Tesadüfi Karşılaşma

Gündelik Bir Karşılaşma

Ayselin montu alt kısımlardan hâlâ sıcak tutuyordu ama, içindeki tüyler sönmüş, üst tarafı ince bir yağmurluğa dönmüştü; rüzgârı geçiriyordu. Ayağında yün pantalonu ve eski kara lastik çizmeleriyle idare ediyordu, yün şalını ise kolundan geçirip tekrar omuzlarına çekmişti, üşümemek için.

Arkadaşı Esradansa umut kalmamıştı; söz verdiği araba gelmemiş, ikisi de koca pazar çuvallarıyla birlikte yol kenarında bekleşmeye başlamışlardı. Zaten o kadar çok paketleri vardı ki, bir araç ikisini de alamazdı. Bu yüzden farklı yönlere dağıldılar, herkes kendi haline kaldı.

Eskiden Aysel başkasının yanında çalışırken böyle problemleri olmazdı. Ama artık ona para yetmiyordu; iki çocuğu tek başına büyütüyordu ve yakın zamanda tekstil ürünleri almak için Esrayla birlikte İstanbula gitmişlerdi.

Ama maddiyat yine değişmedi. Getirdikleri malları henüz ellerinden çıkaramamışlardı, üstüne dertler eklenmişti.

Her sabah malları alıp sokak pazarına götürüyor, akşamları kalanları tekrar toplayıp eve taşıyordu. Dördüncü kattaki eve, eğer oğlu evde yoksa, o ağır çuvalları birkaç seferde, yavaş yavaş çıkartıyordu.

Daha geçen sene “Her şey değişmeli!” diye bağıra çağıra şarkılar söylerken, o değişimler hayatına sinmişti. Çalıştığı tekstil atölyesi kapanmış, işten çıkarılmışlardı. Eşi ise çok önceden gitmiş, ortadan kaybolmuştu. Ve Aysel, başka çaresi kalmadığı için pazarcılık yapmaya başlamıştı. Halbuki yıllarca kendine uygun görmezdi ticareti.

Şimdi ise çamur ve eritilmiş karla dolu yol kenarında, tanınmayacak hale gelmiş yorgun bir genç kadın duruyordu. Yüzü pazar rüzgârında kızarmış, dudakları çatlamış, gözleri sulanmıştı.

Yanından geçen arabalar, gri çamur sıçratarak hızla geçip gidiyordu. Gözünü bu pislikten ayırıyor, apartmanların çatılarındaki temiz karlara bakıyordu. Hayatta yeterince kir vardı zaten; fazla düşünmeye gerek yoktu.

Yine elini kaldırıp araba çevirmeye çalışırken, yanına diğerleri kadar kirli bir yabancı marka araç yanaştı.

Karşıyakaya götürür müsünüz, uygun bir fiyata? dedi kapıyı açar açmaz, hemen sustu.

Onu hemen tanımıştı. Sanki yıllar hiç geçmemiş gibi. Hâlâ o ciddi, gizemli bakışlar, hafifçe kalkık kaşlar, dudak kenarında belli belirsiz bir tebessüm.

Aysel kendine gelirken, adam arabadan indi, eşyalarını hemen bagaja yerleştirdi.

Ön koltuğa çöktü, şalını düzeltti, halini açıklamaya çalışacağa benziyorduona bugünkü yorgun, kötü görünümünü nasıl anlatmalıydı? O da onu tanımış olmalıydı, elbet.

Ya da…

Kaç yıl olmuştu?

***

Aysel o zaman yirmi iki yaşındaydı. Staj için Kütahyadaki köy orman işletmesine gönderilmişti. Zaten Nihat nişanlısıydı, İzmirde ustabaşı olarak onu bekliyordu. Her şey planlıydı: staj, diploma, düğün.

Üç ay staj ne değiştirebilirdi ki? Hiçbir şey…

Köyde, yaşlı Gülten teyzenin evinde kalmaya başlamıştı. Gülten de ormanda çalışıyordu, kendiyle yaşıt olmayan sağır kayınpederiyle yaşıyordu. Ayselin uyumu kolaydı, Gültenle kısa sürede dost oldular, yaşlı adamı birlikte kolluyorlardı.

Bir gün yaşlı adam Aysel oradayken fenalaşınca, yardım için etrafa koşturdu ama kimseyi bulamadı. Derken, köy yolundan geçen traktör geldi. Aysel el etti. Traktörden inen uzun, yakışıklı bir adam: Kadir.

