– Aleksandra İsminde Bir Kadını Arıyorum

Ben, adı Zeynep olan bir kadını arıyorum.

Alçak bir kemerin altından geçti ve eriyen karlarla dolu bir avluya girdi. Bu, dördüncü avlusu oluyordu. Çocuk parkı, salıncaklar, ıslak zeminde birkaç çocuk disk kaydırıyor. Diskten sıçrayan sular, çocukların umurunda bile değil.

Kemerin altında durdu, avluyu süzdü. Hafızasından bir şeylerin kıyısında takılıp, geçmişin bütün detaylarını çekip çıkarmasını öyle çok istiyordu ki. Ama burada, çocukluğunun derinliklerindeki gibi bir şey yoktu. O yıllar Kim hatırlar! O zamanlar avluda çamaşır iplerinden, pencerelerin altında bitişik odunluklardan, flokslardan ve birkaç banktan başka hiçbir şey yoktu.

Şimdi…

Her şey değişmişti bunca yılda. Daha doğrusu değişmemesi zaten mümkün değildi.

Kimse, avluda gezen kalpaklı gösterişli yaşlı adama aldırış etmiyordu. Burada, dört apartmandan oluşan bu iç avlularda çoğu insan evini kiraya vermişti. İstanbul

Doğru olan, kemerin sağındaki binaya gitmesiydi. Orası değişmemişti. Katı hatırlıyordu, ikinciydi; bina ise üç katlıydı. Girişteki geniş merdivenin sonunda, sağdaki ikinci daire, köşe. Kapı tokmağında çeşit çeşit düğmeler ve eski sahiplerinin adları.

İçeride, evin her köşesini, penceredeki yamuk kilidi, yeşil çaydanlığı, tahtaların gacırdamasını ve iki gün boyunca yakalamaya çalıştıkları hamam böceğini o kadar iyi hatırlıyordu ki… Evdeki bütün detaylar aklında.

Fakat ne dairenin ne de apartmanın numarasını hatırlıyordu. Sadece sokağın adını hatırlıyordu. Ama doğrusu avluyu bulamıyordu, çünkü aynı şekilde avlu üstüne avlu bu sokakta dizilmişti. Eh, giriş konusunda da pek emin değildi galiba kemerden sonra ikinciydi Bu evlerin hepsini muhtemelen aynı müteahhit, aynı projeden çıkarmış, adeta birbirinin kopyası.

İşte, böyle dolanıyordu avlularda

Sağdaki bina, ikinci giriş, yanlış; ikinci, yani bu civarda ona merdiven deniyor, ikinci kat, köşedeki daire Kırk üç numara mıydı?..

Apartmanda zil varsa, 43ü çeviriyordu.

Merhaba, Zeynep Hanımı arıyorum. Rica etsem…

Bazen konuşmasını bitirmesine fırsat verilmeden, burada öyle biri yok diyerek kapatıyorlardı. Kimi zaman öyle bir erkek yok bile diyorlardı. Yine denemek zorunda kalıyordu.

Affedersiniz, çok önemli bir şey. 1980de sizin dairede Zeynep adında bir kadın yaşamış olabilir mi? Bunu bilmem lazım.

Üçüncü avluyu da geçip ajandasını çıkardı ve yazdı:

“16 boş, 24 kesinlikle yok, 32 a bilmiyorlar, yeni satın almışlar.”

Avlu çoktu, cevapsız kalan da oldu; dönüp tekrar bakmak, ulaşılmayanlara tekrar çalmak lazımdı.

Büyük, kasvetli girişte yavaşça yükselen basamaklardan çıktı. Yüksek pencereler tozlu, kedi kokuyordu. Bu koku eskiden de vardı; unutmamıştı.

Merhaba! eğildi, saygılıca.

Gri paltolu, elinde file market çantasıyla yaşlıca bir kadın çıkıyordu karşısına.

Merhaba, kimi aramıştınız? sordu kadın.

İkinci kata gideceğim. Zeynep Hanımı arıyorum, altmış yaşlarında. Acaba burada oturuyor mu?

Hangi daire?

