Petek: Bir Hikaye

Hastane odasının penceresi açıktı. Sabah vardiyasında hemşire açmıştı. Hava tertemizdi, tül perdeler hafifçe dalgalanıyordu, dışarıda ağaçların yeşilliği göz okşuyordu, kavurucu yaz sıcaklığına ise daha vardı.

Petekin apandisti alındı. Doktorlar ameliyatın zor geçtiğini, son anda yetiştiklerini söylüyordu ama Petek korkusuzdu.

İğneden korkmuyor musun? sabahları hemşire gülümseyerek sorar, şırıngadan havayı çıkartırdı.

Petek sessizce yana dönerdi, kalkmasına henüz izin yoktu.

Ne olmuş yani, korkutmaya çalışma…

Onu mahalle aralığından getirmişlerdi hastaneye. Orada tutmuştu sancı. Evde değildi, ama sokakta da kalmamıştı, devlet yurdunda büyüdü o. O gün arkadaşlarıyla çarşıdan dönüyordu. Kaçak çalışmışlar, para kazanacaklardı, yolun ortasında aniden karnını tuttu.

Sadece bir şeye üzülüyordu: Levent ve küçük Serdarı da yanına sürüklediği için yurtta kıyamet kopacak. Daha dün ameliyattan sonra kuruma gelen Semra Hanım müdür yardımcısı yapay bir ilgiye bürünmüştü. Petek, narkozun etkisiyle hâlâ bulanıktı, kadının endişeli yüzünü hatırlıyordu ama detayları hatırlamıyordu.

Keşke sancı yurdun içinde çıksaydı ya Oraya çok az kalmıştı. Ama işte hayat, ters köşeye yatırdı.

Suçu kayısıya atıyordu. Pazarda sandıkla bozuk kayısı vermişlerdi. Halbuki o kadar da çürümemişlerdi, bal gibiydiler. Eh, abartıp yemişlerdi…

E hey, delikanlı! Nasılsın bakalım? yaşlı, kolları tüylü doktor dikişe baktı, En zorunu atlattın. Artık korkacak bir şey yok.

Zaten korkmamıştım ki.

Vay be! Cesursun demek! doktor ciddileşti, Sana şimdi yediklerini çok dikkatli vereceğiz. Tatlı, börek getirme yok! Akşama komposto veririz, sabret biraz.

Petek kafasıyla saygıdan onayladı. Zaten ona tatlı-tuzlu gönderecek kimsesi yoktu. Yurtta herkes ona kızgın şimdi; izinsiz dışarı çıktığı, çalışanlara laf getirdiği için… Gizlice duvardaki delikten, pazara gitmişler, dönüşte tutmuştu sancısı! Bu kadarı da başına gelecekti…

Ama cesaret konusunda, doktor haklıydı. Hayat ona başka türlü olmayı öğretmemişti ki. Annesi onu muhtemelen yanlışlıkla dünyaya getirdi, belki de kürtaj masrafı yoktu. Petek henüz on yaşında, ama bunu sükûnetle konuşurdu, bütün yurttaki çocuklar gibi.

Annesine hiç kızmıyordu, hatta minnettardı, dünyaya getirdiği için. Bırakıp gitmişti, ne olmuş yani…

Üç yaşına kadar bebek yuvasında, sonra Sivastaki yurtta, sonra Tokat tarafına aktarıldı. Hatırladığı kadarıyla hayatta hep mücadeleyle geçti günleri.

Yurtta yemekte kavga olurdu. Huzurlu 90lar diyorlardı ama idareciler ve mutfak personeli yemeğin çoğunu evine götürürdü. Arabayla yükleyip çıkarırlardı.

Sadece yemek kavgası olsa yine iyi… Her şey için dövüşlerdi. Petek güçlüydü, gücüyle alırdı istediklerini. Bazen kemiği kırılırdı. Bir seferinde, saçlarını kazıtmaya gelen kuaför kadın, kafasındaki dikiş izlerini görünce ağlar gibi olmuştu.