Koşarak eve girdiler. Kadir hemen yaşlı adamı kaldırıp traktörün önüne bindirdi. Aysel de arkalarından atladı, heyecanlıydı, yetişebilecekler miydi?

Yetiştiler. Sağlık ocağına vardılar, hatta ambulans da tam zamanında yetişti. Kadir de ambulansa bindi, Ayselle birlikte hastaneye kadar eşlik etti.

Dedeleri sağlıkçılara teslim edince, sohbet etmeye başladılar.

Aynı işletmede çalıştıkları, yan köylerde oturdukları ortaya çıktı. Adı da Kadirdi.

Gece geç olmuştu. Dede yatışa alındı, Allahtan zamanında yetişmişlerdi. Ancak dönerken sıkıntı vardı; ambulans köye tekrar gitmeyecekti.

Gel, bir arkadaşımın annesi burada oturuyor, orada kalırsın. Sabah birlikte döneriz işçilerle.

Aysel, Kadirin iyi niyetinden emindi ama yine de tedirgindi.

Olmaz, ben hastanede beklerim. Sabah gelirsiniz, alırsınız. Olmaz mı?

O sandalyelerde mi uyuyacaksın? Merak etme, Hatice teyze güzel kadındır. Ev de kocaman, ben ahırda kalırım.

Kadir haklı çıkmıştı. Aysel yumuşacık yorganlar içinde mışıl mışıl uyumuş, sabah Hatice teyzenin nev-i şahsına münhasır kahvaltısıyla güne başlamıştı. Hatice teyze, sabah çayını içerken anlatmaya başlamıştı. Kadirin bir zamanlar evli olduğunu, eşinin onu bırakıp gittiğini, küçük bir oğlu olduğunu paylaşmıştı. Hem tarlada çalışır, hem hayvan bakar, yeni bir ev de inşa ediyormuş. Hatice teyze belli ki, Ayselin Kadire dair niyetini merak etmişti.

Aysel ise yalnızca gülümsüyordu. Evlilik yolundaki Nihatı vardı zaten, genç ve parlak bir geleceğe sahipti. Boşanmış, çocuklu bir adam, ona göre değildi.

Ama yaşananlar sonrası, Kadiri sık sık görmeye başladı. Ya tarlada, ya işletmede ya da sokakta yan yana geliyorlardı. Gülten de onu iyi tanıyor, hastane dönüşünde dede için yardım etmişti.

Çok hoşlanıyor senden Kadir, sordum, kızardı kızardı. İkiniz iyi anlarsınız

Aman Gülten abla, benim nişanlım var, Nihat! Unutsun böyle şeyleri.

Ama daha evlenmemişsiniz ki? Kadir sağlam adamdır. Bak çiftliği var, işleri yoluna koymuş. Oğlu da şeker gibi. Bir tek annesi eksik.

Ayselin içi adını koyamadığı bir hisle doluyordu artık. Gözleriyle de Kadiri arar olmuştu. Onun o kendinden emin, sağlam duruşu güven veriyordu. Herkes ona saygı gösteriyor, bir meselesi olana Kadire danış diyorlardı.

Aysel ise kasabanın yabancısı, şehirli zarif bir hanım edasıyla dikkatleri çekiyor, açık kahverengi mantosu, incecik saçlarıyla köyde parlıyor, köylüler yanında küfrü bırakıp daha ciddi davranıyordu.

Hanımefendi, sizi buralara nasıl getirdiler?

Bir gün Kadir’le traktörle kasabaya dönerlerken,

Oğlun kimde, Kadir? dedi.

Sende bana hala siz dedin… Oğlan annemde. Komşu Gülşen de yardımcı oluyor. Anaokuluna gidiyor, büyüyor işte.

Adı ne?

Emre yaman çocuk. Onun peşinde durmak lazım. Annem de bazen işin içinden çıkamıyor. Sen sevdin mi buraları?

Bilmem Fena değil.

Biraz sabret, bak yeşermeye başlasın ortalık, harika olur buralar. Bir de doğru düzgün sokak lambası yakarlar mı, tam olur.

Yollar karanlıktı, köy bütçesi yetmediğinden teşkilat lambaları kesmişti. Kadirin Önemli değil, hallolur demesi tüm köyün derdiyle ilgilendiğini gösteriyordu.

Ne bilsin insan gençken, asıl önemli şeyin sorumluluk olduğunu…

Kadirin yakınlığı gitgide arttı. Gültene odun getirdi, yaşlıya ilaç aldı. Aysel ise hisleriyle boğuşuyordu.