Sağ köşe. Ama bu çok önceydi. Malum, o zamanlar buralar toplu kalma yeriydi. Tam apartman noyu hatırlamıyorum

O köşe? Yoo, orada Aksoylar oturuyor, karı-koca, iki çocuklarıyla. Zeynep diye biri bizim binada hiç olmadı, ben bildim bileli. Küçüklüğümden beri buralıyım.

Teşekkürler, başını öne eğdi, basamaklardan inmeye başladı.

Kadın ona yaklaştı:

Peki ya soyadı?

Hatırlasam rehberden, hatta internetten bulurdum. Hatırlamıyorum, aslında bilmiyorum

Nasıl olur? Akrabanız mı, neydi size? meraklı, lafı uzatmayı seven biriydi kadın.

Arkasını döndü, şaşkındı, nasıl anlatsındı ki…

O Kimdi ki?..

Zeynep… Zeyno… Neşem…

Aşkın tarifi yoktur. Ya vardır, ya yoktur. Geri kalanı gönül hoplatan subjektif hisler ve olasılıklarla dolu, sadece süslü resimlerdir.

Ali İhsan Bey, ömrü boyunca aşkın kırılgan bir duygu olduğuna inanmıştı. Uzun ayrılığa dayanmaz, diyordu; zamanla yok olur gider. Yıllar boyu hatıralarından içini ısıtan veya acıtan anlar hem onu besledi hem üzdü.

Aslında suçluydu. Ve bu yürek yarasıyla kırk yıl yaşamıştı.

Muhtemelen bu anılar kalbine güç verirken, esas darbeyi de kalbinden yemişti. Eşiyle bütün ömrünü, öyle böyle geçirmişti; en sonunda, hanımı vefat edince kalbi iflas etmişti, enfarktüs.

Hayatta kalan hanımıyla tartışmazlardı, ama bir noktadan sonra ortak evde iki yabancı gibi, ayrı odalarda yaşamaya başlamışlardı. Sadece ev işleri için arada iletişim olurdu.

Hanımı bu evi hep kendi evi olarak görürdü. Ona ise göz yumuyordu: E napalım, kalıversin işte, derdi yaşlı komşu kadınlara.

Evde gözleri kamaştıran altın işlemeli tablolar, kristaller, süslü ve pahalı mobilyalar, değerli biblolar ve halılar vardı. En ortada beyaz kuyruklu piyano, üstünde yapma çiçekli vazo.

O piyano bir kandırmacaydı. Hayır, gerçek anlamda değildi, tam tersine dev markalı Steinwaydi. Ama Ali İhsana göre hep bir dekor parçasıydı. Çünkü ne hanımının ne de evde herhangi birinin tuşuna bastığı yoktu, vazonun altından dahi kaldırıldığı yoktu.

Piyano gelir gelmez, hanımı birkaç kere evde davet vermek için müzisyenler çağırmıştı. Ama misafirler kasetten çalınan şarkılar dışında bir şey sevmiyordu.

Ali İhsan sonunda vazo sehpası derdi ona. Üç odalı bir İstanbul dairesi ederdi.

Hanımı, bir ara kendi başına piyano çalmayı da heves etmişti. Hocalar tuttu. Ama başlatıp bıraktı. Zaten, bakım ve manikür hariç, pek az şeyi sonuna kadar götürürdü.

Ve, tek hamileliğini de yarıda bıraktı. Aslında bu yüzden ona kızmaya hakkı yoktu. Ama Ali İhsan hep, hanımının fazlaca kendini düşünmesinin annelikten onu alıkoyduğuna inanırdı.

Son zamanlarda hep bunları düşünürdü. Piyanonun altındaki o kadın aklına gelirdi.

Buna rağmen karısını özlerdi. Son yıllar arası düzelmişti. İkisi de hastaydı, parkta veya avluda yürüyüşlere giderlerdi, gölette ördek beslerlerdi. Ali İhsan, balıkçılığa sarmıştı. Artık hiçbir şeyin kanıtlanmasına, anlatılmasına ihtiyaç yoktu.

Neden daha önce böyle gezmedik, Nur? Güzel değil mi buralar… diyordu gölette otururken.

Aptallıktı, başını sallardı hanımı.

Vaktiyle ikisi de herkese ve her yere yetişmeye çalışırdı. O, millet işlerinde yükseliyor; İstanbulda Bakanlığa kadar çıkmıştı. Nur’un babası onu koşturur, bir görevde alışmaya kalmadan, yeni terfi hazırlardı.

