Günlük İstanbulda Bir Kadını Ararken
Bugün, bir kadını, adı Şule olan bir kadını arıyorum. Hani, hayatımın dönüm noktası… İstanbulun birbirine benzeyen avlularından geçiyorum; alçak bir kemerin altından içeri girdim ve gözüm karla dolu iç avluya kaydı. Dördüncü avlum bu artık… Çocuk parkı, salıncaklar, ıslanmış zemin üstünde top koşturan çocuklar; plastik topun sıçrattığı sular arasında neşeliler, pek aldırdıkları yok soğuğa.
Bir süre kemerin altında durup avluya baktım. Belleğimin bir detay yakalamasını, geçmişten bir ipucu fısıldamasını ne çok istiyorum Ama buralar, içimde taşıdığım anılardaki gibi değil artık. Tabii, aradan bu kadar yıl geçmişken… Eskiden sadece çamaşır ipleri, derme çatma kulübeler, menekşe sarkan çalılar ve birkaç tahta bank dışında bir şey yoktu buralarda.
Ama şimdi…
Her şey değişmiş. Aslında, bu kadar yıl sonra değişmemesi mümkün bile değildi.
Kimse dönüp bakmıyor bana, bu eski püskü ama hâlâ saygı uyandıran kalın kısa paltolu, kasketli yaşlı adamlardan biri, belli ki. Burada dört apartman ve çoğu dairenin kiralık olduğu bir semtte böyle adamlar sıradan. İstanbul…
Hedefim, kemerin sağındaki apartman. Orası değişmiş olamaz. Zemin katı, ikinci katı biliyorum; üç katlıydı. Dairenin hangi numarada olduğundan emin değilim. Sadece derinlemesine bir koridorun sonundaki sağdaki köşe daire olduğundan…
Kapının yanında çeşitli şekil ve renkte zile dair sahiplerini gösteren etiketler… Biliyorum, içerideki mutfağın renklerini, eski kalorifer peteğindeki çizikleri, cam sağanaklarını, yeşil çaydanlığın tonunu, yürürken çıkan ahşap döşeme gıcırtılarını, mutfakta iki gün boyunca yakalamaya çalışıp sonunda yakaladığımız hamamböceğini… Hepsini hatırlıyorum ama apartmanın numarası ve tam adres yok aklımda. Sokağını bile zor buluyorum; çünkü aynı sokakta peşi sıra dizili iç avlular, birbirinin aynısı; inşaatı da muhtemelen aynı müteahhitler yapmış.
Şimdi bütün bu avlular arasında geziyorum…
Sağdaki apartman, ikinci giriş, yok, yok, bura ikinci kapı’ deniyor; ikinci kat, en dipteki köşe daire… Daire kırk üç müydü? Ya da…
Bina girişinde kişiye özel interkom varsa, şansımı 43 ile deniyorum:
Merhaba, Şule Hanımı arıyorum. Biraz vaktinizi alabilir miyim?
Kimi zaman lafımı bitirmeme fırsat vermeden, burada öyle biri yok diyerek kapatıyorlar. Bazen ise, böyle biri hiç yaşamadı ki diyorlar. Yine de deniyorum, ısrarla.
Afedersiniz, konu çok önemli. 1980 yılında oturduğunuz dairede Şule adında biri olmuş olabilir mi? Bilmem çok önemli
Üçüncü avludan sonra defterimi çıkardım, kısa kısa notlar aldım:
16 yok, 24 kesinlikle değil, 32/A bilmiyorlar, devralmışlar
Avlu çok fazla. Kimine ulaşamadım, kapı açılmadı, dönüş yapmadım; hâlâ cevapsız sorular var.
Geniş sessiz girişte yavaşça merdivenleri tırmandım. Yüksek tavanlı, tozlu camlar, buram buram kedi ve zaman kokusu. Çocukluğumdan kalma kokular O anı da hatırladım.
Merhaba! diye eğilerek selam verdim.
Elinde file torbası, gri pardösülü yaşlı bir kadın çıktı karşıma:
Merhaba, kimi aramıştınız? diye sordu.
İkinci kata bakacağım. Altmışı geçmiş bir Şule Hanımı arıyorum. Burada oturuyor olabilir mi?
