Vasfiyi yine kovdular Yine Kısacık hayatında bu üçüncü kezdi Ona bir türlü şans gülmemişti Ve bu, hayatını sonsuza dek değiştirdi
Vasfiyi yine sokağa attılar. Kısacık hayatında tam üç farklı ailenin eşiğinden geçti. Daha bir yaşını yeni doldurmuştu ki, üç evden de kovulmuştu. Elden ele dolaştı önce, oyuncak gibi bir oraya bir buraya verildi. Sonra bir gün
Bir gün, sahibinin yüzünden anladı olanı. Adamın suratı kararınca, içi burkuldu. Hanımı, yeni alınmış deri koltuğu Vasfi tırmalayınca çok bozulmuş, kızmıştı. Koltuk epey pahalıydı, İstanbulun o güzel evlerinin birinde, her şey değerliydi. Nasıl olduysa, hanımı kararını verdi: Bu kedi gidecek. Adam ise her zamanki gibi boyun eğdi.
Vasfiyi kolunun altına kıstırıp, apartmanın arka sokağındaki büyük yeşil çöp kutusuna kadar yürüdü. Ne bir veda sözü, ne bir özür, ne de başını okşayıp gönlünü aldı. Sessizce, sanki bir çöp torbasını atar gibi, onu çöp kutusunun yanına bıraktı ve hızla uzaklaştı. Vasfi de ardından koşmadı. Her şeyi anlamıştı zaten. Onun gözünde hüküm çoktan okunmuştu.
Artık her şey boşuna gibiydi. Hiç değilse insan gibi helalleşseydi. Son bir kez okşasaydı başını. Burası İstanbul, sokakta bir kedi kimsenin dikkatini çekmezdi. Vasfi derin bir iç çekti, sonra çöpten bulduğu bayat tavuk kemiklerini kemirdi. O büyük, yeşil çöp kutusunun dibine oturup güneşe baktı.
Gözlerini kısıp yüzünü sıcak güneşe döndü. O ışıklı daireden yayılan sıcaklık, içini ısıtan tek şeydi. Güneşin son yaz ve sonbahar ışıklarıydı, bir anlığına hava ılımıştı. O ince kar tabakası yerde çözülürken, Vasfinin içi ise büsbütün donmuştu.
Akşam bastırdı, hava birden bire İstanbulun rüzgârı ve ayazıyla buz kesildi. Vasfi, nereye gideceğini, nereye sığınacağını bilemeden, köşedeki bir yığın solmuş kestane rengi yaprağın içine kıvrıldı. Önce çok üşüdü, titredi, ama sonra
Sonra üzerine yağmurla karışık ayaz indiğinde, tüyleri donduğunda, bir garip sıcaklık hissetti. İçindeki ince bir ses, ona güzel şeyler fısıldadı. Uykuya dal, Vasfi Her şeyi unut. Kıvrıl ve uyu Uyu, uyu, uyu dedi ses. O da uyuya kaldı.
Bu kadar kolaydı. Sadece teslim olacaktı ve her şey bitecekti. Sessizlik, huzur gelecek, kederi ve kırgınlığı sona erecekti. Vasfi son bir kez içini çekip boyun eğdi. Ne uğruna direnilecekti? Yarın yine aynı açlık, aynı soğuk, gözlerini bir daha hiç açmak istemeyiş… Her şeyin tekrarıydı.
O sırada, caddede ilk önce uzakta sokak lambaları yandı. Vasfi son bir defa gözlerini o ışığa çevirdi. Hep o pencereden dışarıya bakıp, ışıkları izlerdi eskiden. Şimdi o ışık son bir kez gözlerini aydınlattı.
İşte tam da o anda, sokağın köşesinden babasıyla yürüyen küçük kız dikkat kesildi. Saçları Vasfi gibi kızıl, merak dolu bakışlarla babasının eline sarıldı.
Baba bak, orada Yaprakların altında biri var, dedi.
Orada kimse yok kızım, dedi üşüyen baba. Hadi eve gidelim, donduk.
Ama kız çocuğu dinlemedi. Hızla yaprakların arasını açtı, Vasfiyi buldu. Kızıl renkli kedinin neredeyse taş gibi soğumuş gövdesini kucaklamaya çalıştı.
Babacığım, bak! Ben demedim mi? Burada biri var.
Kimmiş o? diye şaşırdı babası.
O burada, işte, deyip Vasfiyi gösterdi, ona sarıldı.
Bırak yavrum, o artık yaşamıyor. Bir ölüyü eve götüremeyiz, dedi baba. Ama kız ısrarcıydı:
Hayır, ölmedi. Gözlerinde o ışığı gördüm, dedi. O ışık vardı ya baba, ben gördüm. O hâlâ yaşıyor.
Babası omzunu silkti, yine de kızının dediğini yaptı. Vasfiyi kollarına aldı, nabzını dinledi. O ise derin bir uykuya dalmak üzereydi. O kadar uykusu vardı ki, gözkapakları mühürlenmiş gibiydi. O ince ses kulağında tekrar:
“Uyu, uyu, sakın gözlerini açma”
Ama kızın sesi cılız ama inatçı bir şekilde tekrar etti:
Gözlerinde ışık var, baba, bak!
“Ne istiyorlar benden? Neden bırakmıyorlar? Neden huzur içinde uyumama izin vermiyorlar?” diye düşündü Vasfi. Son bir gayret gözlerini araladı. Tam o anda küçük bir sevinç çığlığı:
İşte! Ben demedim mi? Gözlerinde ışık! Bak!
Babası şaşırdı, ceketini çıkarıp, Vasfiyi sardı, sırtında eve doğru yürüdü.
Küçük kız da babasının yanında adım adım koşarak eve yetişmeye çalıştı.
Aman babacığım, lütfen hızlı olalım, titriyor bu kedi!
Beşinci kattaki evlerinde ışıklar yandı. Vasfiyi ılık suyla yıkadılar, sıcak süt verdiler. O kızıl saçlı kız:
Lütfen, sakın ölme. Sakın diye yalvardı.
Ve Vasfinin donmuş tüylerindeki buzlar eridi, kalbinin içindeki soğuk da eridi. Bir mucizeymişçesine, baba ve kız ona sımsıcak davrandı. Vasfi birden gözlerini açıp, içinin gerçek anlamda ilk defa ısındığını hissetti.
Evin sıcağı, radyatörlerden değil, küçük bir kızın sevgisinden geliyordu.
Dışarıdaysa, bazen gelip yardım eden bir gölge vardı. O gece de sokağın köşesinden, beşinci katın ışıklarına bakıp kendi kendine mırıldandı:
Elimden geleni yaptım Evet, elimden geleni demeyi ihmal etmedi.
Işığı herkes göremez, gören de koruyamaz, dedi kendi kendine. Bazı mucizeler, küçük bir kızın göğsünde büyür.
Vasfi ise kucağında oturan kızıl saçlı kıza bakıp kendi dünyasına daldı. İnsanların büyüklüğünü, iyiliğini düşünüp felsefe yapacak hali yoktu; çünkü onun için önemli olan tek şey vardı:
O, kızın gözlerindeki o ışığı görüyordu.
Hayat bazen, bir kedinin gözlerinden de parlayabilirdi.