Ne var ki bunda? Petek ağlamazdı ki hiç.

Şimdi, bu ameliyat iziyle ya da iğneyle korkacakmış gibi davranıyorlardı Komik…

Büyükleri soğuk ve hesapçı bulurdu. Çekingen bir çocuk değildi, kaba, dik başlıydı.

Bak bana Petek Kara! Yeni bir numaranı duyarsam seni izolasyona yollarım! derdi sık sık Semra Hanım.

Karşı çıkmazdı, ama zavallı gibi de davranmazdı. Onun kendi kuralları vardı.

Bir tek bir büyük insanı çok seviyordu Petek. Diğer çocukların dalıp anneleriyle konuşması gibi onunla konuşurdu kafasında, kadın bir keresinde yurdun eski şubesine öğretmen olarak gelmişti. Kısa bir dönemdi. Kimdi, bilmiyordu ama gülüşü, mavi gözleri, sıcak elleri ve kokusu aklında kalmıştı. Peteki kucağına alıp kulağına fısıldardı:

Güçlü olmalısın Petekim, güzel yemek ye, kendini koru, ablalara iyi davran. Zor olacak, ama dayanırsan başarırsın. Söz mü?

Sonra bir ninni söylerdi:

Kuzum uyusun / Yastığa konsun / Kuzunun patisi beyaz / Gözleri kara, uyusun…

Petek kendini ne kadar büyümüş hissetse de, darlandığında sık sık bu şarkıyı mırıldanırdı. Gözlerini kapatır, o küçücük anı hatırlar, bazen gevşerdi içi.

Sonra o kadın bir anda yok oldu. Sadece ninnisi, kokusu kalmıştı. Kim bilir, belki de nöbetçi bakıcıydı. Adını hatırlamazdı, kafasında anne derdi ona. Kendi annesi gibi hayali kalmıştı.

Hemşire pencereyi kapatıp karşıya yatak hazırlamaya başladı. Petek sevindi. Yalnızlık sıkıcıydı.

Çok geçmeden sedye ile bir çocuk geldi, etrafında bir sürü beyaz önlüklü büyük vardı, ortalık karıştı. Petek yattığı yerden zar zor görebiliyordu. Yatağa ince, burnu sivri bir oğlanı yatırdılar, serum takıldı. Hemşire ve bir adam dışında herkes çıktı.

Ne o, ne çocuk, ne hemşire fazla konuşmuyordu.

O uyuyacak, dedi hemşire.

Tamam, sağ olun.

Çağırırsınız…

Tamam.

Hemşire çıktı, adam sandalye çekip oğlunun yanında oturdu, başını öne eğmiş hiç kıpırdamıyordu. Çocuk uyuyordu.

Oda sıcak, adam ceketiyle ve önlüğüyle direniyordu. Petek, acaba o da uyuyor mu diye baktı.

Petekin sırtı ağrımıştı, hareket etmek isterken yatak gıcırdadı. Adam döndü, kaşlarının arasında derin bir çizgi, gözlerinin altında torbalar vardı ama bakışı sıcak geldi.

Merhaba, fısıldadı adam sanki yeni birisi olduğunu fark etmiş gibi.

Merhaba, dedi Petek.

Adam kendine geldi, oğluna baktı, sonra usulca sandalyesini Petekin yanına çekti.

Ameliyat mı oldun?

He, apandisiti aldılar.

İyi. Kalkamıyor musun?

Daha değil.

Bir şey ister misin?

Yasak. Akşama kadar yemek yok. Şey, o çocuğun neyi var? Petek kafasıyla karşı yataktakini işaret etti.

Onun hastalığı başka, dudaklarını büktü adam Senin kalmanda sakınca yok, değil mi? Bir şey ister misin? Sana gelince çıkarım odadan.

Olur, kal bence, dedi Petek başını sallayarak, itiraz edecek hali yoktu.

