GÜNLÜK: PETEK
Hastane odasının penceresi açıktı. Sabah ilk iş, hemşire açtı camı. Hava serin ve tertemizdi. Perde usulca hareket ediyordu, dışarıda ağaçların yeşili insanın içini açıyordu, yazın kavurucu sıcağına daha çok vardı.
Ben, Petekin apandisti aldılar. Doktorlar operasyonun zor geçtiğini, zor yetiştiklerini söylediler ama Petek korkusuzdur.
İğneden korkmaz mısın? Hemşirenin gülümseyen yüzü ve şırıngadan hava çıkarması geliyor gözümün önüne.
Yatağımda yan döndüm, kalkmamın hâlâ yasak olduğunu biliyordum.
Beni korkutmakla uğraşıyor…
Sokakta fenalaşmıştım, oradan getirdiler. Hayır, evsiz filan değilim, çocuk esirgeme yurdunda büyüdüm. O gün pazardan beraber gizli gizli iş yapan arkadaşlarla geliyorduk, tam yurda girmeden sancım tuttu.
En çok ona üzülüyorum; Laleyi ve küçük Serkanı da sıkıntıya soktum. Yurtta bu yüzden huzursuzluk olacaktır. Amine Hanım, müdür yardımcımız, ameliyattan sonra hemen koşup geldi. Çok ilgilendi, benimle eğildi, bir şeyler söyledi ama detayını hatırlamıyorum; hâlâ narkozun etkisindeydim.
Keşke yurtta tutulsaydı sancım. Hemen yetişilebilirdi. Ama işte, olan oldu…
Olanı hep o bayat kayısıları suçladım. Pazarda çürük diye verdi adamlar ama tadı bal gibiydi. İşte, öyle kaptırınca mide dayanmıyor tabii.
Eee aslanım, nasılsın? yaşlı, kolu kıllı doktor dikişlerime baktı, En zoru geçti. Artık korkacak bir şey kalmadı.
Zaten korkmuyordum.
Cesursun yani? Ama bak cesur çocuk, şimdilik hiçbir şey yemeyeceksin. Ziyarete getirilen yiyecekleri de yasakladım. Dayan biraz, akşama komposto getiririz.
Doktora sırf saygıdan başımı salladım. Zaten bana yiyecek getirecek kimse yok. Çocuk yurdunda benden herkes şu an sinirli yurttan habersiz çıktığım için. Pazara duvarın arkasındaki delikten gizli geçtik, sonra işte bu tutan sancı danstan dönerken tuttu, rezillik oldu.
Ama cesurluk konusunda doktor haklı. Cesaret mi? Hayat zorladığı için öyle oldum. Annem doğurmuş, mecburiyetten bence. Kürtaj parası bulamamıştır herhalde. On yaşındayım ama bunu düşünmek bana acı gelmiyor; yurttaki herkes gibi alıştık.
Anneme kızgın değilim, tam tersi, beni dünyaya getirdiği için teşekkür ederim. Hem ilk günden annelikten vazgeçti, ama yine de teşekkürler.
Üç yaşıma kadar bebek yuvasında kaldım, sonra Mersin Çocuk Esirgemeye, oradan Adanaya geçtim. Hep hayatta kalmak için mücadele ederken geçti zaman.
Yemekhanede yemek kavgalarını hatırlıyorum. Gerçi zaman sessiz bir dönemdeydi ama memurlar yemekleri eve kaçırır, arabayla götürürlerdi.
Yemek için kavga etsek neyse, her şey için dövüş vardı. Büyüdükçe güçlendim. Hatta bileğimi iki kez kırdılar. Arada gelir temizlikçi, bizi saçsız yapar bir seferinde başımda dokuz farklı yara izi vardı, kadın gözyaşına boğulmuştu.
Niye ağlıyorsun ki? Ben ağlamam.
Şimdi karnımda bir iz ya da iğnelerle mi korkacakmışım… Güldürmesinler.
Büyükleri hep soğuk ve hesapçı buldum. Ben küçük ya da tatlı bir kız çocuğu gibi değildim ki herkes kolayca sevsin. Biraz haşin, biraz inatçı ve net.
Bak oğlum, Petek Demiral! Sakın bir şey çevirmeye kalkma, izoleye yollarım seni! İkinci müdür Amine Hanım böyle çıkışırdı.
