla evlense sevecekti, minik Egeye anne olacaktı, yeni çocukları olacaktı
Ama ailesinin, Canın yüzünü gözünün önüne getirdikçe, onlara acı çektirmekten çekiniyordu. Bir yandan da sabırsız bir aşk tomurcuğu büyüyordu yüreğinde. Şehirdeki nişanlısına karşı hislerinin tozlu bir anıdan ibaret olduğunu idrak etmeye başlamıştı.
Bir gün, duyguların kabardığı bir anda, Ayşe neredeyse bilerek, gözyaşlarıyla Mehmetle yakınlaştı. Belki bu, eskiyle vedalaşmanın bir biçimiydi. Mehmet başta karşı çıktı, ama sonunda o da teslim oldu. Her şey çok güzeldi; pişmanlık yoktu.
Varlığında olduğundan, iş karar anına gelince cesaret edemedi. Belki de gençlik, tecrübe eksikliği, bilemedi.
Bir gün köy çeşmesinde beyaz tenli bir çocuk gördü. Çocuk taşlara tırmanmaya çalışıyordu, çok tehlikeliydi. Ayşe koştu, Aman, dikkat et, düşersin. Annen nerede? diye sordu. O sırada genç bir kadın hızla yaklaştı. Çocuk annesinin eteğine sarılıp ağladı.
Az kalsın başına iş geliyordu dedi Ayşe.
Ege, ağlama artık. Devam edelim hadi.
Kadın mahcup ve uzak bir şekilde gülümsedi, Teşekkür ederim deyip çocuğu alıp uzaklaştı.
Ege… Demek Mehmetin çocuğu buydu. Ben o çocuğa alışabilir miyim? diye korktu Ayşe.
Kısa süre sonra, Mehmetin annesi Zehra Hanım, Ayşeyi ziyaret etti. Gözyaşlarıyla, Egenin komşu kızına, Güle çok alıştığını, Gülün Mehmeti sevdiğini anlattı. Ayşe şok oldu. Oysa o, aslında terk edilen taraf olduğunu düşünüyor, şimdi birilerinin mutsuzluğunun kaynağı olmak fikriyle kahroluyordu.
Mehmetin yalvarmalarına rağmen geri gitmedi. Lütfen gitme, dedi Mehmet. Gülle annem sadece kendi dünyalarını kurguluyorlar. Senin sayende ben tekrar mutlu oldum.
Ama Ayşe alınmıştı, köyde son günlerinde Mehmeti yürek burkan bir hüsranla terk etti. O gün tren garında; Mehmetteki o yaşlı, üzgün bakışı hafızasına kazındı.
Ayşe trenin penceresinden ağlayarak İstanbula döndü.
Gençlik her yaranın ilacıydı. Yoluna devam etti, Canla evlendi; aile hayatı başladı.
**
Şimdi, Ayşe arabada yanı başında oturmuş, yün şalını çekiştiriyor, mahcup biçimde gerekçeler arıyordu. Zihninde bin bir düşünce Onu tanıyacak mıydı? Değişmiş miydi Ayşe?
Birden idrak etti: tam on altı yıl geçmişti.
Önce sessiz yol aldılar.
Bugün ne kötü havaymış, dedi Ayşe, bir araba yanlarından geçerken üstlerine su sıçrattığında.
Burası böyle işte, şehirde dert. Ama dışarısı hâlâ temiz, yollarda doğru düzgün kar bile var.
Siz köy tarafında mı yaşıyorsunuz?
Gidip geliyorum. Ticaret işleri.
Sağ olun, arabasız kalınca ne yapardım bilmem. Bu arada ücreti de söyleyin.
Adam ona ciddi, sitemli bakışıyla döndü ve o anda anladıtanımıştı.
Merhaba, dedi Ayşe usulca.
Selam Ayşe.
Demek tanıdın. Unutmuşsundur sandım.
Hiç unutur muyum? gözlerini yola çevirdi.