Dairenizi bilmeden ne diyebilirim… Hangi daireydi?
Sağ köşe… Ama çok zaman oldu. Eskiden burası apartman dairesiydi, hatırlamıyorum tam olarak.
Köşe? O dairede Çetinler oturuyor şimdi. Eşi, kocası, iki çocukları var. Şule adında biri hiç duymadım bu apartmanda. Hele buralarda büyüdüm ben, bilmesem kim bilir…
Başımı eğdim, yıpranmış taş merdivenlerden inmeye başladım.
Kadın arkamdan yürüdü.
Söylesenize, soyadı neydi?
Keşke hatırlasam. Bilsem şimdiye kadar rehberden, internette veri tabanında bulurdum; fakat bilmiyorum
Peki kimdi size?
Öylece baktım, sustum. Çünkü… Anlatmam zor.
O kim? Kime ne diyeceğim…
Şule… Leyla… Şukufe…
Aşkın tanımı yok. Sadece bir gerçek. Ya var ya da yok. Kalan her şey, hissin sübjektif tablosundan ibaret; geriye sadece olası sonuçlar var.
Hayatım boyunca, aşkı zamanla yok olacak kırılgan bir duygu olarak gördüm. Yıllarca, uzun ayrılığa dayanamaz, yavaşça kaybolur zannettim. Yine de, hatıralardaki o minik mutluluk anları, içimde azar azar canımı acıttı, yaralarımı sararken acı verdi.
Suçluydum. Bu kalp kırıklığıyla kırk yıl yaşadım…
Belki de, hatıralar, yüreğimi canlı tuttu bir nebze. Gerçi kalbim de ilk önce o yükten arızalandı. Eşimi, yıllarca yanımda olan kadını, hepten iyi anlaşamadığımız o geç dönemde kaybedince yüreğim bunca yükü artık taşıyamadı, kalp krizi…
Onunla asla hesaplaşmadık, bağırıp çağırmadık; birden iki ayrı odada, aynı evde yan yana yaşamaya başladık. Artık yalnızca ihtiyaç için konuşuyorduk.
Eşim evin asıl sahibi olduğunu düşündü. Ben gereksiz bir misafirdim ona göre. Arkadaşlarına sesli sesli:
Ne yapalım, yaşasın işte, derdi.
Ev tablo doluydu. Altın çerçeveler, kesme kristaller, ithal oymalı salon takımları, renk renk halılar ve envai çeşit biblo. Salonda beyaz bir piyano, üzerinde de yapay çiçekli kocaman bir vazo.
Piyano sahtelik gibi gelirdi bana. Hayır, gerçek bir Steinway & Sonstu. Ama kimse çalamazdı onu, yıllarca vazoyu kaldırmadan, kapağını hiç açmadık.
O da isteksizce birkaç defa piyano öğretmeni tuttu; dersler çabuk biterdi. Hiçbir işi bitirmezdi; manikür, masaj dışında.
Devam ettiremediği gibi, tek hamileliğini de bitiremedi. Gerçi o konuda ona kızamam; ama içimde bir ökse, bencilliği yüzünden anne olamayışını suçlardım, itiraf etmeliyim.
Son zamanlarda sık düşünür oldum bu mevzuyu. Ellerinin altında bir piyano canlanacak o kadını tanıdım…
Yine de, eşimi özledim; yani yıllar geçtikçe aramız düzeldi. İkimiz de hastaydık. Birlikte avluya çıkardık, parklara giderdik. Evimizin yakınındaki havuzda ördekleri beslerdik. Ben balık tutmaya heves etmiştim. Artık kimse kimseye bir şey ispat etmek istemiyordu.
Neden daha önce gelmedik buraya, Sevda? Güzel, değil mi? derdim göl kenarında otururken.
Şapşalık etmişiz, diye gülümserdi eşim.
Ama gençliğimizde hep bir koşuşturma… Ben devlet dairesinde yükseldim, neredeyse bakanlık. Sevdanın babası beni hızlıca yukarı tırmandırdı. Bir görevde kök salamadan, hemen bir diğeri gelirdi.