Hiç cevap vermem, ama tam itaat da etmem. Zaten kendi kurallarım ve ilkelerim var.
Dünyada hatırladığım bir tek yetişkin var. Annemi hayal eder gibi değil de, bu kadını düşünerek onunla içimden konuşurdum.
Altı yaşındaydım, ona çalışmaya başladığında. Hangi kadındı bilmiyorum, sadece mavi gözleri, yumuşacık elleri ve kokusunu hatırlıyorum. Beni dizine oturtur, kulağıma fısıldardı:
Güçlü olmalısın, Petekim. Güzelce yemek ye, kendine iyi bak, uy. Zor olacak ama üstesinden gelirsin, tamam mı? Yeter ki çabala.
Sonra bana bir ninni söylerdi:
Uy uyanmasın minik kuzum,
Misket yanaklı, pamuk tül kadın.
Uyur uyanmaz, yanımdasın sen,
Tatlı rüyalarında öylesin.
Çok büyüdüm sanırdım, ama tam bunalınca, hâlâ bu basit ninniyi içimden tekrarlardım. Gözümü yumar, o ellerin sıcaklığını düşünür, biraz sakinleşirdim.
Bu kadın bir gün aniden ortadan kayboldu. Bana ninniden ve hatırasından başka bir şey bırakmadı. Kimse bana ninni söylemedi, el üstünde tutmadı. İsmini unuttum, içimden ona anne deme alışkanlığım oldu. Belki de geçici bir bakıcıydı. Ama insan arada hayal kurmak istiyor.
Hemşire pencereyi kapadı, karşı yatakta çarşafları değiştiriyor. Yalnız yatmak sıkıcıydı.
Az sonra bir sedye ve birçok beyaz önlüklü insan girince ortam karıştı. Benim yatağımdan çok göremedim. Hastaneye yeni gelen, incecik, sivri burunlu bir çocuk sedyede yatıyordu, serum takılmış. Sonra herkes çıktı, kız hemşireyle bir adam kaldı.
Çok sessizdi ortam; adam, hemşire ve çocuk arada bir laf ediyordu.
Uyuyacak, dedi hemşire.
Tamam, sağ ol.
Çağırırsınız…
Olur.
Kadın çıktı. Adam sırtını bana dönmüş, oğlunun başucunda oturdu, hareketsiz, sanki o da uyuyordu.
Ben sırtıma dönüp biraz hareket ettim, yatak gıcırdadı. Adam bana çevrildi, arada çatık kaşı, torbalı gözleri var ama sıcak biri.
Merhaba, fısıldadı.
Merhaba, dedim.
Adam doğruldu, yine oğluna baktı. Sonra sandalyeyi aldı, yanıma gelip oturdu.
Ameliyat mı oldun?
Evet, apandisit.
Kalkmıyor musun?
Henüz izin yok.
Bir isteğin var mı?
Yasakmış. Akşama kadar bir şey verilmeyecek. Peki onun nesi var? Başka yatağı işaret ettim.
O mu? Adam dönüp baktı, kaşlarını astı. Farklı bir hastalığı var. Yanında kalmam sorun olmaz değil mi? Yardım lazım olursa bakarım, çok insan gelince çıkarım.
Olur, başımı salladım, ne hakkım var itiraz etmeye.
Adam sandalyesini çekti, alçak sesle:
Onun adı Semih, 11 yaşında. Senin adın?
Petek, on yaşındayım.
Teşekkürler Petek, dedi adam. Niye teşekkür ettiğini anlamadım.
Ertesi gün neredeyse hep birileri vardı. Mesela sabah Semihe serumlar takıldı, defalarca doktor geldi. Babası hep yanında kaldı, bazen ona bir şeyler fısıldadı. Semih ellerini, başını oynatıyordu ama gözleri kapalıydı. Sanki hâlâ uyuyordu.
Bir ara yaşlı bir çift ve genç bir kadın geldi. Annesiydi demek. Kadın uzun boylu, dimdik, minik bir kemerli burun ve atkuyruğu yaptığı kıvırcık saçlarıyla… Bembeyaz, gözleri ağlamaktan kızarmış. Onu tutarak odaya getirdiler, oğlunun yanına oturdular, kadın oğluna saçını okşayarak bir şey anlatmaya çalıştı.
Belki Peteki başka odaya alsak? dedi adam, benden yana endişeliydi sanki.
