Annem Yoruldu

Annem Yorgun

Kasadaki kadına öyle bağırıyordu ki, zavallı kadının elleri titriyordu.

Daha ne kadar bekleteceksiniz bizi?! Doğru düzgün çalışamıyorsanız oturun evinizde!

Özür dilerim, yaşlı kadın zaten hızlıca ürünleri okutuyordu ama yine de biraz daha hızlandı.

Nermin, eşim hafifçe elimi tuttu, yeter artık, gidelim.

Birden arkamı döndüm:

Sen de sus! Sana soran oldu mu?

Burak başını öne eğip sustu. O hep susardı.

***

Eve geldiğimizde mutfağı tavuklu çorbanın baharatlı kokusu sarmıştı. Kayınvalidem, Zehra Hanım, ocakta çorbayı karıştırıyordu.

Ay geldiniz! Size şöyle güzel tavuklu çorba yaptım. Hadi, sofraya geçin, yemeğinizi yiyeyim.

Kaç kere söyledim, mutfağıma karışmayın diye, diye tısladım. Siz artık burada mı yaşıyorsunuz yoksa hâlâ misafir misiniz belli değil!

Zehra Hanım birden soldu, kepçeyi bıraktı.

İyi niyetle yardım etmek istemiştim…

Yardım istemiyorum ben! Gayet iyi idare ediyorum!

O sırada yedi yaşındaki oğlum Mert koşarak geldi:

Anne, merhaba! Dış kapıdaki Arda bana zayıfsın dedi! Ben zayıf mıyım anne?

Git başımdan, diye çıkıştım. Görmüyor musun, meşgulüm!

Mert birden durdu. Baktı, Zehra Hanım gözlerini kaçırdı.

Kapıyı çarpıp odama geçtim.

***

Hep böyle yaşardık biz.

Her gün bir öncekine benzerdi. Nermin sabahları mutsuz kalkar, geceye kadar herkese bağırır çağırırdı. Kocasına, kayınvalidesine, çocuğuna, kasiyere, çalışma arkadaşlarına, hatta yoldan geçen insanlara bile…

Bazen, nadiren aklına şöyle bir soru düşerdi: Allahım, ben ne yapıyorum? Ama o düşünce derin bir karanlıkta kaybolurdu, hiçbir zaman çıkışı olmazdı.

Burak katlanıyordu. Alışmıştı. On yıllık evlilik ona tek bir şey öğretmişti: Susmak ve görünmemek.

İki işte çalışır, eve para getirir, Nermin ne derse onu yapardı. Geceleri, Nermin uyuduğunda mutfağa geçer, çayını yudumlar ve bir noktaya saatlerce dalıp düşünürdü.

Zehra Hanım, üç ay önce, Merte bakmaya gelmişti; anne babası çalışıyordu.

Şimdi her gün, Nerminin öfke dolu bakışlarını üzerinde hissediyordu.

Mert ise sadece yaşamaya çalışıyordu. Koşar, oynar, sorular sorardı. Annesine her yaklaştığında sert bir duvara toslardı.

Önce çok ağlardı. Sonra alıştı. Kayınvalidesinin yanına gider, sessizce yanında otururdu o zaman daha huzurlu hissederdi.

***

Cuma günü, daha önce defalarca olmuş bir şey tekrar oldu.

Nermin, işte yine çok sinir olmuş bir halde eve döndü: Müdür bağırmıştı, iş arkadaşı kuyusunu kazmıştı, metroda ayağına basılmıştı.

O gelmeden hemen önce, Mert yeni alınan bej koltuğun üzerine meyve suyu dökmüştü. Koltuk hâlâ kredisi ödenen, yeni alınmıştı.

Mert, elinde boş bardak, koltuktaki kırmızı lekeye korkuyla bakıyordu.

Ne yaptın sen?! Diye bağırdım eve girer girmez, biliyor musun bu koltuk kaç para, kaç lira değerinde?!

Anne, yanlışlıkla oldu, lütfen bağırma bana. Korkuyorum senden…

Korkuyormuş! Daha da sinirlendim, tek yaptığın bir şeyleri bozmak! Hayatı bana zehir ediyorsun!

Anne, özür dilerim…

Yürü odana! Bir daha gözüm görmesin seni!

Mert gitti. Bense hâlâ uzun süre kendi kendime bağırıp durdum, sonunda sesim kısıldı.

***

Gece uyuyamadım. Mutfağa geçtim, cama oturdum. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.