Ve bu terfileri hak ediyordu. Çalışkandı, akıllı ve yönetici ruhluydu, risk alır ve idare etmeyi iyi bilirdi. Böyle bir damat için, merhum Devlet Yapı İşleri Başkan Yardımcısı Mahir Bey hayal bile kurardı.

Ve az kalsın elinden kaçıracakken, önlem almış; bunu Nur, yıllar sonra annesiyle kavga ettiklerinde öğrenmişti. Babası kızı koruyup ona bir şey hissettirmemişti o zamanlar.

Peki, size kimdi o kadın? yaşlı kadın tekrar sordu meraklı bir edayla.

Bakıştı, cevap vermekte zorlandı…

O… sanırım bana kalan her şeydir.

Yaşlı kadın artık başka bir şey sormadı. Adamın gözlerindeki acı, konunun ciddiyetini anlamaya yetiyordu.

Ali İhsan, sıradaki avluya yöneldi. Ayakları sırılsıklamdı. Kapı çaldı, zile bastı, kimi zaman azarladı, kimi zaman derdini anlatmak için uğraştı. Ardından yeni bir avluya, bir sonrakine geçti…

Akşam perişan şekilde otele döndü, montuyla yatağa yığıldı. Ayakları, beli ağrıyordu, nefes alamıyordu, başı zonkluyordu. Sabah olup, her şey başa döndü. Ve yine, Zeynepi aramaya çıktı.

***

O sonbahar, İstanbulu yağmur ve sarı yapraklarla örtmüştü. Her köşe başında tezgahlar, pazarlar, elden satış dönemi. Gerçekten değişik bir ülkeydik.

O dönem, Ali İhsan, Kayseriden gelecekteki kayınpederiyle beraber yeni bir inşaat projesi toplantısına gelmişti.

Toplantı Mahir Bey için hayat meselesiydi. Ankaraya transfer bekliyordu. Genç Ali İhsan henüz önünü gören biriydi. Bir gün Komünist Gençlik kollarında yıldız, ertesi gün mahallenin sağ kolu. Hiç büyük planlar yapmamıştı. Sadece çalışıyordu.

Kayseride ye­ni bir fabrika inşaatı başlatmış, sorumlu olmuştu. Ama gençti, yükün ağırlığını hissetmiyordu. Nasıl olsa hayat onun isteklerine adapte olurdu.

O günlerde İstanbulda olmaktan mestti. Mahir Bey onu bir işten diğerine koşturuyordu. Ve Mısır Çarşısı yakınında bir metro geçişinde, içli bir keman sesi duymuştu. Çıkışa gitmek yerine sesin geldiği yere ilerledi.

Mavi bere, narin saten şal; o kadar ince ki Zayıf, balerin gibi kızın elinde keman… Arkasında gri, rutubetli bir istasyon duvarı. Kızın üzerinde pötikare kısa paltosu, minik botları. Bacaklar, balerinin bacağı gibi incecik. Keman kutusu yerde açık, insanlar içine bozukluk atıyor.

Ali İhsan donup kalmıştı. Manzara acayip çekiciydi; melodinin kırılganlığı, şalı, kıvırcık saçlar, kirli duvar ve donmuş eller Belki de o soğuk, melodisine bir tür ateş katıyordu.

Tezgahlar kurulmuş, insanlar geçiyor, satıcılar bağırıyor, kimi para atıyor, kimi süratle yoluna devam ediyordu. Bir tek Ali İhsan yerden kıpırdamadı.

Kız bir şarkıyı bitirdi, kemanı koltuğunun altına aldı, donmuş ellerini ovuşturdu, kabanının altından süveterin kollarını çekti.

Sonra kemanı tekrar omzuna koydu. Arşeyi göğe kaldırdı, sanki keman sonbahar dansına hazırlanıyor. Gözlerini kapatıp kendini melodisine, sanki tümüne veriyordu. Metro geçidinde yeni bir atmosfer oluştu.

Ve o kadar dertli, acılı çalıyordu ki! Müzik, duvara çarpıp yukarı, kelimenin yetmeyeceği bir his yaratıyordu.