Evet, gün içinde alacağız.
Doktor bana döndü, sanki varlığımı unutmuş gibi geldi.
Nasılsın evlat? Ağrın var mı?
Biraz.
O gece az uyudum, dikişim sızlıyordu, dönmeye korktum, sonda rahatsızdı. Yemeği de unutmuş olabilirler ya da henüz zamansızdı.
Artık yavaş yavaş kalkabilirsin. Bugün yürüyebilirsin, seni başka odaya alacağız. Hadi bakalım.
Kalkmak istedim, ama hemşire gelmedi. Odaya giren çıkan çoktu.
O zaman anlamaya başladım ki Semih ölüyor. Hep uyukluyor, etrafındaki herkes sessiz, gergin ve umutsuz.
Semihin yakını olan genç kız yanında kaldı. Hemşire sondamı çıkarırken kız utandığımı anladı, ima ettim ama hemşire umursamadı.
Kimsenin umurunda değilsin! dedi kısa kesti. Gerçekten de öyle, kimsenin umuru değildim.
Bir saat sonra kalkmaya karar verdim. Yatağımda, üstümü örtüp oturdum.
Kız döndü.
Yardım edeyim mi?
Gerek yok, Başım döndü, tekrar uzandım.
Bir dakika sonra tekrar oturdum.
Kıyafetlerim nerede, biliyor musun?
O da bilmiyordu ama öğrenirim dedi.
Ama Semih’e göz kulak ol, olur mu?
Yavaştan kalktım, battaniyeye sıkıca sarılı. Adımlarım titriyordu, yataktan dışarı çıkamıyordum, “meğer yürümek de zormuş” dedim.
Nihayet kıyafet getirdiler hastane kıyafeti.
Sırtımı dönerim, korkma, dedi kız.
Yatağa oturdum, pantolonları giydim. Hepsi çok büyüktü, beli topladım, becerikliliğimdir; ama paçaları bükemedim. Tam kalkarken kız gördü halimi.
Dur hele. Vay! Büyük bayağı. Hadi ben burayım, paçaları katlayayım, uzun uzun uğraştı, bayılacak gibi hissettim.
Şimdi düşeceğim…
Dur dur, gel otur, dedi kız kollarımdan tuttuğu gibi sandalyeye geçirdi, Vay be, hâlâ iyileşmemişsin. Hiç bir şey yedin mi? Adın neydi?
Petek.
Benimki de Ekin. Petek, annen yanında olmalı. Belki arayabiliriz…
Annem yok.
Peki… ya baban…
Sorun yok, iyiyim. Tuvalete gitmek istiyorum…
WCye zorlukla yürüdüm, aynada kendime baktım. Gözler morarmış, dudaklar bembeyaz. Gözlerim kömür gibi parlıyor. Bir zamanlar bir bakıcı bana, Soyadın Demiralı gözlerin yüzünden vermişlerdir, kapkara derdi. Yurtta bana Demir derler, gurur duyardım.
Soğuk su yüzüme iyi geldi. Ekin sağ olsun, bana komposto getirdi.
Artık yürümen lazım, kaşık al, kendin gel kantine.
Nereye?
Hemşire: Merdivenden sağa, yine sağa. Zaten yemeği kokudan bulursun.
Demin az daha düşüyordu çocuk! diye çıkıştı Ekin, Ben alırım onun için. Başka bir şey yiyemez zaten.
Yataktan çıkmak istemedim, yürüdüm. Semihe baktım kız gibi güzel bir çocuk, annesine benziyor; kıvırcık, sıska…
O ölecek mi? dedim.
Kız irkildi.
Bilmiyoruz. Ama… Evet, Semih çok ağır. Dört ameliyat oldu, bağırsaklarından. Anne babası tükendiler, biz de destek olmaya çalışıyoruz. Ben yengesi olurum. Ama bazen mucizeler oluyor, değil mi?
Bilmem, yatağıma geçip oturdum.
Bu çocuk farklı bir yaşam sürmüş, kendi ailem olsaydı… Annesi, babası, ninesi, dedesi var, o yüzden mutlu olmalıydı. Ama işte…
Kader…
Beni odaya taşımadılar. Akşam Semihin babası geldi, yine hareketlilik oldu, bu kez benim için kimsenin gelmediğinden konu ettiler.