Adam sandalyesine geri döndü: Onun adı Samet, on bir yaşında. Sen?

Petek, on yaşındayım.

Teşekkürler Petek, dedi adam. Sebebini anlamadı Petek.

Ertesi gün boyunca oda kimseye kalmadı. Sabah Samete serum verildi, defalarca doktor geldi. Babası geceyi hep yanında geçirdi, bazen oğluyla konuşurdu. Samet ellerini, başını hafif oynatırdı ama gözleri kapalıydı. Uyur gibi…

Sonra yaşlı bir çift geldi, yanında genç bir kadın. Sametin annesiydi. Boylu poslu, hafif kemerli burunlu, sıkı toplanmış kıvırcık saçlı, solgun, gözleri kıpkırmızı ağlamaktan yorgun. İki kişi koluna girip oturttular. Ellerini hiç oğlunun üstünden çekmiyordu.

Şu çocuğu başka odaya alsak? Babası, biraz endişeyle doktorlara sordu, Peteki işaret edip.

Bugün alırız, merak etmeyin.

Doktor Peteki de hatırladı:

Nasılsın delikanlı, çok ağrın var mı?

Biraz…

O gece Petek zor uyudu, dikişi sızlıyor, dönmeye korkuyordu, sonda rahatsız ediyordu. Akşam yemeği de gelmemişti.

Artık kalkabilirsin. Bugün seni yan odaya alacağız. Hadi bakalım, biraz zorlukla. Hemşire sondayı çıkaracak birazdan.

Merakla ayağa kalkmak istedi, ama hemşire bir türlü gelmedi. Giren çıkan eksik olmuyordu, bekledi.

O sabah anladı ki Samet galiba ölecek. Hiç gözünü açmıyor, herkes fısıldaşıyor, insanlar endişeli ve sanki teslim olmuş gibiydi.

Gün boyu başında genç bir kadın Sametin akrabası bekledi. Hemşire sondayı çıkarmaya geldiğinde Petek ona, çekindiğini mırıldandı ama hemşire başından savdı:

Sana mı kalmış! Beş dakikada biter bu.

Gerçekten de iş çabuk bitti, Petek yatıp özgürlüğün tadını çıkardı. Üstünde hiçbir şey yoktu. Nerede kıyafeti bilmiyordu. Kadın pencereye, bazen Samete bakıyor, battaniyesini düzeltiyor, ağzına su veriyordu Sametin. Petek, hemşireden kıyafet isteyemediğine yandı.

Kimin umrunda! Yani gerçekten de…

Bir saat geçince dayanamayıp doğruldu. Yana dönüp yorganı üzerine çekerek oturdu.

Kadın dönüp baktı.

Yardım edeyim mi?

Yok, dedi Petek, başı feci döndü ve tekrar uzandı.

Bir iki dakika sonra tekrar oturdu.

Şey, kıyafetimi nereye koydular biliyor musunuz? diye sordu utana utana.

Kadın bilmedi, öğrenirim dedi.

Ama Samete dikkat et, olur mu?

Petek yorganla dolanıp kalkmaya yeltendi, bacakları ürperiyordu, yataktan uzaklaşmaya korktu. Odayı dolaşması bile zor gelirdi, hiç böyle olacağını düşünmemişti.

Sonunda getirdiler. Ama kendi pantolonu değil, hastane elbisesi.

Arkamı dönerim, üzülme, dedi kadın.

Yatağa oturup pantolonu çekti, üstü ona büyük geldi, beli sıkmak için ipini çekti, bu işten anlar. Paçalarını katlaması gerekiyordu, ama öyle eğilemiyordu. Kadın onun üstünden paçayı kıvıra kıvıra uğraşırken Petekin başı döndü.

Düşeceğim şimdi…

Oo bırak, yerine otur, iyi misin? kolundan tutup sandalyeye oturttu kadın. Sen hâlâ hastasın. Yedin mi bugün? Adın neydi senin?

Petek.