Yağmur damlalarını izledim. Her şeyden bıktığımı düşündüm. Herkes bir çekip gitse, sesler sussa ve bir sessizlik olsaydı… Ne güzel olurdu.

Nermin, farkında olmadan mutfak masasında uyuya kalmıştı.

Soğuktan uyandım, saat dört olmuştu.

Ev sessizdi. Burak uyuyordu, Zehra Hanım uyuyordu, oğlum Mert de öyle.

Kalktım, tuvalete gittim. Geri dönerken, Mertin odasının kapısının aralı olduğunu gördüm. İçeri göz attım; üstü açılmış mı diye bakmak istedim.

Mert, yastığına sarılmış, kıvrılmış halde uyuyordu. Yanındaki masada ise bir defter açıktı. Sıradan bir okul defteri, kapağında tank resimleri var.

Çıkacaktım ki, sayfanın üstünde kocaman bir başlık gördüm: Anne.

Defteri elime aldım. Kenarına oturdum. Okumaya başladım.

Bu bir günlükmüş.

İlk sayfa, eylülde yazılmış.

Bugün annem yine bağırdı. Babam, onun çok yorulduğunu söyledi. Anneme sarılmak istedim, yana çekildi. Demek ki ben kötüyüm.
Devam ettim.

Ekim. Bugün babaannemin doğum günü. Ona çiçekli bir kutlama kartı çizdim, sabah verecektim. Ama annem yine babama bağırdı, cesaret edemedim. Yastığımın altına koydum. Belki annem evde yokken veririm.
Sonraki sayfa.

Kasım. Babamın aldığı arabayı kırdım. Özellikle. Belki kendi eşyamı kırarsam annem bana bağırmaz diye düşündüm. Ama yine bağırdı. Hiçbir şeye değer vermediğimi söyledi. Aptal olduğumu söyledi.
Ellerim titredi.

Aralık. Yeni yıl yaklaşıyor. Dilek mektubu yazdım Noel Babaya. Annemin artık bana bağırmamasını diledim. Ama böyle bir hediye alınmaz ki zaten.

Ocak. Okulda bize büyüyünce ne olmak istersin diye sordular. Ben de görünmez olmak istediğimi yazdım. Annem beni görmesin, bana bağırmasın diye. Öğretmen çok şaşırdı, babamı aradı. Babam geldi, konuştu. Annemin gerçekte iyi bir insan olduğunu, sadece zorlandığını söyledi. Biliyorum. Eskiden gülümserdi, bana sarılırdı. Artık gülmüyor. Hiç.
Olduğum yerde kalakaldım. Gözyaşlarım deftere düştü, yazılar bulaştı.

Şubat. Bugün koltuğa meyve suyu döktüm. Annem çok uzun bağırdı.
O bağırınca, ben parça parça ölüyorum gibi oluyor. Önce kulaklarım, sonra kalbim, sonra ruhum. Yatıp gözlerimi kapattım. Merak ettim: Eğer uykuda ölsem, annem ağlar mı? Yoksa daha az sorun deyip rahatlar mı?
Defter elimden düştü. Omuzlarım titredi ama hiç sesim çıkmadı. Oğlumu uyandırmaktan korktum. Beni böyle görmesinden korktum. Her şeyden korktum.

Uzun süre öylece oturdum. Yirmi dakika, belki daha fazla. Sonra defteri kaldırıp yerine bıraktım ve odama döndüm.

Kendimi yatağa attım, Burakın yanına. Gözlerimi tavana dikip sabaha dek öylece kaldım.

***

Sabah ilk önce Mert uyandı.

Gözlerini açtı, esnedi, yatağında doğruldu. Kapının açık olduğunu fark etti, dün geceyi hatırladı. İç çekti.

Koridorda dinledi. Sessizlik. Garipti. Normalde annesi çoktan mutfakta olur, tabak çanak sesleriyle tüm eve bağırırdı: Hadi kalkın, miskinler!

Mutfakta annesi sessizce oturuyordu. Bağırmıyor, gürültü yapmıyordu. Sadece camdan bakıyordu. Önünde bir bardak çay, buz gibi olmuş.

Anne? diye ürkekçe seslendi Mert.

Annesi döndü. Yüzü tuhaftı ne sinirli, ne yorgun, bambaşka. Mert anlayamadı.

Günaydın, dedi Nermin sakince. Gel, kahvaltı yapalım.