Petek, doktor dedi ki yurttanmışsın, doğru mu? Sordu adam.
Evet.
Belki yan odaya gidersin. Semih ağır hasta…
Burada kalsam olur mu?
Dört gün sonra ateşim çıktı, yaşlıların yanındaki başka odaya aldılar. Sıkılıyordum, Semihin yanına yine gidip oturuyordum. Kimse kovmadı.
Ateşim düştü ama çıkışımı geciktiler.
Bu süreçte Semihin babasının adı Hasandı, artık beni iyice tanıdı. Yavaşça sohbete daldık. Bir gün birkaç eski kıyafet getirdi, kabul ettim ama Semihe baktım:
Bunlar onun mu?
Evet
Ya iyileşirse?
Hasan şaşkınlıkla baktı. Evde sesli ölüm demiyorlardı. Umut varsa ses etmemek lazım. Bizim yurttakilerde öyle şey olmayacak bir şey.
Bir kez ablası Songül, Her şeyi doğru yaptık, her şeyi denedik, neden ölüyor! diye isyan etti.
Sevdiğin biri gidince, insanın bedeni de güçsüzleşiyor. Eşi de öyle. Yaşayacak gücü kalmadı, sakinleştirici ile ayakta duruyordu.
Ya iyileşirse? sordum.
Bunu belki ona açıklamak isterdi, en çok kendisine açıklamak için.
Olmayacak maalesef. Artık iyileşmesi mümkün değil Petek.
Ölmek çok acı mı? Semihin gömleğine sarılıp, çocuğa gülümsemeye çalıştım.
Hasan gördü bu halimi. Birkaç gün yanı başında konuşmaları dinlemişim, bir yetim çocuk için korku verici bir durum, anladı, sesimi yumuşak tuttu:
Uyuya dalmaktan daha hızlı. Hiç acı hissetmesin diye buradayız.
Ama kıpırdıyor…
O yüzden konuşuyoruz, duyduğunu umuyoruz. Ama kesin değil.
Aile durmadan yanında. Bir sefer, Hasan kısa bir iş için çıkınca ben Semihin parmaklarını tuttum.
… Annemi bilmem, büyük ihtimal yaşamıyor. Terk etmiş işte… Gelseydi affederdim. İnanmazsın mı? Neyse Sen ölme, annen-baban çok üzülüyor, baban şahane insan. Benim olsa asla bırakmazdım. Gömleği geri getiririm, bana bir şey olmaz. Sen çok iyisin, dayanmaya çalış…
Hasan kapıda göründü, boğazı düğümlenmişti.
Duyuyor, eminim, elini sıktı bana, yemin ederim.
İnanıyorum Petek, inanıyorum.
Hasan ve ailesi bekliyordu. Her umutla parlasa da, doktorlar her şeyin sonuna gelindiğini söylemişti. Sekiz yaşında başlayıp her organı etkileyen hastalık… Her yere, Ankara, İstanbul gitmişler. 11 yaşına kadar bu inatla yaşadı. Annesi Songül her daim yanında, ayakta kalmaya çalıştı. Dualar, yollar, klinikler…
Sonunda yıkıldı kadıncağız. Hasan ise elinden geldiğince yükü tuttu.
Konuş onunla, Petek. Eminim huzur duyuyordur senin arkadaşlığından.
Hasan için bu sohbet başka bir pencere, teselli gibiydi. Çocukla uzun uzun konuşmam, yatak başında kendi hikâyemi anlatmam önemli geldi ona.
… Düşünsene, geçenlerde yurtta dövüştüm, bileğim kırıldı, gözüm karardı. Ses etmeyeceğim dedim, ağlamam; herkes şaşkın, kırıkla dalga geçiyorum. Sonra ayağa kalkıp, “Al işte, kırık neyse, geçer,” dedim.
Başımı yasladım, hikâyeler anlattım. Geçici bir huzur getirdi.
Semih o gece öldü. Fark etmedim. Sabah viziteye çıktım, kahvaltıdan sonra yanına uğradım.
Yatağında yeni bir hasta eşyaları yerleştiriyordu.
Nerede? dedim, Semihin biraz önce yattığı yatağı gösterdim.
Bilmiyorum, dedi adam.
Hemen koştum hemşire istasyonuna, kimseyi bulamadım, doktor odasına dolandım, kendi doktorum yok, bir asistan bulup sordum:
Semih! Semihe ne oldu? Taşıdılar mı?