Oysa hayatında şehirden başka bir yere ait olabileceğini asla düşünmemişti. İzmirde onu bekleyen nişanlısı hem ailesinin, hem de kendi gelecek planlarının teminatıydı. Nasıl anlatılırdı ki annesine, Anne, seni ve nişanlını bırakıp köyde bir çocuğu olan adama kaçacağım? Annem onu duyunca fena şaşırırdı.

Ama geceleri pencerenin ardında köpek havlaması ve rüzgâr sesiyle otururken, hayallerinde Kadirle kendini görürken buluyordu. Onunla evlense hayatı seveceği, onu mutlu edeceği, çocuğuna da iyi bir anne olacağı ortadaydı. Kendi çocukları bile olurdu, hepsi ona benzerdi.

Yine de böyle bir adım atmaya hazır değildi. Nihat ona evlilik için güven vermiş, ailesiyle her şey rayında ilerliyordu. İnsan neden başkalarının hazırlığında bir değişiklik yapmalıydı ki? Utanç ve garip bir gurur da vardı içinde.

Yüreğinde ise o anlaşılmaz, hafif tatlı nefes Bahar ve aşk, mantığını bulandırıyordu.

Şimdi geriye düşündüğünde anladı: Nihatı gerçek anlamda hiç sevmemişti, asıl aşkı Kadirdi.

Bir gün, duygularıyla boğuşurken, beraber olmalarını kendi istemişti. O gece, geçmişine veda mı etmişti, yeni bir aşka mı? Kadir gözlerinin içine baka baka Emin misin? diye sormuştu. O da bu yakınlıkla aralarındaki her şeye bir son verip dönmek istemişti.

İlk deneyimiydi ama pişman olmadığı bir geceydi.

Ama kesin bir karara hiç varamamıştı. Belki gençlik, belki acemilik… Ya da aslında tecrübesizlik.

Bir gün çeşme başında, Emreyi gördüğünde, bir şeyler çözüldü. Küçük çocuk, kuyunun kenarında tırmanıyor, oyun oynuyordu. Aysel hızla yürüdü.

Ne yapıyorsun, oraya çıkılmaz, düşersin! Annen nerede?

Yol boyunca koşan bir kız geldi yanlarına. Sade, sessiz bir köy kızıydı. Emre, Ayselin elinden kurtulup kızın eteğine sarıldı ve ağlamaklı bağırdı.

Az kalsın çıkıyordu ben…

Emre, yapma artık, düşebilirsin dedik.

Kız üzgünce başını eğdi, Aysele kısa teşekkür etti ve çocuğu alıp gitti.

Emre… Kadirin oğlu mu? İçinde tarif edemediği bir ürperti hissetti. Gerçekten her şeyini paylaşmaya hazır mıydı? O çocuğu gerçekten sevebilecek miydi?

Sonra Kadirin annesi geldi. Ağlayarak, Emrenin komşu Gülşene çok düşkün olduğunu, Gülşenin de Kadire aşık olduğunu anlattı. Sen geldin, oğlumu elinden aldın dedi kısaca.

Aysel şaşkındı. O, kendini bırakıp giden taraf hissederken, şimdi başkalarının hayatını mı dağıtıyordu?

Kadir, gitmesin, kalsın diye çok yalvardı. Otogara kadar birlikte gitti; O kadınlar uyduruyor, Gülşenle aramda bir şey yok dedi. Gerçekten de Kadir yanında Gülşenle durduğu zaman bile kız kayboluyordu, onun gölgesinde sönük kalıyordu.

Aysel ise kırılmıştı. Ne dediğini duymak istemedi. Hayatına devam etti.

Otobüs hareket ederken, Kadir cesurca sevdiğini anlatamadı, sadece perona doğru bakakaldı. Aysel, camdan bakıp gözyaşlarını sakladı.

Böyle geçti, üç aylık staj…

Ama gençlik her şeyi unutturuyordu. Hayat döndü, Nihatla evlendi, İzmirin bir köşesine taşındılar.

**

Bu sabah, elinde şalını düzelterek arabaya binerken, tekrar Kadiri karşısında bulmuştu. Acaba o da Ayseli tanımış mıydı?

Ya da… Aysel çok mu değişmişti? Yorgun, yaşlanmış, deri montu iyice eskimiş…

Kaç yıl geçmişti?

On altı yıl.

Önce sessizce gittiler.

