Sıradan bir salı akşamıydı. Çay demlemiştim, radyodan hafifçe bir müzik çalıyor, fırından elmalı kekin kokusu eve yayılıyordu sonbaharın karamsarlığını böyle savuştururdum. Her şey her zamanki gibiydi ta ki kapı zili çalana kadar.
Kapıyı açtım, bir anlığına rüyada olduğumu sandım. Karşımda o duruyordu. Aynı montu giymiş, aynı bakışla sanki bir haftalık iş seyahatinden dönüyormuş gibi; ama aslında iki yıl boyunca başka bir kadınla yaşamış bir adamdı artık.
Selam, dedi sanki dün görüşmüşüz gibi.
Cevap vermedim. Sadece sustum ve ona baktım; iki yıl önce arkasına bile bakmadan çıkan o adamla şimdi kapımda duran bu adamı birbirine nasıl bağlayacağımı düşünüyordum.
İki yıl önce, bir öğleden sonra, valizini apar topar hazırlamıştı. Böyle devam edemez, Hayatımızı değiştirmeliyiz, demişti. O değişiklik ise iş seyahatlerinden birinde tanıştığı genç bir kadındı.
Türkiyeden uzak, başka bir ülkeye gitti. Beni ve tüm yaşantımızı ardında bıraktı. İlk zamanlar mesaj atıyordu kredisinin, faturaların, resmi evrakların muhabbeti sadece. Sonra aralar açıldı, mesajlar azaldı. En sonunda tamamen suskunluk oldu. Birkaç ay sonra, artık telefonun her sesiyle bir haber beklemeyi bırakmıştım. Tek başıma alışveriş yapmayı öğrenmiş, boş yatağa alışmış, yalnız yaşamayı öğrenmiştim.
Ve şimdi karşımdaydı. Ne bir haber vermişti, ne aramıştı, ne de bir mektup göndermişti. Sadece kendisi ve bir valiz.
Her şeyi düşündüm, dedi. Orası büyük bir hataydı. Geri dönmek istiyorum.
“Orası” dediği, iki yıl süren bir ilişkiydi, sanki kötü bir tatilden söz ediyormuş gibi.
Nereye geri dönmek istiyorsun, diye sordum sessizce. Bu eve mi, mutfağın masasına mı, hiç yaşanmamış bayramlara mı? Eski bana mı?
Bir süre sustu. Sonra omzunu silkeler gibi yaptı, sanki mesele sadece küçük bir detaymış gibi. Burada her şey duruyor. Hayatımız duruyor.
İşte o anda anladım ki, onun gözünde zaman sanki donmuştu. Sanki sadece kapıdan girip montunu asıp, her şeyin eskisi gibi olmasını bekliyordu. Oysa bu masada iki yıl boyunca hep yalnız oturmuştum.
Onu içeri davet ettim. Sevgiyle değil, merakla. İnsan, iki yıl kaybolduktan sonra nasıl geri döndüm der, duymak istedim. Masaya, ikimizin de yıllar önce planlar yaptığı, güldüğü, hesap kitap yaptığı masaya oturdu. Evin etrafına bakındı eşyalar değişmişti. Yeni perdeler, kendi başıma okumaya başladığım kitaplar, kız arkadaşlarla gittiğim seyahatlerin fotoğrafları
Belli ki yerleşmişsin, dedi.
Evet, dedim. Mecburdum.
Konuşmaya başladı. Orada beklediğini bulamadığını, “bir süre güzeldi” ama sonra çatışmaların başladığını anlattı. Özlemiş, pişman olmuş, eve dönmek istiyorum deyip duruyordu.
Anlattıklarını dinledim. Her cümlesi, yıllarca sakladığı gerçekleri örtbas etmeye çalıştığı o tanıdık ritme sahipti. Ama iki yılda bu ev de değişmişti, ben de değişmiştim.
İki yıl boyunca bir mektup olsun yazmadın, bayramda gelmedin, merak bile etmedin nasılım, dedim sakince. Şimdi sadece dönmek mi istiyorsun?