Ali İhsanın dikkati dağıldı, bir anda…

On beş yaşlarında bir oğlan eğilip kızın keman kutusunu çalıp koşmaya başladı.

Hırsız! Yakalaaan hırsız! diye bağırdı tezgahtar. Bağırışı melodiye karıştı.

Kızın gözleri hâlâ kapalıydı, delice çalıyor…

Ali İhsan ilk koşan oldu. Merdivenleren fırladı, oğlanı gözden kaçırmadan, Tutun şu oğlanı! diye seslendi.

Kaba yapılı biri yol kesti, çocuk ona çarpıp kutuyu yere fırlattı, arkasına bile bakmadan kaçtı. Arabalar zor durdu, çocuk kaputlara vurup, çeviklikle yolun karşısına geçti.

Ali İhsan kovalamadı, kutudaki bozuklukları toplamaya başladı. Kutu zaten kırıktı, kapağı uçmuş. Yukarıdan kemancı kız geldi.

Alın işte, fırlattı, kırdı, Allah cezasını… hâlâ yerlere para arıyordu Bulduklarımı veriyorum, şurda bir sürü dağıldı… verdiği paraları uzattı.

Gerek yok, uğraşmayın, sesi, zerafetine ters, tok ve olgundu, Kutu zaten kırıktı, hep bozulur. Yine de sağ olun.

Yüzü çok ciddiydi. Yalnızca hırsızlık canını sıkmamıştı belli ki. Daha derin bir yarası vardı.

İyi de burada hep böyle mi olur? Ali İhsan soruyu uzatmak istedi.

Ama kız soğukça, Bazen, dedi; sırtını dönüp yürüdü.

Ali İhsan gitmesi gerekirken, ayakları peşinden gitmişti. Kız iyice yavaşladı, sonunda bir köprüde durdu. Suya baktı uzun uzun, rüzgar şalını rüzgarladı.

Anında anladı Ali İhsan Kemanı suya atacak, veda edecek. Koşarak yetişti.

Hanımefendi, yapmayın, ne olur…

Kız bir an durdu, arkasını döndü; adam kutuya uzandı, birlikte tuttular hâlâ. Kız bırakmak istedi, Ali İhsan direndi.

Direniyor bakın, müziği sürdürmeli, kaderi öyleymiş, dedi. Kutuyu köprü zemine koydu. Keman hafifçe çıktı.

Niye kıyıyorsunuz ona, neden?

Burada çalmamalıydım; anneme söz vermiştim…

Kime?

Anneme…

Çok mu katıydı anneniz? İlk defa gerçek bir keman sesi duydum inanın; geçmeseydiniz keşfeder miydim? kız yürüyordu, Nereye kaçıyorsunuz durmadan? Anneniz mi çok baskıydı?

Annem iki ay önce vefat etti.

Tüh! Bağışlayın beni… Çok üzüldüm. O zaman… Hımm… şimdi anlıyorum. Tekrar özür dilerim…

Bir süre sessiz yürüdüler. Rüzgar kuru sarı yaprakları bir oradan bir buraya savurdu. Konuşan o oldu.

Tüm ömrüm annem için, onun için çaldım. Şimdi onu kaybettim, ne yaşamam ne bir şey çalmam gerek…

Ama yüreğiniz müzik istemiş, yoksa geçide inmezdiniz… Değil mi?

Karnım açtı. Bütün param bitti. Hiç param yok…

Onu hallederiz! heyecanlandı, Bende para var! Buyrun, cüzdanından para çıkardı, Az ama, elimdeki bu, otelde daha var, yarın getiririm.

Kız dönüp sertçe baktı.

Ciddi misiniz, sizce sizden para alırım? Yeter, peşimden gelmeyin…

Hızlandı.

Affedersiniz, ben salağım işte! diyebildi, kız adımlarını hızlandırdı, ağzından bir kelime daha alamadı.

Lütfen yarın aynı geçitte bekleyeceğim! Tamam mı?! Sizi çok bekleyeceğim! Koruyacağım sizi hırsızlardan!

Ama ertesi gün meşguldü, söylendi, öğleden sonra geçitte buluşabildi. Kız yoktu. Ertesi sabah da gelmemişti; satıcılardan öğrendi.