Ne gün ama! dedi Aysel, karşıdan gelen araç su sıçrattığında.

Burada şehirde öyle tabii. Köyde tertemiz hâlâ. Yollar da açık, şaşarsın.

Sen yine orada mısın?

Orayla şehir arası mekik dokuyorum. İşlerim var.

Sağ ol valla. Yoksa bugün mahvolacaktık Esrayla. Ben de genelde arabasız kalmazdım bugün aksilik işte. Parasını ödeyeyim…

Kadir başını ona çevirip, eski o gizemli bakışıyla baktı. Aysel o an, tanıdığını anladı.

Merhaba… dedi utangaçça.

Merhaba Aysel!

Tanıdın mı? Unutmuşsundur diye düşündüm.

Unutmadım, dedi kararlı bir bakış yolda.

Ayselin kaburgalarının arasında eski bir sızı başladı. Sesi, elleri, bakışı burnunda tüttü. Sıcak basınca şalını çıkardı.

Nasılsın Kadir?

Uzun bir ara verdi, demek o da geçmişten sıyrılıyordu.

İyiyim aslında. Oradan oraya koşturuyorum. İşte hayat bu. Sen de öyle sanırım.

Hâlâ ormanda mısın? lafı genel bir konuya getirmeye çalıştı.

Yoo, ormanlık falan kalmadı, özelleştirildi. Kendi işimi yapıyorum.

Doğru ya. Sen çiftlik kurmuştun Et işi?

Çiftlik, şirket, hem üretiyoruz hem satıyoruz. Et, sucuk, köfte çeşit çeşit…

Aysel bir an durdu, bir markette sık sık gördüğü Kadirler Et markalı koliler gözünün önüne geldi.

Bir dakika… O meşhur Kadirler ürünleri senin mi?

Evet, dedi buruk bir tebessümle, Memnun kalmadınız mı?

Yo, annem o köfteleri özellikle alıyor. Hiç tahmin etmezdim…

Ve adam, mahcubiyetle hikayesini anlattı.

Önce bir küçük ahırla başladık. Elde çok fazla et vardı, insanlara iş de lazım oldu, üretimi büyüttük. Sonra fabrika kurduk. Mağazalar açtık ihtiyaca göre.

Tebrik ederim. Ekip mi var?

Var tabii. Tek başına altından kalkılır mı? Eski köyden de çalışanlar var. Şimdi bölgeye yaydık.

Aysel, kendini Kadirin yanında yine şehirli hayatından çok uzak hissetti; eski şık mantosu, şu anki eski montu ve lastik çizmeleriyle bir tuhaftı. Yıllar onları sanki yer değiştirtmişti.

Oğlun nasıl?

Kadir gülümsedi.

Üç oğlum vardı artık.

Üç mü?

Evet. Emre büyük olan, askerdi, yeni döndü. Ortanca okuyor, en küçük beşinci sınıfa gidiyor.

Emre Demek sonunda Gülşenle evlenmişti.

Şimdi içinden, Ah keşke o zaman kaçmasaydım, diye söylemek geldi Ayselin. Defalarca pişman olmuş, bu karşılaşmayla da yine aynı duyguları yaşamıştı.

Nihat, iyi bir eş çıkmamıştı. Başta yolunda giden her şey, kısa sürede söndü. O da sık sık iş değiştiriyor, içki içmeye başladı. Evlerini kaybedip, kayınvalidesine taşındılar. Sonunda Nihat evi terk etti, Aysel iki çocuğu alıp annesine döndü. Babası ise o yıllarda ölmüştü.

Hepsini Kadire anlatmak, açılmak istiyordu ama yine başka şeyler söyledi:

Benim oğlan lisede, kız ise orta birde. Zaman su gibi akıp gidiyor.

Öyle, gidiyor.

Bir süre sustular. Konuşmak istedikleri bambaşka şeylerdi.

Ayselin içini burktu bir suçluluk. Ama Kadirin annesinin ve Gülşenin gözlerinde gördüğü kederi de hatırladı. Onlara yol açmıştı. Demek ki herkesin bir nasibi vardı.

Sen nasılsın peki, Aysel?

Bildiğin gibi işte. Çıkarıldım, şimdi kendi işimi yapıyorum. Tek başına zor tabii.

Eşin? Hani o Nihat?