Hakikaten çalışkandım, akıllı ve lider vasıfta. Risk alır, kolay uyum sağlar, gerektiğinde kararlı olurdum. Devlet adamı olan kayınpederim bile böyle damada hayaliyle ulaşabilirdi.
Ama başta, tam kayıp edecekken ailedeki müdahale kurtardı. Asıl ipuçlarını eşim yıllar sonra kendiliğinden anlattı; babası öldükten sonra annesiyle kavga etmiş, annesine kızınca çözülmüş sırrını…
O yaşlı kadın tekrar sordu:
Kimdi bu kadın sizce?
Tekrar sesimi çıkaramadım.
O, sanırım geride kalan tek şeyim artık, dedim sonunda. Kadın gözümdeki acıyı görünce sustu, sorularını kesti.
Bir sonraki avluya yürüdüm, ayakkabılarım su almıştı. Zil çaldım, kapıya vurdum, bazen azarlanıp, bazen uzun uzun dert anlattım. Sonra başka bir avluya, bir başka sokakta…
Akşam perişan şekilde pansiyona döndüm. Montumla yatağın üstüne yığıldım. Sırtım, bacaklarım, başım zonkluyordu. Ama sabah yine tekrar dışarı, yine Şuleyi aramaya…
***
O zamanlar sonbahar yağmurluydu. İstanbulun taş kaldırımlarını altın sarısı yapraklarla örtmüş, ardından yağmurun nezaketiyle ıslatmıştı. Her köşe başı bakkal doluydu; herkesin tezgahı, kasası, sokakta elden satış serbestti.
O zaman, kayınpederimle beraber buraya, ta Afyondan gelmiştik; bir inşaat toplantısına. Yeni, demokratikleşen ülkenin toplumsal ve ekonomik çıkış süreci falan… O toplantı, kayınpederim için önemliydi; beni Ankaraya aktaracak diye umuyordu. Ben ise, hayatımın bu aşamasında hâlâ ne beklediğimi bilmeyen kaba inşaat mühendisi konumundaydım. Planlarım yoktu, sadece işimi yapıyordum.
Bölgedeki yeni fabrikanın yapımını denetliyordum, gençtim; sorumluluğun ne büyük yük olduğunu kavrayamayan bir genç. Hayali olan bir yaşam sürebilirim sanıyordum.
Bu günlerde İstanbulu doya doya yaşıyordum. Kayınpederim beni işten işe koşturuyor; ama aklım başka yerde. Bir gün Taksim metrosunun çıkışında, tatlı bir keman nağmesi duydum. Duyduğum gibi çıkışın aksine o müziğe doğru yöneldim.
Mavi şapkalı, incecik bir genç kız… Küçük bir fular boynunda, keman çalıyor. Duvar gri, yapışık, rutubetli… Üzerinde kısa ekose bir kaban, yarım bot, çorapsız gibi üzgün bacaklar. Keman kutusu yere açık bırakılmış; etraftan bozuk para atılıyor.
O an büyülenmiştim. Bir gariplik vardı, fotoğraf karesi gibi; müzikte bir hüzün, genç kızın mavi fularında ve sarkık saçlarında… Ellerinin soğuk zemine alışık olduğu belliydi; ama sanki bu soğukluk ona güç veriyordu.
Çevrede satıcılar, müşteri telaşı; tezgah arası pazarlık sürüyor… Ama kimse uzun kalmıyor başında; bir ben donup kaldım.
Genç kız melodisini bitirdi, kemanını koltuğunun altına aldı, ellerini ısıttı… Yeniden omzuna koydu. Arcokeman yayıbir balerin gibi kalktı, keman yavaşça sonbahar dansına başladı; gözlerini kapattı… Keman kutusunda biriktirdiği bozukluklara aldırmadan, notalarını rüzgâra teslim etti.
Ve melodide o kadar çok hüzün vardı ki! Müziği duvarlara vurup yukarı çıkar gibi… Kelimelerle anlatılamaz bir isyan sanki…
Tam o sırada, on beş yaşlarında bir delikanlı atıldı, yere oturuverdi, bir anda o keman kutusunu kaptığı gibi fırladı.
“Çaldı! Yakalayın hırsızı!” diye ilk satıcı bağırdı.