Ayşenin içi burkuldu, gözleri dolu dolu oldu, şalını çıkarıp kucağına koydu.
Nasılsın Mehmet? zorla sordu.
O da kısa bir an sustu, belliydi ki geçmiş ona da ağır geliyordu.
Fena sayılmaz. İş güç işte. Sen de öylesin herhalde.
Hâlâ o tarafta mı çalışıyorsun, orman işletmesi falan? sohbete genel konularla devam etmek istedi.
Yok canım, hepsi kapandı zaten. Zamanında ayrılmıştım. Şimdi kendi işimizi yapıyoruz.
Kasaplık, et işleri? Ayşe, Mehmetin domuz çiftliği kurduğunu hatırladı.
Kasap, gıda, market, firma Hepsi işte. Mezralı Et Ürünlerini duymuşsundur belki?
Tabii duydum. Annem bayılır sucuklarına, evimize hep sizden alıyoruz.
Mehmet başını salladı, sanki başarısını açıklamaya çalışıyordu.
Önce ufak başladık, köyde kasaplık, çiftlik derken iş büyüdü. Millet işsizdi. Hep beraber kendi markamızı kurduk.
Ayşe, eski şehirli hanımefendi halinden bugününe bir an bakakaldı. Yıpranmış mont, keçe çizmelerle o ve Mehmet: köylü çocuk, şimdi başarılı bir işadamı. Sanki roller değişmişti.
Oğlun nasıl oldu?
Üç oğlum oldu, dedi Mehmet, gururla.
Üç mü? Ayşe hayret etti.
Evet, üçü de birbirinden farklı. Senin çocuklar?
Bir kız, bir oğlan, dedi Ayşe, alnındaki teri sildi.
Ege askerdeydi, sorunlu bir yerde; çok tedirgin olduk. Allaha şükür yakında dönecek. Ortanca yurtta kalıyor, en küçüğümüz hâlâ ilkokulda.
Demek ki Mehmet, o pürüzsüz kızı, Gülü seçmişti. Keşke zamanında dönebilseydim geri, dedi içinden Ayşe. Kaç kez pişman olmuştu! Nişanlısı Can, evde hiç huzur vermemişti; başlarda iyi idare etmişlerdi, ama zamanla Can işini kaybetti, alkol bağımlısı oldu. Ayşe, çocuklarıyla annesinin evine döndü.
Ayşe içini dökmek istedi, ama şunu söyleyebildi:
Benim büyük oğlan liseli; kızım sekizinci sınıfta. Zaman ne çabuk geçiyor.
Bir süre sessizlik oldu. Ayşenin Mehmete karşı küçük bir suçluluk duygusu vardı. Sonra aklına, eski yaşlı kadın ve Gül geldionların da hayal kırıklığına uğramasına sebep olmuştu bir zaman.
Senin hayatın nasıl? Gül nasıl?
Normal işte. Kendi işimiz, unlu mamuller, pastane açtı; severek çalışıyor.
Ayşe hatırladı. Bir gün arkadaşının önerisiyle Gülün pastanesinden ekmek almıştı, vitrine bakınca tanıdık bir sima görmüş gibi gelmişti. Şimdi her şey netleşmişti.
Buradan sonrası yakın zaten, dedi Ayşe.
Mehmet arabayı park etti, aceleyle yaptı işini. Bir çiçekçi dükkanına gidip bir demet beyaz kasımpatıyla geri döndü. Arabadan inip kapıdan torbalarını indirmesine yardım etti, çiçekleri ise Ayşe’nin kucağına bıraktı.
Ayşe, çiçeklere bakakaldı, beyaz taç yaprakları gözünde buharlı bir perdeye dönüştü. Hızla gözyaşını sildine de olsa “güçlü kadın” pozundaydı.
Mehmet yardımcı oldu, apartmanın girişine kadar torbalarını taşıdı. Ayşe ise elinde kasımpatılar, şaşkınlıkla bakakalmıştı.