Her gün bekledi! Çağırdı, bekledi! Orada oturan herkes onun kızı beklediğini öğrendi, bir kadın sandalye verdi. Oturdu karşısına, dinledi.

Saatlerce dinledi. Ona gülümsediğinde, dünyalar onun oldu. Akşam, bütün satıcılar çekildi. Kız yorulmuş, ayrılmak üzereydi.

Kutunun içine bir tomar para koydu.

Aman Tanrım! Ne yapıyorsunuz siz? dedi kız, paraya kapattı, telaşla çevreyi kontrol etti, Bu kadar çok para, çabuk alın! Tehlikeli!

Hakkım. Hem istediğim kadar atıyorum, kimseye hesap vermem.

Kız parayı toplayıp eline tıkıştırdı.

Cidden akılsızsınız, çok tehlikeli burası! Çabuk gidelim!

O an indiklerinde iki genç yaklaştı. Paranın bedeli!, dediler. Dayak… Ali İhsan kavga etmeyi biliyordu. İkiyi hallederdi, ama iki azman daha eklendi…

Kız atik davrandı. Marketten polisi çağırdı. Zamanında yetişildi. Ali İhsanı bir güzel dövmüşlerdi.

Kız baş ucundaydı:

Hastaneye?

Hayır, iyiyim, toparlarım, betonda oturdu, yüzünü kontrol etti.

Taksiyle eve götüreyim. Nerede kalıyorsunuz? Sargı için… Burası olmaz…

Oteldeyim, bu halde giremem, Valilik konukevinde kalıyorum, durumu gösterdi, Of!

O zaman bana geliyorsunuz! Hadi!

Birlikte, birbirine tutunarak, taksi buldu, adresi verdi: sokak, bina numarası. O adresi Ali İhsan hayatı boyunca hatırlayamıyordu; avlularda ararken hep o numarada tıkandı.

Karanlık, geniş koridorda soğan, eski ayakkabı kokusu. Holün ucundan ışık yanıyor, kemancı kız odasını açtı. İki oda. Büyükçe salon, çıkışı olan bir küçük yatak odası.

Tavanlar yüksek, perdeler… Köşede bir portre; genç, hala anmaya erken bir kadının çerçevesinde. Yanında piyano, üstünde dantel örtü, filler.

Ve kitaplar, kitaplar…

O anıların hepsi, ömrü boyunca, Ali İhsanın yoldaşı oldu. Bazen gülümsetir, bazen hayatın en iyi anında ansızın derdiyle çarpar.

Pantolonunu çıkarıp kızın verdiği şeylerle üstünü örttü. Komün banyosuna, sarhoş bir komşu kızdı:

Hey! Çık! Sende para yok, suyu boşa harcıyorsun! Kıza bağırdı, Sevgilinin adı ne?

Ben de bilmiyorum. Daha tanışmadık.

Ali İhsan peştemalde kafasını uzattı.

Aynı isim, ben de Ali İhsanım. Tuhaf bir tesadüf.

Kız birden, Ay, bak, hamam böceği! dedi.

Yer, terlik, çıplak ayakla böceğe savaş açtılar, başaramadılar, böcek kaçtı.

Kız, ilaç sürdü yaralarına. Birlikte çayla bademli kurabiye yediler. Evde başka bir şey yoktu. Şeker bile yoktu. Yırtık pantolonu dikti, hikayesini dinledi.

O, Kayseride çalıştığı işleri, İstanbula neden geldiğini anlattı.

Kız da anlatıyordu. Konservatuardan kaydını yeni almıştı.

Komşu abla, Hülya Abla, beni pazara götürecek. O toptan mal getiriyor, yardım edeceğim ona…

Ama siz çok iyi kemancıysınız!

Devir değişti. Müzisyenlere ihtiyaç yok demek…

Gülümsedi. Ayrıldılar. Ali İhsan marketten şekerle poşet poşet yiyecek aldı, getirip tekrar verdi. Kız söylenip aldı, bir de yine uğrarım sözüyle dini imanı kalmadı.

Mutluydu, akşam cama bakıp el sallayan kızı görüp göğsü kabardı: İkinci kat, pencere altında bir dişbudak Evet, oradaydı. Arkada yıllanmış kavaklar.