Ben de Lale’yim. Petek, yanında annen yok mu? Hani seni arayalım mı, evinizde telefon var mı?

Annem yok.

Hımm… Peki, baban ya da yakın akraba?

Yok, ben iyiyim. Hadi ben kalkayım, tuvalete gitmem lazım.

Zar zor tuvalete ulaşınca aynada kendine baktı. Gözaltları mor, dudakları bembeyaz, sadece simsiyah gözleri ateş gibi. Yurtta ona Petek Kara diye lakap takmışlardı; gözleri karaya yakın diye Kara Petek derlerdi. Bu lakabıyla övünürdü.

Yüzünü soğuk suyla yıkadı, biraz kendine geldi. Kadının çabası sayesinde ona komposto getirdiler.

Ayakta dolaşırsan, kendi yemeğini alabilirsin, dedi temizlikçi kadın.

Daha yeni düşecekti! Onu ben mutfaktan getiririm, başka hiçbir şey yemeyecek, dedi Lale.

Petek yatakta duramayınca yürümeye başladı, sonra Sametin yanına gitti. Dikkatli bakınca; güzel yüzlü bir çocuktu, annesine benziyordu, kıvırcık saçlı. Ama çok zayıf…

Ölecek mi o? Yurt çocukları kadar dobra kimse olamaz.

Kız hafif ürperdi.

Bilmiyoruz. Ama… evet, Samet çok hasta. Dört ameliyat geçirdi; sonuncusu bağırsaklarından. Ailesi perişan oldu. Neyse, belki mucize olur. Ben babasının kız kardeşiyim, teyzesiyim. Ama dediğim gibi, umut kesilmez ya…

Bilmem, dedi Petek sessiz, yatağına geçti.

Petek düşünüp Sametin bambaşka bir hayatı olduğunu hayal etti. Annesi, babası, dedesi, ninesi, akrabaları Tam bir film havası. Her şeyi var, ama işte hastaydı, ölüyordu…

Kısmet…

Petek başka odaya ancak ateşi yükselince alındı, orada yaşlılarla beraber kaldı. Canı çok sıkıldı, sık sık Sametin yanına gidiyor, yanında oturuyordu. Kimse ses etmiyordu.

Ateşten dolayı çıkışını da geciktirdiler.

Bu arada Sametin babası adı Ahmet Hilmiydi Petek hakkında her şeyi öğrendi. Arada sorarak, arada dinleyerek. Ona kıyafet de getirdiğinde Petek önce sevindi, sonra duraksadı.

Bu Sametin miydi?

Onun…

Ya ölmezse?

Ahmet Hilmi bir an Peteke şaşkın baktı. Ailede kimse böyle kolayca ölüm demezdi. Herkes kabullenmişti, ama dile getirmezdi. Nasıl denir ki; tek evlat hakkında…

Bir kere sadece eşi Sabiha feryat etmişti: Neden, neden biz her şeyi doğru yaptık da oğlumuz ölüyor? Neden bundan mutlu olmam gereksin?

Canı giden insan, geride kalan da tükenir. Sabiha hanım da halsiz düştü, psikolojik ilaçlar kullandı.

Ölmezse ne olur? diye sordu Petek.

Ahmet Hilmi, kendisine olduğu kadar Peteke de dürüstçe cevap vermek istedi.

Maalesef, Petek, kurtuluşu yok Ölmekte, evlat. Zor söyledi.

Peki ölmek acı mı? Petek Sametin gömleğine sarılmış, yüzünde merhametle bakıyordu.

Ahmet Hilmi anladı; çocuk empati kurmuştu, yaşamdan korkmuştu. Doğaldı, kimsesizdi.

Uyumaktan bile kısa sürer, canını yakan olmasın diye buradayız.

Ama hareket ediyor.

O yüzden konuşuyoruz, umarız duyuyor; kesin bilemeyiz.