Evet, dedi. Çünkü seni seviyorum.
Seni seviyorum sözü artık yabancı, anlamını yitirmiş bir kelime gibi geldi.
Eski günlerde birlikte geleceği konuştuğumuz, fatura hesapladığımız, çocuğumuzun kelime yanlışlarına güldüğümüz o masada karşı karşıya oturduk. Etrafa baktı, bıraktığı gibi mi hala diye bakınıyordu. Ama bu ev artık onun değildi. Gözündeki bakışla daha net fark ettim; içeriye artık uymayan bir mobilya gibi duruyordu.
Biliyor musun, diye başladı. Orada hayat sandığım gibi değildi. Kolay olacağını sandım. Yeniden başlayacağımı sandım. Ama yeni ülke, yeni dil, yeni iş… Onun da kendi hayatı vardı, benim de. Olmadı. Anladım ki ait olduğum yer burasıymış.
“Buraya aitim” demesi içimi acıttı. Nerede kaldın peki, her faturayı tek başıma öderken, çocukların tüm sıkıntılarını dinlerken, duvarlar sessizliği yankılarken? İlk bayram yalnız, telefonsuz geçtiğinde neredeydin?
Ona baktım. Eskiden sevdiğim adam olarak değil, yarım kalmış bir cümlenin ortasında kaybolup dönen biri olarak baktım.
İki yıl boyunca bir gün bile yanında değildin, dedim sessizce. Ne bayramda yazdın, ne doğum günümde aradın. Halimi sormadın. Şimdi kapıma gelip döndüm mü diyorsun?
Ellerini masada sıktı.
Biliyorum, hata yaptım. Ama seni seviyorum.
Yine o sevgi sözü. Bu kez bir anahtardan farksızdı hiçbir kapıyı artık açamayan bir anahtardan.
Bana sevdiğini söyleme, dedim sakince. Seven insan iki yıl yok olmaz, sonra tatilden döner gibi kapıdan girmez.
Bir sessizlik oldu. Bu, her şeyin çoktan hareketlerle anlatıldığı bir sessizlikti; artık kelimeye gerek yoktu.
Sonunda yavaşça ayağa kalktı. Kapıya ilerledi, son bir kez etrafa baktı; sanki her şeyi aklında tutmaya çalışıyordu. İlk başta bir ev kiralarım, dedi kısık sesle. Sana baskı yapmak istemem.
İşte o iyi olur, dedim. Çünkü baskı yapmak burada hiçbir şeyi değiştirmez.
Arkasından kapıyı sessizce kapadı. Merdivenlerden yavaş yavaş indiğini duydum. Her adımda omzumdaki ağırlık biraz daha hafifliyordu.
Masaya oturdum. Üzerinde soğumuş bir çay duruyordu. Az önce odada her şeyin olabilirliği asılıydı sanki. Şimdi ise yalnızca huzur vardı. Ne bir sevinç, ne bir rahatlama, sadece sakin bir kesinlik.
Kalkıp camı açtım. Serin sonbahar rüzgarı içeri doldu, elmalı kekin kokusunu dağıttı. Kapıya baktım. O iki yıl boyunca, o evde hep sanki birinin döneceğini varsayarak yaşamışım kapı tekrar açılacak sanmışım. Artık biliyordum, açılmayacaktı.
Ağlamadım. Karar verdim. Sessiz, sağlam ve yalnızca bana ait bir karardı bu. Onun tekrar hayatıma girmesini istemiyordum. Ona ve geçmişe kırgınlığım yoktu ama, bir kez gidenin hep dönebileceğini sanması yüzünden artık ihtiyaç duymadığımı fark ettim.
Kapıyı arkamdan kapadım ve uzun zaman sonra ilk defa gerçekten kendi tarafımda olduğumu hissettim. Yine de akşam eve yeniden sessizlik çöktüğünde, içimde bir soru yankılandı hafif ama inatla. Acaba bu kez yanlış mı yaptım? Belki de kalmasına izin vermeli miydim?