Oturdu. Annesi önüne bir tabak koydu, karşısına geçti. Mert, iştahla yemeğe başladı. Bir yandan annesine baktı. Her an bağıracakmış gibi bekledi ama hiçbir şey olmadı.

Anne, dedi sonunda, bir şeyin mi var?

Yok.

Niye susuyorsun?

Düşünüyorum.

Neyi?

Nermin ona uzun uzun baktı. Sonra elini uzatıp oğlunun başını okşadı. Nedensiz, bahanesizce.

Seni düşünüyorum, dedi. Bizi düşünüyorum.

Mert, ağzında kaşıkla öylece kaldı.

Anne, hasta mısın yoksa?

Hayır oğlum. Tam tersi iyileşiyorum.

Mert pek anlamadı ama başını salladı. Yeter ki annesi bağırmasın, onun için yeterliydi.

Bitir, dedi annesi. Okula geç kalacaksın.

Mert çayını içdi, kalktı, hazırlanmak için odasına gitti. Kapıda durup döndü.

Anne, utangaçça sordu Akşam… şey… yine bağırmayacaksın değil mi?

Annesi yanına geldi, diz çöküp göz hizasında oldu.

Beni iyi dinle, dedi kararlıca. Bilmiyorum, başarabilecek miyim. Ama elimden geleni yapacağım, bağırmamaya çalışacağım. Bir daha asla korkmaman için. Tamam mı?

Mert başıyla onayladı.

Peki, başaramazsan? İçtenlikle, fısıltıyla sordu.

O zaman bana yine mi? de. Ve ben hatırlayacağım.

Neyi hatırlayacaksın?

Her şeyi, alnından öpüp uğurladı. Hadi bakalım.

Mert çıktı.

Nermin holde öylece kaldı. Dış kapı ardından kapanınca, derin bir sessizlik oldu.

Burak, saçları dağılmış halde uykulu olarak çıktı odadan.

Hayırdır, neden bu kadar erken kalktın? diye sordu.

Uyuyamadım.

Burak dikkatlice baktı.

İyi misin?

İyiyim, dedi Nermin. Hadi kahvaltıya.

Eşi mutfağa geçti. Nermin de arkasından. Birlikte oturdular. Burak kendine çay koydu

Burak, diye ansızın sordum, beni neden seviyorsun?

Eliyle bardağı tutan eşi, olduğu yerde kaldı.

Ne?

Beni neden seviyorsun? Ben… ben canavar gibiyim.

Burak bardağını bıraktı. Dikkatlice baktı.

Sen canavar değilsin, dedi. Sadece kendini unuttun.

Peki ben nasılım?

Farklısın, yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Ben hatırlıyorum. Çok sıcak, eğlenceli, sevecen olabiliyorsun. Bana öyle sarılırsın ki kemiklerim çatırdar Her şey aklımda. Bunu unutan sensin

Sessiz kaldım.

Eski haline döneceğini biliyorum, dedi Burak. Ne kadar beklemem gerekse bekleyeceğim.

Elini tuttum, sımsıkı sıktım.

***

O gün ilk defa hiç kimseye bağırmadım.

Mert okuldan döndü. Çantasını fırlatıp yanıma geldi, sımsıkı sarıldı.

Anne, bugün beş aldım!

Aferin sana! dedim. Seninle gurur duyuyorum!

Birden durdu. Bana şaşkın baktı.

Gerçek mi?

Tabii ki.

Yüzü öyle bir gülümsedi ki, uzun zamandır böyle görmemiştim.

Anne, bugün okulda dedim ki; Acaba akşam annem bana sarılır mı? Ve gerçekten sarıldın.

Aptal çocuk, dedim, yanaklarını sıkıp sarıldım, Bundan sonra her gün sarılacağım sana!

***

Akşam Mertin odasına tekrar girdim. Çoktan uyumuştu. Masada o defter duruyordu.

Aldım, son sayfasını açıp, kalemi elime aldım. En altına kendi el yazımla şunu ekledim:

Oğlum, seni çok seviyorum. Affet beni. Elimden geleni yapacağım.
Annen.

Bugün oğlumun gözyaşıyla yazdığı sözcükler bana gerçek yorgunluğun ne olduğunu öğretti; insan bazen kendinden yoruluyor, annelikten değil. O yolu geri dönmek için ise sevgi her zaman en iyi başlangıç.

Rate article
Lifequest
Annem Yoruldu