Yukarıda bir kahve içer miydin? dedi ürkekçe; üstelik ev dağınıktı, her yerde pazar malları, annesi de içeride sorularla, merakla bekliyordu.
Ama içten içe Keşke kabul etse diye düşündü.
Yok Ayşe, işlerim var, dedi Mehmet elini sıcacık uzatarak, bir kaç saniye tuttu, sonra hızlıca merdivenden indi.
Seslensin miydi? Anlatsın mıydı her şeyi?
O giderken, Ayşe anladıonun için ayrılmak çok daha zor oldu. Ama bu gerçeği görmek Ayşeyi rahatlattı.
Ağır ağır torbalarını eve taşıdı.
Kapıda annesi: sorular, aile haberleri Ama Ayşe duymuyordu bile. Yalnızca el bileğinde Mehmetin dokunuşunu hissediyordu hâlâ. Çizmelerini çıkardı, petek üstüne koydu, her şeyi mekanik olarak yaptı.
Annesi ardında dolaştı, dırdıra başladı, ama Ayşe hâlâ dalgındı.
Kıyafetlerini değiştirip sofraya oturunca, sordu:
Anne, hatırlıyor musun, düğünden önce sana stajda tanıştığım o Mehmetten bahsetmiştim, köyde çiftlik kuran…
Hatırlıyorum da, ne oldu?
O işte, bugün karşılaştım.
Nerede?
Boşver Hani bayıldığınız Mezralı Et Ürünleri var yao onun firması. Eşi de az ilerideki pastanenin sahibi. Hayat işte…
Annesi bir an oldu, çayını yavaşça yerine bıraktı, belli ki içinde bir hüzün vardı. Sonra kendini de, kızını da rahatlatmak istercesine dedi ki:
Kızım, kim bilebilir ki hayatın sonunu? Herkes kendi yolunu yaşar. Olacağı buymuş.
Ayşe annesine üzüldü bir an.
Takma kafana, anne. İki takım satıp, üç mont sattım bugün. Geçer, böyle dertlenme.
Evet evet Bilseydik nerede düşeceğimizi, çuvalı altımıza sererek gezinirdik. Her şey olacağına varır, dedi yaşlı kadın, ama haberi hâlâ düşünüyordu.
Az sonra oğlu geldi. Uzun boylu, ciddi bakışlı, hafif gizemli bir ifadesi vardı. Ayşe şimdi, onun gerçek babasına ne çok benzediğini daha iyi görüyordu.
Aileden yalnızca Ayşe doğumunu yedi aylık sandı; kimse onun ne kadar olgun bir kadın olduğundan şüphe etmedi hiç.
Oğlu sofraya oturdu.
Anne, kızma ne olur. Bir işe girdim, at çiftliğinde çalışacağım. Atlarla ilgileneceğiz, gelire göre para olacak. Söz, okulumdan geri kalmayacağım…
Ayşe içini çekti. Belki dün olsa itiraz ederdi, ama bugün, başkalaşım içindeydi.
Olur, Mehmet. Büyüdün, emek kıymetlidir. Sana da para lazım. İtirazım yok.
Oğlu içinde mutlulukla kaşığını karıştırdı. Annesinde bir değişiklik vardı, ama ne olduğunu kendisi de çözemedi.
Ayşe ise gece gözünü bir türlü kapatamadı. Ne ağladı, ne yas tuttu, sadece derin bir dinginlikle beyaz kasımpatılara baktı. Bugünkü karşılaşma, kader üzerine tekrar düşündürdü: Herkes yollarını ayrı ayrı yürüyecek, önlerinde sürprizler, iyi kötü değişimler varayrı yürüseler de bir şekilde başkasının kaderine dokunacaklar.
Bugünkü karşılaşmanın anlamı buydu: Hayatta her şeyin bir nedeni ve zamanı vardır. Bunu bilmek, insanı hayata karşı daha güçlü ve umutlu kılar.



