Deprem sesi öyle bir anda, hiçbir uyarı vermeden geldi; birkaç saniye içinde de her şeyi altüst etti. O aile için yuva olan ev bir anda toz ve moloz yığınlarına döndü; öyle ki sanki o toz, duvarları, sandalyeleri, koltukları yutmakla kalmamış, tüm sesleri de boğmuştu.
Belediye ekipleriyle arama-kurtarma timleri hemen sahaya indi. Saatlerce orada hummalı bir koşuşturma sürdü; bağırışlar, iş makineleriyle kazılan fayans sesleri, orada burada yankılanan ayak sesleri derken, gün sonunda bir hüzün çöktü ortalığa. Herkes yorgun, sessiz, bir umut işareti arıyordu ki, işte o an beklenmedik bir ses duyuldu.
Bir havlama! Tozun, enkazın, tahtaların, tuğla kırıklarının altından, gayet net bir şekilde bir havlama sesi geliyordu. Böyle olunca kimse önce insan mı, başka bir canlı mı emin olamadı; ama sesin sahibi iyice belirgindi: Orada, molozların arasında, canhıraş bir şekilde sesini duyurmaya çalışan bir köpek vardı.
Arama ekibindeki arkadaşlar bir an bakıştılar, sonra hemen havlamanın geldiği yere yöneldiler. Çok dikkatli bir şekilde taşları, kirişleri kaldırmaya başladılar. Herkesin gözünden ne çıkacak diye bir heyecan, bir umut Aralarından biri, ilk gördüğünde gözyaşlarını tutamamış sonradan. O köpek, altın sarısı tüyleri toz içinde, kendi vücudunu yuvarlamış ve koruyucu şekilde bir kediyi sarmıştı: O kadar dip dibe, o kadar içten ki. Kedi ise ciddi yaralıydı ama hayattaydı.
Meğer köpek havlayarak kendini değil, o kediciği kurtarmak için haber vermiş; beni görün, bana yardım edin diye değil de, burada biri daha var, onu bulmanız lazım diyordu adeta. Günler süren felaketten o hayatta kalmış ama hemen çıkmamış, enkazda kalan bu kediyi bırakmamış. Vücudunu adeta bir kalkan gibi açmış, olası bir yıkıntıda ya da soğukta o kediye kol, kanat olmuştu.
Arama kurtarmacılar, Eğer onun havlaması olmasaydı, kedinin yaşadığından kimsenin haberi olmayacaktı dedi hemen. Molozlar dikkatlice kaldırılırken köpek hâlâ kıpırdamadan koruyucu pozisyonunda beklemiş, sadece ışık yaklaştığında hafif kuyruğunu oynatmış. Kediyse, korkudan tir tir titriyor ama bilinci yerindeymiş.
Nihayet ikisini de dışarı çıkardıklarında, oradaki veterinerler hemen olaya müdahale etti. Kediye hemen su verdiler, yarasını sardılar, serum taktılar. Köpeği de muayene ettiler: Yorgunluktan bitkin, vücudunda minik kesikler ve yara izleri vardı ama ikisi de ölüm riski taşımıyordu. Uzmanlar, onları asıl hayatta tutan bu fedakârlık ve merhametti dedi sonra.
O anı kaydedenler ertesi gün sosyal medyayı adeta salladı; binlerce kişi Yaman adını verdikleri Golden Retrieverin ve Minik adındaki kedinin bu hikâyesiyle ilgili yazdı, çizdi. İnsanlar, Bu sadece içgüdü değil, saf sevgi dedi; Böyle bir vefa, ancak gerçek dostlukta olur diye yorumlar yaptı.
O sahaya gelen arama kurtarma ekibinin başındaki Hüsnü Abi şöyle demişti:
Kendi için değil, kedisi için havladı.
Ekibin en genç üyesi Zehra ise:
Evet, istese çıkar, kaçardı ama yanında kaldı; hiç bırakmadı.
Bu sahne, ne orada bulunanları ne de hikâyeyi sonradan öğrenenleri gözyaşı dindirebildi. Çünkü her şeyin kaybolduğu yerde, insana en çok çaresizliğin kol gezdiği o anda, patiler kadar içli bir sevgi çıkıp geldi. Sevgi, bazen şatafatlı hediyelerle ya da sözlerle gelmez; sessizce beklemekle, bakmakla, yanında kalmakla gelir. O köpek kendisi için değil, başkası için, bir başka can için havladı. İşte, bazen kalbin konuşmasına kelimeler yetmez. Bu, saf gönül bağı; insana insanlığı hatırlatan en naif hikâyeO günden sonra Yaman ile Minikin hikâyesi sadece bulunduğu şehirde değil, ülkenin dört bir yanında kulaktan kulağa yayıldı. Bazı insanlar onlara yeni bir yuva teklif etti, bazıları ise arama kurtarma ekiplerine gönüllü yolladı. Ama Yaman ve Miniki birbirinden ayırmak kimsenin içinden gelmedi; onlar bu felaketin içinden birbirine tutunarak çıkmış iki candı artık.
Aylar geçti; ikiliyi sahiplenen genç veteriner Tuğçe, bir köşesine minder, bir köşesine battaniye koyduğu küçük bir evde onlara bakmaya başladı. Her sabah Yaman, Minikin başını yalayarak onu uyandırıyor, Minik de sessizce gelip Yamanın yanına sokuluyordu. Dışarıda hayat normale dönmeye çalışsa da, onların arasında kurulan güven ve dostluk, tüm şehir için hâlâ bir umuttu.
Bir gün parkta oynarken küçük bir çocuk annesine eğildi:
Anne, biz de böyle arkadaş olur muyuz?
Annesi gülümsedi, Yaman ile Minikin gökyüzüne dönük yüzlerini işaret etti:
Bak evlat, gerçek dostluk zor zamanda belli olur. Sen de kimin yanında kalacağına, nasıl seveceğine böyle karar ver.
Ve insanlar, onları izlerken yıkıntıların arasından doğan vefanın en saf haline bir kez daha tanık oldu.
O günden sonra artık herkesin bildiği bir şey vardı: Patiler yalnızca yere değil, kimi zaman kalplere de iz bırakırdı. Yaman ile Minik, her yeni sabaha, bir mucizenin hatırası olarak birlikte uyanmaya devam etti; ve o enkazın altında başlayan dostluk, artık dolu dolu bir yaşamı sarıp sarmalıyordu.