Genç kızın gözleri hâlâ kapalı, çalmaya devam ediyor… Ben ilk fırlayan oldum. Merdivenlerden hızla yukarı; “Tutun şunu!” diye bağırırken biri yolunu kesti, delikanlı koca adamı çarpıp kutuyu attı, kaçtı.
Koşmadım, geri geldim. Kutu yere savrulmuş, bozukluklar asfaltın üstüne yayılmış… Genç kız dağılmış gözüktü.
“Buyurun Attı, kırdı… Hepsi bunlar…” dedim, para tanelerini toplarken.
“Artık yeter, bırakın onlar gitsin… Kutu zaten eskiydi, kırılmıştı,” dedi boğuk bir sesle, elleri hâlâ kızarmış…
Bence derdi hırsızdan da büyüktü. O gün moralini bozan başka bir şey vardı…
“Sık sık olur mu böyle?” dedim, tanışmak istedim.
Ama göz göze gelmek bile istemedi; başını çevirdi, dalgınca yoluna devam etti. Ben de ardından… Kızın hızı yavaşladı, küçük bir köprüde durdu. Keman kutusunu perdelere doğru uzattı… Gözleri suda, ellerinde kutu.
O an fark ettim! Kemana veda ediyor! Atacak… Koşup kutuya yetiştim:
“Yapmayın!” dedim.
Şaşkınlıkla döndü.
“Kemanı utandırdım, atmalıyım…” dedi.
Kutuyu, ellerimizi bırakmadık… Suya düşmesin diye tuttum. Sonunda keman kırık kutudan açıldı.
“Bakın, keman direniyor. Demek ki hâlâ müzik üretmek istiyor,” dedim.
Yanına oturduk köprünün üzerinde, sustu.
“Annem için söz verdim: Sokaklarda çalmayacağım.”
“Keşke anneniz o kadar katı olmasa…” Dedim iyi niyetle. “İlk defa bugün gerçek keman duydum ve hayran kaldım.”
Arkasını döndü, daha da hızlandı. “Bir daha peşime takılmayın,” dedi ayıplarcasına.
Arkasından seslendim: “Yarın aynı yerde olacağım, bekleyeceğim seni! Korumaya gelirim!” dedim.
Ertesi gün zorunlu işlerim uzadı, ancak öğlen gidebildim. Ama yoktu… Sonra tekrar, tekrar… Birkaç saat orada volta attım, döndü, çaldı… Göz göze geldik, çekingence gülümsedi.
Onu iki saat dinledim. Herkes gitti, stüller toplandı ve ben keman kutusuna büyük banknotlar koyarken, şaşkınlıkla:
“Ne yapıyorsunuz!” diye yaklaşınca parayı geri verdi, telaşlandı.
“Olmaz böyle… Şu parayla başım belaya girer!” dedi, eşyalarını toplayıp apar topar geçti yürüyen merdivenlerden. Karşıdan gelen iki adam… Yandık dedim içimden…
İstanbulun sokak kanunu varmış meğer! Sokak çalgıcıları reise haraç verirmiş. Dün kızı rahat bırakmışlar, bugün beni takip etmişler.
“Kavalyene ödetelim bari!” dediler. Kavga çıktı, ben yumrukla girişecekken iki kişi daha geldi, beni yere yatırdılar. Komşular, yan sokağın bakkalı polisi aramış. Kız da kaçıp ekiplere haber vermiş. Tam zamanında gelip beni kurtardılar.
Evine davet etti; çünkü otelde kan-ter içinde gözüme batan halimle dönemezdim. Adres verdi… O an yazdıklarımı hayat ve ölüm kadar hatırlamaya çalıştım, ama tam da yazamadım ya, ömür boyu o numarayı zihnimde bulmaya çalışacağım…
Bir apartmanın karanlık koridorunda soğan, eski ütü ve ayakkabı kokusu vardı. Keman çalan genç kız bizi iki odalı, yüksek tavanlı kiralık eve aldı; bir oda küçük yatak, diğer yanı kitap ve annesinin fotoğrafıyla dolu… Kırmızı perdeler, köşede dantelli masa ve fildişi filleri…
O gece… Elde kalan tek bisküvi, az bir çay, şeker yok, para yok. Eski pantalonu diktiler; dikiş makinasıyla yamadı bana. Ben hikâyemi anlattım, o da anlatırken ağladı.