Mahir Bey, gözü morasman, Ali İhsanı bir güzel haşladı:

Sana neler ettim! Nerelerdeydin? Sağlam mısın, muayeneye gittin mi? Burnundan da kıl aldırmam!

Yine de işleri vardı, Ali İhsan bir yolunu bulup uğradı. O zamanlarda avlu, ev, her şeyi buldu…

Pastayla bir sürü yiyecekle geldi.

Zeynep Hanım söylendi, ama bugünü birlikte geçirdiler. Yağmurda kaçıp saklandılar, gülüştüler, Ali İhsan yoldan geçenlere Bakın, bu kız müthiş bir kemancıdır, diye sataştı.

Zeynep şiir biliyordu, okudu. Üşüdüler, bir termos kahveyle ikisi birlikte içip kırk yılın huzurunu, aşkını yaşadılar.

Sonra birbirlerine kapılıp, “Evlen benimle,” dedi Ali İhsan. Ama Zeynep niyeyse hüzünlü bir şiir okudu:

Bu, son buluşmanın şarkısı. Karanlık eve baktım bir an. Sadece yatakta yanan mumlar, Buruk, kederli sarı bir ışıkla…

Ne demek son? Ben ciddiyim, Zeynep! Karım ol…

Eve geçelim mi? kolundan çekti.

Gece

Zeynep, canım, sen sahiden istiyor musun?

Çok! Bugün burada kal…

Gece otele Mahir Beye yalan söyledi, “Tıbbi muayene var,” dedi, yedi mi yedi, umrunda değildi artık. O, kızla olmak istiyordu.

Gecede ikisi de pijamada sırayla piyanoda ilginç melodiler çaldılar, sonra yine hamam böceği avı, sonra sessiz gece…

Pencere önünde, yağmurun duvara vuruşunu izlerken Zeynep yine hüzünlü mısralar okudu.

Doğa harap olurken, dalgalar kabara kabara vuruyor, çalan sesler susar ayrılık yüzünden… seninle

Geliyorsun benimle, tamam mı? Ayrılık yok! Yeter artık melankoli! Bugün bir daha ilan ediyorum, nişanlı getiriyorum buradan!

Ertesi sabah

Erken telefonda çağrı. Komşu odada Ali İhsanı istiyorlar!! Herkes nerede olduğunu öğrenmiş.

Mahir Bey üzgündü, öfkeli değil:

Acele! Hakkında dava başlatıldı, Ali!

Zeynep bakınca, garip bir anlamla, Ali, döneceğim. Her şeyi halledip döneceğim. Bekle, bu bir hata… Hâlâ şiir okuyor, Geleceği sessizce büyü başında, masmavi bir akşam olunca, ikinci bir buluşmayı önceden hissediyorum, seninle kaçınılmaz bir buluşmaya. Hoşça kal, Ali!

Ama Ali, kendi başına neler dönüyor anlamıyordu.

O gün biri çıksa, “her şey yalan,” dese inanmazdı. Takipçiler, protokoller, sorgular, yolsuzluk, yandın…

Gençti, tecrübesiz, imza meselelerini sorgulamadan geçerdi. Mahir Beyin önünü açmak tam ona yarıyordu.

Cezası ağır, yirmi yıl hapis! Ben istemem tabii. Ama damat olun, elimi taşın altına koyarım!

Ali başını kaldırdı.

Yapamam. Başka birini seviyorum.

Kimi? Bu neymiş? Sen geçicisin, iş için geldin, başına hava mı esti? Unut! Affedersin, ilgilenmeyeceğim. Kendin uğraş bakalım!

Savcı gelip sıkıştırdı. Suistimal var, ispat! Geceleri ter içinde kaldı, uyumadı…

Sabah, Mahir Bey bilet verdi, Derhal şehirden ayrıl, buradaki işleri çözeriz, anlaştığımız gibi hareket et.

Trene binerken son defa keman konçertosu duymuştu. Arkada yıkılıp yumruklarını duvara vurmuş, hayatında ilk kez ağlamıştı.

***

Ali İhsan avlularda yaşlı kadınlara danışmanın faydasını keşfetti.