Aileden biri hep başucunda olurdu. Bir kez Ahmet Hilmi kısa bir iş için çıkınca Petek Sametin bilgisini tutmuş, konuşuyordu:

… Annemi bilmem, belki hayatta değil. Bırakıp gitti; kızmıyorum. Gelse affederdim. İnanmazsın belki. Neyse… Sen ölme bak, annen-baban çok üzülür. Bana öyle insanlar gelmedi. Senin gömleğini giymem, onu kirletmem burda. Benim gömleğim çok, sen yeter ki ölme. Dayan, gayret et…

Ahmet Hilmi kapıdan duymuş, oğlu Sametin soğuk elini tutarak Petekin samimiyetine inanmıştı.

Duyuyor bence, eminim, dedi Petek heyecanla, Samet elimi sıktı, vallahi!

İnanıyorum evlat, inanıyorum, dedi Ahmet Hilmi.

Doktorlara göre Sametin kas hastalığı vardı, sekiz yaşından beri. Kalp, akciğer, bağırsak… İstanbulda, Ankarada tedavi oldular, ömür uzadı; ama kader değişmedi. Annesi Sabiha yükün altındaydı, gece-gündüz oğlunun yanı başında. Ahmet Hilmi de eşine destekti, büyük adamdı çünkü, bir de babaydı.

Ama Sabiha güçsüz düşüp pes ettiğinde iğneye bağladılar.

Konuş onunla, Petek. Eminim seviniyor.

Ahmet Hilmi için Petekin Samete söyledikleri bir vaha gibi oldu, yaşama tutunmak gibiydi. Kapıda dinlerdi:

Bil bakalım, bir gün Suriye lakaplı adam kolumu kırdı, gözüm karardı. Ciddi söylüyorum; ama kısa sürdü. Sonra uyandım, bakıyorum kol yamuk, adam izliyor, tepki bekliyor. Koçum dedim, Haydi, kır tamamla istersen! dedim, içim kabarıyor, ağlamadım inat olsun diye. O da hemşireye koştu. Gördün mü, geçti işte. Sen de iyileşirsin, hastalık varsa derman da vardır. Hadi, kardeşim, kalk bakalım…

Samet bir gece vefat etti. Petek fark etmedi. Sabah kahvaltıdan sonra odaya girdi.

Kendi eski yatağının yanında biri yeni düzen kuruyordu.

Samet nerede? yeni geleni yokladı.

Bilmiyorum, gelen giden olmadı buralara, dedi yeni hasta.

Petek hızla hemşire odasına koştu; kimse yoktu, doktor odasını bastı, soracak kimse bulamayınca bir genç hekime sordu:

Samet! Samete ne oldu? Götürdüler mi, nereye?

Samet mi? Ah Kötü hastaydı, biliyorsun…

Öldü mü? dedi Pat diye.

Genç doktor başını salladı.

Evet, oldu bazen böyle.

Petek kapıya dayandı, öfkeliydi; hastane, doktorlar, tüm hemşireler… Kimse dostu için bir şey yapmamıştı.

Sinirden kendini yere silmekte olan paspasa çarptı, su dolusu kova devrildi, temizlikçi bağırdı, doktorlar geldi, hemşire koştu.

Herkes kızdı, Petek odaya çıkıp yatağına gömülüp elini kulağına bastı.

Koskoca hastane, dolu doktor, kimse onun dostunu yaşatamadı. Hiç kimse.

Neden bir türlü tam uyanamayan Samet ile kısa sürede dost olmuştu, Petek de bilmezdi. Ama olmuştu. Ona hayatı boydan boya anlatmıştı. Annesini, ona ninni söyleyen kadını, kavgalarını, yaralarını…

Bir gece, henüz hastanedeyken rüyasında Sameti otururken görmüştü. Hafifçe gülüyordu. Petek ona koşup, kaldırmak istemişti ama Samet, Beni bırak, sadece oturmak istiyorum, dedi. Neredeyse kız çocuğu gibi bir sesle kendini anlatmaya başladı.