Hatırladın mı? Ne ilginç Araba konvoyunu takip etmişsin düğüne kadar…

Evet… Teyze Gülten bana bir gün önce haber verdi. Unut artık, onun düğünü var yarın dedi. Ben de arabaya atlayıp gittim, ama sen öyle mutluydun ki, ortaya çıkmadım. Eve döndüm, Gülşenle evlendim sonra

Ahhh… Bilseydim dedi Aysel, bitkin bir halde.

Her şey yerinde oldu. Sen çok güzel ve mutlu gelin gibi görünüyordun.

Evet, düğün insanın hayatında önemli Çok kısa sürse de… Beş yıl evli kaldık, sonra ayrıldık, anneme döndüm.

Yazık olmuş, dedi Kadir başını öne eğerek.

Ama güçlendim sanırım… Tek başıma pek çok şey başardım. Çocuklarım iyi okullarda, üstleri başları temiz. Oğlum seneye Ege Tıpa başvuracak, kızım da çok başarılı. Yani, hayattan şikayetçi değilim. Pazarda yerim rüzgâr alsa da, müşteri fazla olur…

Kendini Kadirin yanında küçük hissetmemek için anlatıyordu bunları, iyi-kötü idare ediyordu yani.

Kadir, kaşlarının arasındaki çizgiyle sessizce dinliyordu.

Sizin evlilik nasıl peki, Gülşen iyi mi?

Omuz silkti adam, başka bir şey düşünüyordu sanki.

Normal işte. Ekmek yapıyor…

Ekmek?

Önce evde yapıyordu. Şimdi Anadolu Fırın var ya, onun sahibi o. Onun için açtık. Çok güzel yapınca iş büyüdü.

Aysel bir an onu hatırladı. Buradaki kadın pazarcılarla ekmeği almaya gittiklerinde minicik, kısa saçlı, beyaz önlüklü bir kadının tezgahta koşuşturduğunu görmüştü. Kim olduğunu sormuşlardı, şimdi çıkıvermişti.

Burada mı inecek, Aysel?

Bir sonraki sokakta.

O sırada Kadir arabayı park etti, inip hemen bir çiçekçi tezgahına gitti. Büyük bir buket kasımpatıyla geri döndü, arabanın kapısını açtı, çiçekleri Ayselin gri yün pantalonuna bıraktı.

Aysel çiçeklere bakınca, beyaz başları gözünün önünde erimeye başladı. Çabucak yaşaran gözlerini sildi. Az önce kendisini güçlü bir kadın saydığını hatırladı.

Sonra Kadir çuvallarla ona kadar eşlik etti, apartmanın girişinde isli duvarlara göz ucuyla bakarak yardım etti. Çiçeklere sımsıkı sarıldı.

İçeri gelmek ister misin? dedi, ama istemese de gelmesinden korkmuştu. Çünkü ev karışık, her yerde mal, kutu duruyor, annesi her şeyi soracak, bir de bu kim diye bakacak.

Ama, keşke kabul etseydi, hepsini görseydi

Yo, Aysel, işlerim var, gideyim bileğine hafifçe dokundu, birkaç saniye sıktı, sonra hızla merdivenlerden indi.

Çağırmalı mıydı, anlatmalı mıydı?

Aysel, ona bakarken, Kadir için işlerin daha zor olduğunu hissetti. Elveda demişti, bir daha görüşmeyeceklerdi. O an fark etti ve garip bir huzur buldu.

Eve dönüp çuvalları bıraktı.

Annesi hemen kapıda belirdi; haberler, sorunlar, muhabbet Aysel duymuyordu bile, hala bileğinde onun elini hissediyordu. Çizmelerini çıkarıp sobanın yanına koydu, otomatik bir şekilde işlerini yaptı.

Sonra masaya oturdu ve sordu:

Anne, hatırlıyor musun, düğünden önce sana saçma sapan bir hikaye anlatmıştım. Bir çocuk vardı köyde, bana biraz asılmıştı, çiftçiydi. İşte onunla tesadüfen karşılaştım bugün.

Eeee…?

Hani markette severek aldığın Kadirler ürünleri var ya, hepsi onun. Karısı da meşhur Anadolu Fırının sahibiymiş. Bak işte…

Anne, fincanı elinde bir süre tuttu, sonra gözlerinde ince bir sızıyla masaya bıraktı. Sessiz kaldı, sonra kendini de Ayseli de teselli edercesine şöyle dedi:

Kaderi insan mı seçiyor ki? Seçseydi insanlar birbirini boğardı!

Aysel bu kez annesine acıdı.