Zeynep mi? iki sandalye komşu birbirine bakıştı, Baharda vefat eden değil mi? Oğlu da dev gibi arabayla gelmişti…

Ali İhsan göğsüne yapıştı, kıpırdayamadı. En korktuğu buydu; kadın ölmüş, o bekleyememiş… Demek ki kendisi de ölmüştü.

Ne diyorsun be! Korkuttun adamı! O dediğin sağdaki apartman için; Zeynep hayatta. Anastasia ölmüş. Zeynep üstteki dairede, sonra ona döndü: Kötü müsün? Ambulans mı çağıralım? Takma kafanı…

Doğru ya, Anastasia’ydı o…, dedi ikinci komşu teyze.

Ali İhsan tekrar dolaştı, tekrar çaldı, rüyasında aradı o avlularda o evi. Ne bir dişbudak, ne bir işaret. Galiba iyice bunalmıştı. Otele döndü yürüyerek, birden yolun öteki yanında bir müzik aletleri dükkanı gördü. Vitrinde yaylılar…

Karşıya geçti, içeri girdi.

Bir şeye mi bakmıştınız? Yardımcı olayım? burnu havada, üniformalı genç satıcı.

Evet, şu kemanı gösterir misiniz…

Satıcı nazikçe uzattı.

Deneyecek misiniz?

Yok, canım, ben anlamam. Çok iyi keman çalan bir hanımefendi arkadaşım vardı burada, Zeynep…

Zeynep mi? Pınar Pahalı mıydı yoksa?

Soyadını hatırlamıyorum. Siz Zeynep Pınarı tanıyor musunuz?

Evet.

Sanırım üçüncü günüm, onu arıyorum… dedi, düşündü, bir ömürdür aradığını anladı, Adres biliyor musunuz?

Hayır, ama buralarda oturuyorlar. Neden sordunuz ki?

Hâlâ buralarda mı yaşıyor? Evli mi?

Evet, bir oğlu var sekiz yaşında.

Kaç yaşında o Pınar Hanım?

Otuzlarında…

Sandalyeye çöküp ceketini gevşetti.

Bir bardak su?

Yok, iyiyim. Yine bulamadım. Gene olmadı…, diyerek çıktı.

Karşı sokaktaki evlere öyle bir bakış attı ki… Kavaklar bir tek bir avlunun yanında görünüyordu. Eski kavaklar kesilmiş, yerine yenileri dikilmiş olabilirdi. Gücü kalmamıştı, oraya saptı.

Avluda yaşlı bir çift. Yaklaşıp

Pardon, 60larında, Zeynep adında bir kadını arıyorum, buradan 70-80lerde geçmiş olabilir, kemancıymış… sordu.

Kadın kocasına dönüp, Şu Mahiye Hanımın kızı Neşe…

Tanıyor muydunuz? nefesi kesildi adamın.

Tabi ya, tanıdık. Yalnız siz fenalaştınız, buyurun bankta oturun.

İlk girişteki, ikinci kattaki pencere… Odalardan birinin önünde dişbudak vardı, değil mi?

Vardı tabii, ama çok oldu, apartman komple yenilendi. Annesi çekip çevirdi, hep kemanla dolaştı. Ama onlar da çekip gitti. Kızı burada hâlâ, sorarsınız. Aile apartmanları biraz böyledir! Zeynep ünlüdür şimdi.

Pınar mıydı soyadı?

Aynen! Herkes bilir.

Ali İhsanın bacakları artık pamuk gibiydi. Daireyi bulup apartman ziline bastı. “Niye ikinci, ilk değil de hatırımda kaldı” diye düşündü.

Buyrun! bir erkek sesi.

Kekeledi.

Şey ben…

Kime geldiniz?

Pınara…

Buyurun! açtı.

Yavaşça çıktı. Genç adam hızla aşağı iniyordu.

Hakikaten kötü müsünüz?

Biraz. Neşe Hanımın adresi lazım.

Adam destek olup eve götürdü.

Korkmayın, ben doktorum. Ayakkabıyı çıkarın, kanepeye uzanın!

Ayakkabılarını zorla çıkarıp köşeye oturdu. Gücünden başka dert düşünemiyordu.

Ve O… dün yanlışlıkla sokakta selamladığı genç kadın, uzun tişörtle, annesinin kopyası olarak geldi odaya. O an yüreği çırpındı, “Herhalde bu, onun kızı!”