Ne dediğini tam hatırlamıyordu, ama sesi aklında kaldı. Dinledi, dinledi; Samet aniden pencereye bakıp kalktı, pervaza çıkmaya başladı. Petek, rüyada çocuğun düşmesinden öyle korktu ki uyandı.

Camın ardında siyah kanatlı dallar sallanıyordu, ay ışığı içeri sızıyor, Samet sağa sola savruluyor, babası yorgun uyuyordu.

O an Petek yavaşça Sametin yanına oturdu, kuru ellerini tutup, hayatında ilk kez duyduğu ninniden bir kıta mırıldandı:

Kuzum uyusun / Yastığa konsun /
Patileri bembeyaz / Gözleri kapkara, uyusun…

O zamandan sonra Petek Sametle hep kafasında konuşmaya başladı. Samet hayatını anlatıyordu ona; ailesiyle tatile gidişini, anneanne ve dedesini, dedesinin general olduğunu, okulu, sınıf arkadaşlarını, sabah annesinin onu kaldırışını…

Bir ailenin nasıl bir hayatı varsa öyle anlatıyordu Samet. Petekin hayal gücü biraz uçuktu; aile içinde hiç yaşamamış, gerçek ev görmemişti ki… Sadece televizyondan bilirdi.

Mesela, zannederdi ki herkesin yatağı ayrı, antrede dolabı var; perşembe günü balık günü; sabah çayı annesi kepçeyle dağıtır.

***

Gariptir, Samet ölünce Ahmet Hilmi rahatladı. Sakın sevgisizlikten veya kötü babalığından değil; aksine, oğlunun artık acı çekmeyeceğini, ruhunun huzura ereceğini biliyordu. Şimdi yeni hayatı, eşini teselli etmesi gerekiyordu.

Ama aklı hep Petekteydi.

Şimdi evlat edinmek için zaman değildi. Sabiha olmayacak bir şeydi. Kimse Sametin yerini tutmazdı. Tabutunun başında oturuyor, mumlar yakıyor, camilere gidiyordu. Zaten sekiz yıl önce Sabiha bir ameliyatla bir daha çocuk sahibi olamayacaktı.

Petekin annesibabası ise hiç olmamıştı…

Petek tamamen başka bir çocuk, Sametin yerine koymak olanaksızdı; sert, kaba ama ruhu iyiydi, Ahmet Hilmi bunu hissediyordu.

Sabiha, bugün hastaneye uğradım. Peteki taburcu etmişler.

Neden? Neden gittin? dedi Sabiha.

Şey… Sametin dosyasını almaya. Bir de… Petek burda olay çıkarmış, Sametin olmadığını öğrenince resmen ortalığı karıştırmış.

Ne saf… dedi Sabiha içini çekip.

Evet…

Bana fazla anlatma, dedi Sabiha. Alışıyorum yavaş yavaş, işlerime bak…

Peki…

Lütfen yeni bir çocuktan söz etme bana, olur mu?

Ahmet Hilmi anlatmadı. Fakat haftasonu Petekin kaldığı yurdu ziyaret etti. İçinde bir ses oraya sürüklüyordu. Petekin anlattığı yurdu görmeliydi. Fakat yetkililer onu Petekle görüştürmedi, şüpheyle baktılar, soru yağmuruna tuttular… Müdüre, gerekçelerini anlatsa da garipsemişti.

Bu hoşuna gitmedi, tam tersine inat etti. Bir arkadaşını buldu; ilkokuldan arkadaşı, şimdilerde koruyucu aile psikoloğu. Ona dertleşmeye gitti. Tatlı dilli biri, her şeyi anladı, başsağlığı diledi, Petek için uğraşmaya söz verdi. En önemlisi eşin ve çocuğun rızası, dedi.

Yine de Ahmet Hilmi Sosyal Hizmetlere gidip gerekli belgeleri aldı. İlginçtir ki, Sosyal Hizmetler oldukça sıcak ve yardımsever davrandı, Petekle görüşme sözü aldılar.