Boş ver anne. Yaşıyoruz işte. Fena da yaşamıyoruz. Bugün iki takım sattım, üç mont verdim. İyiyiz, üzülme.

Doğru. İnsan nerede düşeceğini bilse, limp gibi yere serilmezdi. Neyse, konuşsa da haber belli ki canını sıkmıştı.

Birazdan oğlu geldi. Uzun boylu, ciddi bakışlı biraz Kadire benziyordu.

Etrafta kimse sorgulamamıştı ama, doğduğunda o üç kilo bebek nasıl yedi aylık olur? Olmuştu işte, Ayseli de kimse hafife almamıştı zaten.

Oğlu sofraya geçti.

Anne, ama kızma tamam mı? Binicilik kulübünde işe başladım. Atlara bakacağım, ücret günlük verecekler. Dersleri etkilemez, söz. Lütfen anne…

Aysel derinçe nefes aldı. Daha dün olsa kızardı. Ama bugün

Olur, Kadir Artık büyüdün. Her iş kutsaldır. Hem sana da harçlık lazım olur. Karşı değilim.

Çocuk rahatladı, mutlulukla karıştırırken annesine baktı; annede bir şey değişmişti, ama neydi bilinmiyordu.

Aysel gece uyuyamadı. Ne ağladı, ne kederlendi. Sadece tuhaf bir sükûnet içindeydi.

Beyaz kasımpatılara bakıyor, yazgısını, bugünki karşılaşmayı, herkesin yoluna ayrı ayrı devam edişini düşünüyordu.

O gün ikisinin hayatı bir daha ikiye ayrılmıştı: onunla karşılaşmadan önce ve karşılaştıktan sonra. Şimdi de aynen öyle olmuştu.

Hayatta daha nice sürpriz, daha güzel değişikler vardı. Belki bir daha görüşmeyeceklerdi; ama kader yine de birbirini etkilemeye devam edecekti.

Her şeyin bir sebebi vardı.

Bugünkü karşılaşma da ona bunu hatırlatmak içindi. Gerçekten önemli olanı fark etmesi içinErtesi sabah, pazar çuvallarını pencereden izlerken, çiçeklerden bir dal koparıp ceketinin düğmesine iliştirdi. Aynada kendine baktı, saçını biraz toparladı, dudaklarına hafif bir renk sürdü. Eskimiş montunu giyip sokak kapısından çıkarken, içinden hiç beklemediği bir neşe yükseldi. Kader, gerçekten de bazen sadece hatırlanmak, bazen bir çiçek kadar basit bir armağan, bazen ise, bütün geçmişin bir tebessümle ağırlığını hafifleten bir el dokunuşu olabiliyordu.

Pazara vardığında, eski tanıdıklarından biri ona el etti. Bugün güzel görünüyorsun, Aysel! dedi gülerek. O da gülümsedi; meğer, yılların ardından insanın yüzüne biriken hatıra sadece yorgunluk değilmiş.

Satışlar iyi gidiyordu. Öğleye doğru kızı geldi, yardım teklif etti; birlikte tezgahta müşterilerle şakalaştılar. Oğlu da iş çıkışı uğradı, annesine Bugün atlardan biri bana alıştı, dedi heyecanla. Aysel, onların gençliğinde kendi geçmişinin yankılarını hissetti; belki onların yolu daha kolay olurdu, ya da onlar da kendi sınavlarını yaşardı, ama esas olan, hangi yoldan dönerse dönsün insanın en son eve dönüp huzur bulabilmesiydi.

Bir ara, kasımpatıların arasına iliştirilmiş minik bir kartı fark etti. Kartta sadece tek bir cümle vardı: Bir gün daha burada, bir gün daha aynı umutla. Gülümsedi. Sarılıp için için dua etti; herkesin kendi yolunun bir anlamı olacaktı.

Ve Aysel, güneşin batışıyla pazar yerini toplarken, geçmişin hüzünleriyle şimdiki hayatının arasında, kendi hikâyesinin tam merkezinde ayakta durduğunu hissetti. Artık ne yolda ne de evde kaybolmuş bir kadın değildi. Kendi elleriyle eklediği çiçekleri, kendi seçtiği yolları ve kendi kurduğu hayatı vardı.

Belki de mutluluk, bazen sadece eski bir dostun hatırasıyla, yeni bir günün telaşı arasında kısacık bir anda gizliydi. Ve Aysel, o anı yakalamayı, sonunda öğrenmişti.

Rate article
Lifequest
Tesadüfi Karşılaşma