O kadar yüceydi. Az sonra marketten alışverişle döndüm. Yine söylendi, ama aldı. O gün, her akşam camdan bana mendil salladı, gülümsedi.
İkinci katta bir daire; penceresinin önünde bir nar ağacı vardı evet, nar; onu hatırlıyorum. Arkasında ise yüksek bir kavak ağacının hışırtısı…
Günler geçti, anılar sardı etrafımı. Hep geri geldiler. Zamanla, yıkıntılarımda bana eşlik ettiler. Ne sevinçte ne kederde peşimi bırakmadı…
Evde böcek avı, annemin dikiş makinesi, yapılan yamalar… O gece sonra, otelin arızalı misafiri olarak kimi kandırdığım, bilmiyorum…
Sabah otel odasına telefon… Kayınpederim, öfkeli, Apar topar Ankaraya dönüyorsun! Hakkında soruşturma var! dedi.
Döneceğim, Şule. Merak etme… dedim. El salladı; “Ben eminim, döneceksin!” dedi.
Yıllarca döndüm mü? Hayır. O gün, istasyonda melankoliyi duvara yumruklaya yumruklaya ağladım, gizli gizli…
***
Bugün tekrar avlulardayım. Bankta oturan yaşlı kadınlar en iyi bilgi kaynağı; Şule mi? O geçen ay öldü Oğlu da gelmişti, lüks arabayla, dedi biri. Kalbim çarptı, titredim; korktuğum başıma mı geldi…
Yok, yok… O başka; Şule değil, o Ayşe’ydi; ölen.” Biraz olsun rahatladım.
Tekrar tekrar avluları gezdim. O nar ağacını bulamıyorum; aramaktan aklım sersemledi. Bir ara, karşı kaldırımdaki müzik aletleri dükkanına girdim.
Buyurun beyefendi, bir şey mi arıyorsunuz? dedi gencecik, kısa saçlı tezgahtar.
Şu kemanı görebilir miyim?… Bir zamanlar tanıdığım biri, çok iyi çalardı, burada yaşardı, Şule Hanım
Şule mi? Pahalıoğlu mu? Soyadı öyleydi sanırım? diye sordu.
Belki de öyledir… Bildiğiniz var mı?
Kendisini bilir miyim? Tabi ya! Evlerinin bu apartmanlardan birinde…
Şimdi evi bilen var mı acaba?
Şimdi burada kızları yaşıyor. Hatta bir de oğlu varmış, sekiz yaşında. Annesiyle beraber işte hala!
Ben de kaldırıma yeniden çıktım. O kızı hayal ettim. Birden karşıdaki apartmanların ardındaki kavakları gördüm. Tek bir avlu vardı; oradan gelen… Bir daha denemem gerekiyordu…
Avluda yaşlı bir karı-koca yürüyüşte. Selamlaştık. Şule Hanımı arıyorum; altmışında, kemancıdır; burada yetmişlerde, seksenlerde yaşardı…
Karısı kocasına dönüp, Bu, Maşanın kızı Şule değil mi? dedi.
Nefesim tutuldu.
Hadi, oturun, iyice solgun görünüyorsunuz dediler.
Evet, burada yaşadılar; şu köşe pencere onların, ikinci kat
Bir nar ağacı vardı önünde, değil mi?
Vardı vallahi! diye gülümsedi kadın.
Hayattayken zorluk çok çekti. Temizlikçilik yaptı, öğrenci kızlara oda kiraladı. Sonra kızı Suna pek ünlü oldu; şimdi de burada yaşar…
İçimde bir umut kıpırdadı, sanki avlu aydınlandı. Hemen interkomdan bastım, doğru daireye.
Efendim? Kadın sesi.
Kime ne diyeceğim?
Şule Hanımı arıyorum, siz misiniz? diyebildim kekeleyerek.
Yukarı buyurun lütfen, dedi tatlı bir ses.
Yavaşça ikinci kata çıktım; kapıda, bir sandalye hazırlamış, karşımda… O! Dün sokakta arkasından gittiğim, Şule! diye seslendiğim genç kadın… Şulenin kızı…
Elimde olmadan, yere diz çöküp ağladım…
Oturun dediler.