Semih mi? dedi ve durakladı, Ağır hastaydı…
Öldü mü? dedim.
Başını eğdi.
Yavaşça odaya geri döndüm. Bütün hastane, doktorları, hemşireleri, hiçbiri dostumu yaşatamadı. Çok kızgındım!
Sinirimi nasıl çıkaracağımı bilemedim; koridorda temizlik yapan kadının kovasını tekmeledim, su döküldü. Bağırışı, arkamdan gelen doktorlar, kızan hemşireler… Sonra odaya geri döndüm, kafamı ellerimle kapattım.
Neden? Neden… Hiçbir şey yapamadılar.
Semih’le kısa süre gerçek anlamda sohbet edemedik, belki bilinci açık değildi. Ama ben ona her şeyimi anlattım. Annemden tut, çocukluğuma, üvey anneme, dayaklara…
Bir gece Semihi rüyamda gördüm, oturdu, gülümsüyor. Koştum yanına sarıldım, Bırak dedi, oturmak istiyorum. Hafif kız sesiyle bana hayatını anlattı.
Detayı hatırlamıyorum, ama konuştu. Ona, bana, ailesine dair hikâyeler anlattı. Sonra kalkıp pencereye tırmanmaya çalıştı. O kadar korktum ki, uyandım.
Dışarıda kara dallar savruluyor, dolunay parlıyor. Semih debeleniyor, babası uyuyor.
Yavaşça Semihin yanına oturdum, incecik ellerini tuttum ve bana vaktiyle söylenen ninniyi mırıldandım:
Uy uyanmasın minik kuzum,
Misket yanaklı, pamuk tül kadın.
Uyur uyanmaz, yanımdasın sen
O günden sonra içimden Semihle konuşuyorum. O bana ailesini, denizi anlattı, dedesinin general olduğunu, annesinin sabah onu okşadığını… Hep hayalini kurduğum gibi, aile evinde nasıl yaşanır bana aktardı.
Bir keresinde, memlekette herkesin yatakları aynı odada olur sanırdım. Herkesin kapısında minik dolapları olduğunu, perşembe günleri balık günü, sabahları çayları annelerinin kepçeyle doldurduğunu zannederdim… Hepsi televizyondan gördüğümden.
***
Garip ama Hasan, Semihin ardından yorgunlukla ve hafif bir ferahlama hissetti. Çünkü bu acıda, artık o da yaşamıyordu ki, eşinin gözü önünde yok olmak daha beterdi. Onu ayakta tutmak gerek.
Yavaş yavaş Peteki düşündü. Hiçbir çocuk Semihin yerini tutmazdı, bunu da karısı anlamazdı. Ama Petek bambaşka bir çocuktu, ne kadar sert dursa da içi pırıl pırıldı.
Songül yasa gömülmüş, Semihin portresi salonun ortasında çiçeklerle dolu, kadın saatlerce orada oturuyor, mum yakıyor, mezarına gidiyordu. Bir daha çocukları olmayacaktı, Petekin ise asla annesi babası olmayacak.
Hasan karısına konuyu açmadı ama psikolog olan eski dostu Tuğçeyle görüştü. Tuğçe bütün süreci anladığını, ama en önemli olanın eşinin ve Petekin onayı olduğunu söyledi.
Hasan, il müdürlüğünden evlat edinmeyle ilgili belgeleri aldı. Kimseye bir şey anlatmadan, Tuğçeye, yengesine haber verdi.
Ama Songül ağladı, Kimse Semih’in yerini alamaz! dedi.
Hiçbir zaman yerine koymak gibi bir niyetimiz yok, dedim. Sadece o da yetim, biz de taze yeni yetim kaldık…
Birkaç hafta sessiz geçti. İlk buluşmamız yurtta, Tuğçe’nin yanında gerçekleşti. Petekin elleri gergindi, başı öne eğilmiş, Hasan’ın uzattığı eli sıkmamıştı bile. Hastanede ki Petek bambaşka, şimdi buz gibi.
Hasan laf olsun diye konuştu, sessizliği doldurmak için. Petranın gözleri korkudan büyümüştü. Songül gözlerini ondan ayırmıyor, Tuğçe notlar alıyordu.
Çıkınca,
Sanırım bizden hoşlanmadı, gelmek istemiyor, dedi Hasan.