Bunları eşine hiç anlatmadı. Ama kayınpederine ve görümcesi Laleye açıldı. Lale sevindi, Peteki sevmişti. Sabihayla konuşmaya çalışacaktı.

Sabiha, Petek lafı açılır açılmaz ağlamaya başladı:

Onun yeri ayrı! Lütfen anlamıyorsun…

Yerini almak değil, Sabiha… Dışarıda bir çocuk var; sen, ben artık oğluz, Petek de annesiz babasız. Alıp Semanın yerine koyamayız ama insan evladı olup sahip çıkabilir. Samete konuştuğu gibi, ona da candan yakındı. Lütfen bir şans ver, tanıyalım en azından!

Üstüme gelme…

Bu, ilk yumuşamaydı.

Peteki ilk defa müdüre odasında gördüler; gözü önüne bakmıyor, ellerini sıkıyor, simsiyah kesilmişti. Hatta Ahmet Hilmi elini uzattığında, elini vermedi.

Yanlarında psikolog vardı, ona karışmadı. Ahmet Hilmi anlamıştı ki Petek iyice tedirgin. Başka ortamdayken daha başkaydı.

Keşke sarılabilsem, Üzülme diyebilsem diye düşündü. Ne konuşmalı, nasıl yaklaşmalı bilemedi; sonra kırık dökük sohbet açtı. Petek öyle gerilmişti ki, görüşme biter bitmez salona gönderildi.

Ne oldu sana, korkusuz adam!

Bence bizi pek sevmedi ya da gelmek istemiyor, değil mi? dedi Ahmet Hilmi üzgün.

Tam tersi, cevapladı psikolog, O kadar çok ister ki… Sizi kazanmak için çabalamaktan korkuyor, eksik kalmaktan korkuyor.

Biz bu kadar korkunç muyuz? dedi Sabiha.

Siz gerçek anne babasınız; ilk defa. Davranmayı bilmiyor çocuk. Şimdi sadece sizi düşünüyor.

Konuştular ve sonunda Peteki evlerine davet ettiler. Evet demese de, Sabiha hâlâ kararsızdı.

Evde bir araya geldiklerinde Petek heyecanda elleri terliyor, gözünü tabaktan ayırmadan oturuyordu, bir şey yemeye, çay içmeye bile çekiniyordu. Her şey hayalindekinden bambaşkaydı; fazla yakın, fazla sıcak.

Nedense Sabihadan çok korkuyordu.

Bir an Ahmet Hilmi kaşığı düşünce Petek irkildi, Eyvah! dedi içinden.

Vallahi, beceriksizim, gülerek aldı. Sen niye yemiyorsun, hadi patates al…

Petek küçük bir lokma alıp sustu.

Hadi, gevşe biraz!

Petek, ister misin, Semetin odasını göreyim? dedi Sabiha.

Petekin gözleri pır pır parladı.

Odaya girince büyük bir portreyle karşılaştı, biraz farklı ama canlı gülen Semet işte. Destek gibi geldi, sanki Korkma, buradayım, diyordu.

Vay be Semet, selam! hızlıca uzandı, çerçeveyi dokundu. Burada biraz daha topluymuş.

Son zamanlarda zayıflamıştı. Bu fotoğraf eski… dedi Sabiha; ölümünden önce, demeye dili varmadı.

Ölmeden önce yani? dedi Petek.

Sabiha fotoğraflara geçti.

Onu şimdi tek başıma bakamasam olur mu? Biraz zor geliyor…

Petek kanepede oturup albümü açtı. Sabiha pencere yanında soluklandı.

Bu Samet mi? Ne kadar minikmiş… Samet miydi bu?

Beraber bakmak zorunda kaldı, Sabiha. Albümdeki her fotoğrafa Petek canlı yorumlar yapıyordu: komik, güzel, harika…

Hepsini soruyordu, meraklıydı.