Evlerine girdim. Sarıldık. Baba, dedi usulca; ben başımı iki elimin arasına alıp hıçkırdım. Kızım… Baban olduğunu hiç bilmiyordum, dedim.
Sonra bana bir bardak çay verdi; çay bu kez güzel, dudaklarımda tuzlu gözyaşlarımın tadı var.
Bana anlat, annenle nasıl yaşadınız? Zor muydu? dedim.
O beni dünyaya getirdikten sonra başka bir kadın oldu. Hep çalıştı, savaştı; sonradan ünlü oldu. Şimdi daha iyi, huzurlu. Yani… Söyleyelim mi anneme, geldiğini? dedi.
Ağzımdan tek kelime çıkmadı. Ben, elli yıldır, bu anı bekliyordum; yorgun, uykusuz, kalbim sıkışık; yalnızca gözümden yaşlar damlıyor…
Evden çıkarken, damadına, Beni annesine götür lütfen, dedim. Birlikte yeni yapılan sitede, beşinci kata çıktık.
İşte, kapı. 118 numara. Kapı aralandı. Karşımda… Eskisinden daha olgun, hâlâ dimdik durağan bir Şule…
Bir adım attı, ben de Ayaklarım kilitlendi; Şule Sadece beni affet, diyebildim.
O da eğilip diz çöktü, sarıldık. Gözyaşlarımız yerde birleşti.
Seni buldum Şule, buldum! dedim sessizce.
Hiçbir şey söylemedi. Fısıltıyla: Zaten bekliyordum seni… dedi.
Birlikte oturduk, dizlerimizin bağı çözülmüş; ellerimiz birbirine sarılmış.
O an hiçbir şey duymadım; Daima beklediğim, aradığım bu huzur, bu kadın, bu sıcaklık… Gecikmiş bir tevafukun mükafatıydı.
Damadı bizi hastaneye götürdü. Arabada yan yana oturduk, ellerimiz hiç ayrılmadı.
Ve artık biliyorum, gecikmiş de olsa, hayatımın aşkına, huzur olan kadına kavuştum.
Geç de olsa, yine de yetiştim…
***Arabadan indiğimizde yağmur ince ince yağıyordu; ama Şule şemsiyeyi açmadı. Beraber adımlarımızı hastanenin girişine yönelttik. Aramızda bir kelime yok, sadece uzun yılların sessizliği… Zaman durmuştu sanki; insan ömrünün heba olduğunu sandığı her sahne, şimdi değerini bulmuştu.
Bekleme salonunda yan yana oturduk. Zihnimde birbirimize uzanmayan eller, söylenememiş kelimeler, kaybedilmiş seneler canlandı… Ama şimdi, şimdi gerçek buydu: El ele, sessizce, yarım kalmış gençliğin telafisi gibi. Şule’nin elleri hâlâ sıcak, damarları tanıdık, o bildik hayat çizgileri. Kendi kendime Buradayım, dedim usulca; Seninleyim.
Hemşire adımızı çağırınca birlikte kalktık. Şule bana döndü, gülümsedio eski, mavi fularlı gülümseyiş… Bundan sonrası kolay, dedi. Bundan sonrası bizim.
Yıllarca aradığım huzurun, yorgun kalbimin, gecikmiş sevgimin önünde eğildim o an. Gözyaşlarım artık pişmanlığın değil, teselliyle karışmış sevincin damlalarıydı.
Belki bu hayat, bizden gençliğimizi çaldı; ama bize bugünü, ilerleyen zamanı ve her gecikmiş merhabayı armağan etti. Şule’nin sesi fısıldadı kulağıma: Her şey bitti sanırken, sevda başlar.
Ve dışarıda yağmur, hâlâ eski İstanbulun avlularına düşerken, bu kez yeni bir öykünün ilk sayfası usulca açılıyordu. Kırgın geçmişin içinden, iki yorgun âşık yeniden yürüyorduyan yana, elleri birbirinin avuçlarındaşehrin gürültüsünü bir keman nağmesi gibi susturarak…
İstanbul, bir daha böyle aşk görmedi.