Yanlış, dedi Tuğçe, Yalvarıyor alın diye, ama yetersizim, yapamazsam ne olur korkusuyla her hareketine dikkat ediyor.
Kötü müyüz yani? dedi Songül.
Hayır, siz gerçek ailesi olacaksınız. Onu ürkütüyor, dedi Tuğçe.
Sonra Peteki eve davet ettiler. Henüz kesin onay yoktu. Songül hâlâ kararsızdı.
Petek eve gelince oturdular, çay ikram edildi. Elleri terledi, bardak tınısı, tabak, vitrindeki eşyaların yakınlığı onu korkuttu.
Songül’den çekinirdi.
Hasan kaşığı düşürünce,
Yandık yani, dedi.
Aynen öyle, dedi Hasan gülerek, Hadi Petek, ye bakalım patates.
Azıcık ağzına attı patatesi, çiğnemeye utandı, yutamadı.
Rahat ol oğlum.
Petek, Semih’in odasını göstermek ister misin? dedi Songül.
Gözleri parladı Petekin.
Kocaman bir portre… O an Semihin yüzünü canlı görmek, öyle bir destek verdi ki, sanki Semih korkma, buradayım diyordu.
Ooo! Merhaba Semih. Burada biraz kilolu.
Pek de zayıf değildi, hatta sonradan… Songül cümlesini yutkundu, öldü demeye gücü yoktu.
Sonra, yani, öldüğü zaman mı? dedi Petek açıkça, portreye dokundu. Eşyalarını ve burayı bana gösterir misin?
Songül neyi kastettiğini anlamadı ama hemen fotoğraf albümünü getirdi.
İstersen sen bak, ben dayanamam, dedi Songül.
Dizinin üstünde sayfa açtı Petek. Songül usulca yanına oturdu, birlikte baktılar. Korkusu azaldı, acısı hafifledi Songülün.
Şuna bak, komikmiş, süpermüş… dedi Petek.
Her şeyi sordu, ilgilendi, meraklıydı. Bir fotoğrafta hemen haykırdı:
Ooo, deniz! Semih bana ailecek denize gittiklerini anlatmıştı!
Demiş miydi? dedi Songül, hüzünle başını salladı. Ama son günlerde konuşamıyordu ki…
Petek şaşırdı, ama ısrarcıydı.
Bana konuştu!
Songül tartışmadı. Fotoğraflara baktıkça rahatladı. Kendini daha huzurlu hissetti. Bu çocuğun yanında olmak, oğlunun kaybını kabullenmeyi kolaylaştıracak gibiydi.
Derin bir nefes aldı, sordu:
Petek, seni evlat edinmek istesek, ister miydin?
Gene kasıldı, albüm sayfalarını çevirdi. Uzun sessizlikten sonra:
Bilmiyorum… Semih iyi biriydi. Ben iyi değilim. Pek bir şey beceremem…
Songül birden sıkıca sarıldı ona.
İşte, ne güzel… Biz seni Semih’in yerine değil, büyük dostu olarak kabul edeceğiz.
İlgiyle korktu başta, uzun zamandır kimse sarılmamıştı ona doğru düzgün elleriyle. Kadının kokusu, teninin sıcaklığı boğazına düğümlendi.
Utanıp önüne bakarken, albüm sayfalarını çevirdikçe sanki daha da sarıldı, ona yaslandı.
Petek hayatında hiç ağlamadı.
Şimdi ise boğazında bir yumru, gözyaşı sel olmuş. Hıçkırarak ağladı.
Ağlıyor musun Petek? Ama ağlama, ben de ağlarım. Dayan, sen erkeksin. Güçlü olman gerek! dedi Songül, elini tutup ağzından yaşlarını sildi.
Bu kelimeleri bir yerden biliyordu.
Oda pencereyi açınca yine hafifçe esen rüzgar, şişmiş tül, ağaçların yeşili, portreden gülümseyen Semih…
Ve ben, küçücük bir kız çocuğu gibi sordum:
Şey… Uy uyanmasın minik kuzum, Misket yanaklı, pamuk tül kadın… diye bir ninni biliyor musunuz? Öğretir misiniz bana?
Songül burnunu çekip gülümsedi ve başını salladı. Tabii ki öğrenirim, dedi.
Bundan başka bir şey istemem…