Bir deniz fotoğrafı görünce, bastı çığlığı:

Ooo deniz! Samet bana anlattı, siz denize gitmişsiniz.

Sabiha üzüldü.

Dedi mi? Petek; o zamanlar konuşamıyordu ki…

Petek gözlerini kaldırdı, hatasını anladı ama yine de:

Ama bana anlattı!

Sabiha tartışmadı. Fotoğraflara bakarken bir huzur hissetti, korku dağılmıştı, acı yerini meraka bırakmıştı. Belki de bir çocuğun varlığı dayanmayı kolaylaştıracaktı.

Derin bir nefes aldı, kararı verdi:

Petek, eğer seni evlat edinmek istesek, olur mu?

Tekrar gerildi Petek, albümü çevirdi.

Bilmiyorum. Samet çok iyiydi. Ben o kadar iyi değilim belki. Ben alışamam galiba…

O anda Sabiha onu sımsıkı, şefkatle sarıldı.

Merak etme, seni Sametin yerine değil, onun dostu olarak istiyoruz.

Petek bir anlığını dondu, uzun zamandır kimse ona sarılmamıştı. Kadının kokusu, sıcaklığı çok tuhaf geldi.

Saklanmak için ellerinin arasındaki albümü çevirmeye devam ederken ağlamaktan kendini alamadı, boğazı düğümlendi. Hıçkırarak ağladı.

Ağlıyor musun Petekim? Sakın utanma, bak ben de ağlarım. Dayan, delikanlı olmak budur, güçlü olursun! diyerek gözyaşlarını sildi Sabiha.

Bu sözleri çoktan duymuştu.

Odada pencere açıktı. Hava temiz, tül şişmiş, dalların yeşili camdan içeri doluyordu. Duvarın ucunda eski dostu Sametin portresi gülümsüyordu.

Petek usulca sordu:

Siz o ninniyi bilir misiniz; Kuzum uyusun, yastığa konsun, patileri beyaz, gözleri kara, ninni…

Bilirim, bir ninni. İstersen öğrenirim, sana söylerim.

Petek burnunu çekti, başını salladı. Artık başka bir dileği yoktu…

***Sabiha hafifçe gülümsedi, Peteki kucağına aldı. Yavaşça başını okşayarak pencereye doğru beraber yürüdüler. Gün yeni başlıyordu sanki; sabaha ait iç huzuru, odanın içine dolmuştu. Kuş sesleri, dallardan bir iki rüzgâr sesi duyuldu. Petek gözlerini kapayıp içine çekti o havayıhayalindeki ailesi, televizyonlardaki gibi değildi belki, ama bambaşka güzellikte, kendine ait bir ailesi oluyordu şimdi.

Sabiha fısıldayarak, Petekin istediği ninniyi söyledi, kelimeleri hatırlayamadıkça ikisi birlikte uydurdular; eksik yerleri kahkahayla doldurdular. Ahmet Hilmi kapıdan onları izliyor, içinden İşte aradığımız huzur bu belki, diyordu. Sametin portresi hâlâ gülümsüyor, odada bir yıldız gibi parlıyordu.

O akşam Sabiha, Petekin yatağına kıvrılırken kulağına: Burada, bu evde, kimse seni bırakmaz. İstersen sabaha kadar ninni söylerim, dedi. Petek, uzun zaman sonra ilk kez sımsıkı sarıldı, gözlerini kapattığında ninninin sıcak tınıları, göğsünde yankılandı.

Dışarıda tül perdenin ardında ağaçlar dalgalandı, yaz sabahı yavaşça eve süzüldü; içeride eski yaraların yerini, bir dostun gülümsemesi ve bir annenin kalp atışları aldı. Ve Petek, artık yalnız rüyalarında değil, gerçek hayatında da kendini ait hissetti.

Çünkü bazı acılar geçmez belki, ama yeni bir yuvada, birlikte söylenen bir ninniyle, insan yeniden doğar.

Rate article
Lifequest
Petek: Bir Hikaye