Baş ağrısı, güçsüzlük, doktor tansiyon taktı, Yüksek, hastaysınız, hastaneyle mi olsun? dedi.

İnfarctüs geçirdim.

Hemen iğne yapıyorum!

Oğlu sekiz yaşında sarışın bir oğlan:

Adın ne yiğidim? dedi Ali İhsan.

Ali.

Yüzü güldü. Demek babası da Aliydi…

İkinci isim?

Mehmet. Annem de Zeynep, babam Mehmet.

Doktor iğne yaptı, oğlunu odadan yolladı, “Ben size çay demledim, Neşe Hanımı anlatacağım…”

Ali İhsan kanepede ağlamayı çaktırmadan, çay içer gibi burnunu çekti.

Anlatın Zeynep, annenizle nasıldı hayat? Zor muydu?

Annem, hayatımın kurtarıcısıydı. Doğumumdan beri savaş verdi, çalıştı, buralara geldik. Kendiyle barıştı sonunda…

Ali İhsan burnunu çekti.

Size çok borçluyum…

Siz nasıl yaşadınız? Ne oldu aranızda? Annem kaderdi, dedi, bekledim hep, biliyordum döneceğini, derdi…

Zeynep, lütfen, arama onu… Ben yürüyüp, kendim kapısını çalmak, gözümle görüp söylemek isterim…

Mehmet bey geldi:

Ben götüreyim sizi, sonra hastaneye yatarız!

Aşağı indiğinde dönüp onlara baktı.

Yaşadığım hayata bak, şimdi ailem varmış da haberim yokmuş! Dedi; kalbi hızla atıyordu.

Yeni yapılan modern siteye girdiler:

Beşinci kat, 118 numara, asansör var, işte apartman anahtarı. Lütfen, kayınvalidemi korkutmayın!

Ali İhsan, seksenli yaşdaki gibi çıktı. Daireye geldi, zili çaldı. Kim o? diye sorduğunda, Ali, derdi ama yeter miydi?

Kapı soru sormadan açıldı. O hiç değişmemişti. Sadece saçlar, biraz dalga, yanaklar düzelmiş. Yine o Zeynep…

O da ona baktı, öylece durdular. Adeta zaman dondu.

Zeynep, ben… ben… Affet beni, Zeynep, ve olduğu yere çöktü.

O da diz çöküp, yanına geldi:

Ali! Bir şeyin mi var? Kötü müsün? Canım nasıl olur…

Kapı arkasında, ikisi yere oturmuş birbirine tutunmuştu.

Bulabildim, neden bu kadar zaman bekledim? Kızın olduğundan haberim yoktu… Bilseydim…

Senin haberin yoktu ki… Ben hep döneceğini biliyordum, neden göndereyim? Hep seni bekledim…

Ama… erken dönmeliydim…

Hala o eski şiiri biliyor musun hâlâ? Doğa harap olurken…

Birbirlerinin hecelerini tamamlıyorlardı, nefes nefese…

Ben şimdi damadına haber vereceğim, doktordur, yorgunsun…

Aşağıda bekliyor!

Ne?

O getirdi.

Ve hemen öylece apar topar hastaneye… Arka koltukta, elleri kenetli, Yanındayım artık, üzülme…, diyordu Zeynep.

Ve işte o an, kavuşmanın, hayatın kaybı ve pişmanlığıyla, Ali İhsanın gözlerinden yaşlar aktı. Erkek dediğin, aşkına yetişemediğinde, böyle olurmuş herhalde…

Ağlıyor musun? Ağlama, Ali! Artık hep birlikteyiz…

Evet… Şimdi sadece beraber…

Yine şiir okudu onu avutmak için:

… Geleceği gizli gizli büyü yapıyorum, maviyse gece… İkinci bir buluşmayı önceden hissediyorum, seninle kaçınılmaz buluşmaya…

İstanbulun yeni hastanelerine doğru hızla giden bir araç; bir insanın hayatının kalanını asla karşılıksız bırakmayacağı aşkı, en sonunda bulduğu için…

Geç kalmamıştı. Yetişmişti.

Rate article
Lifequest
– Aleksandra İsminde Bir Kadını Arıyorum