Ayşe bütün günü mutfakta geçirmiş, yemek üstüne yemek hazırlamıştı. Akşam saatlerinde kapı zili çaldı. Eşim Tolganın akrabaları geldiler, masaya yayıldılar. “Nerede et? dedi Tolganın teyzesi alaycı bir tavırla. Ayşe gülümseyerek Orada, işte fırında dolma ördek var dedi. Teyze öfkeyle sandalyeden kalkıp, Ben bunu yiyemem, hadi biz gidiyoruz! dedi. Tolga da ona uyup hemen kalktı: Sen hayatı yaşa bakalım, yemek yapmayı bilmeyenle evli kalacak halim yok! dedi, eşyalarını apar topar çantasına doldurmaya başladı.
Alo, Gülşen? Benim, Ayşe. Evet, evet, Ayşe dedim. Kulağında cızırtı mı var yine? Niye mi aradım? Bu sene size gelmeyeceğim, valla… Yok yok, bayrama da değil, yılbaşına da… Niye, diye soruyorsun ya? Yani şimdi bir sen, kocan Burak, kızın Merve eşiyle, çocuklar; bana da tabak tabak salata, üstüne taksi, üstelik duble tarifesi… Hem, başka evde uyuyamam ben zaten, bilirsin. Napacağım evde? Hiç, yatarım, uyurum işte…
Şimdi söylemesi ayıp, ben son beş senedir onun yanında kutlardım yılbaşını, boşandıktan sonra. Gerekli mutfak gereçlerini bile onun evine taşıdım. Bir ara Gülşen de bana dönüp, Ben de seni arayacaktım ha dedi. Siz, yani ailesiyle, bu sene Bursaya, Burakın teyzesine gidiyorlarmış. Haydi size iyi yolculuk, bol eğlenceler! dedim. Sonra, bir kargaşa… Ayşe, sana bir zahmet, bizim Burakın kuzeni geliyormuş, iki gün kalsa olur mu? diye aradı. Sesi zor duyuluyordu ama tartışmaya hâlim yoktu. Tamam dedim, Olsun, geliversin. Sinyal gitti, Bu hatlar ne biçim ya yine! diye söylenip, telefonu kapattım.
Oturup, uzun uzaaaadıya düşündüm. Aslında, tek başıma kalmayacağım için içim rahatladı. Bir şeyler yapayım, bari salata dedim. Ben, kuru ekmekle de idare ederdim ama misafire ikram olacak bir şey lazım. Hemen patates, havuç, maydanoz attım tencereye; bir yandan da aklım geçmişte…
Eskiden, Tolgayla evli olduğum zamanlar böyle oturamazdım bile. Daha ayın 30u olmadan, sülalenin yarısı Ankaradan toplanıp bize gelirdi. Mutfak cehenneme dönerdi; buhar, tereyağ, açılan camlar bile yetmezdi. Bir yandan paça haşlanır, bir yandan börekler açılır, yağlı köfteler kızarırdı. Ben de oradan oraya koştururdum. Ya paçayı balkona, ya patatesi soymaya… Ama mutfağa derinlemesine karışmayı hiç istemezlerdi; bir defa avokadolu salata yaptım diye haksız gören teyze Bu ne rezalet! dediğinde, herkes onun tarafını tuttu.
Ya, onlar mı doğru, diye sonradan hüzünlenmiştim. Her yer mayonezli, kaşıkla alınca akıyor, bir de misafir erkekler anında sofraya geçip ev yapımı rakıya abanırlar. Ayın biri olur, masada kırıntı bile bırakmadan göç ederler. Ben mi? Haftalarca temizlik, sil süpür… Tolga köye kaçar, keyfine bakar. Bir döner, yüzü asık, saç-sakalı birbirine karışmış. Evlenmişsin de ne olmuş, yemek yapmayı bilmiyorsun der durur, sanki arada bir de Vildandan bahsetmek için bahane bulur.
Ben de hep çocukluk arkadaşıma, Gülşene söylenirdim. Bir gün o da Bak, dedi, Bütün sülaleye, Ayşe tüm yemekleri yapacak de; onlar da bayrama erken gelsin. O da bana yardımcı oldu. Bütün gün az yağlı, hafif, yüzeysel ikramlar yaptık. Sülale geldi, başladılar yine:
Nerede et? Hani şu bildiğimiz etli yemek dedi o meşhur teyze. Ben de Şurada ördek dolmamız var, nefis dedim. O da doymamış gibi, Püre yok mu? dedi.
Kaşlarını çatıp Bildiğin ot doldurmuşsun, affedersin ekin yemi gibi şeyler… Hadi Fehmi, topla, gidiyoruz! dedi. Herkes paltosunu alıp çıktı.
Tolga peşimden, Ya, sen… Neyse, ben de geliyorum! dedi. Eşyalarını unutma! dememle, Tolga hemencecik ne bulduysa çantasına tıkıştırıp çıktı.
Tencereden su taşınca kendime geldim. Az sonra kapı zili çaldı. Herhalde Gülşenin kuzeni gelmiştir deyip kapıyı açtım. Karşımda 40larında sempatik bir adam, “Selam, adım Alper İsmailoğlu, Burakın kuzeniyim, sürpriz olacaktı ama sizinkiler Bursaya gitmiş. Siz de Ayşe olmalısınız dedi gülerek.
Şaşkına döndüm, Ama bana kuzen kız gelir demişlerdi… dedim.
O da gülerek, Belki yanlış anlamışsınızdır?
Hattın berbat olduğunu hatırladım, Belki de öyle, deyip içeri davet ettim.
Merak etmeyin, biletim yarın akşam, sizi fazla rahatsız etmeyeceğim dedi.
Ben yine mutfağa geçtim, haşladığım sebzeleri tabağa alıp soğutmaya başladım.
Alper alayla, Yani tek salatayla mı kutlayacağız yılbaşını? diye sordu.
Ben de beklemediğim bir şekilde, Ne istiyorsunuz, tam donanımlı sofra kurmamı mı? Bir kilo Rus salatası, bir tepsi et mi? diye tersledim.
O gülerek, Yok canım, en sevdiklerim balık ve deniz ürünleri. Etten pek hoşlanmam dedi.
Valla bende balık yok, olsaydı da güzel yapamazdım zaten. dedim.
Alper montunu geçirirken, Dert etmeyin, şimdi hallolur deyip çıktı. Ben bir kahkaha attım, beklediğim teyze yerine ne enerjik bir adam çıktı diye içimden geçirdim.
Adam bir buçuk saat gelmedi. Dışarlarda kayboldu, dedim içimden. Tam telaş yaptığım sırada, kapı yine çaldı. Açtım, bir sürü poşet ve mis gibi kokan çam ağacıyla döndü.
Bu da neyin nesi? dedim, şaşkınlıkla.
Alper çamı duvara dayadı ve Yılbaşı ağacı olmadan olur mu? Ayrıca, mandalina, maden suyu, bir kutu çikolata her şeyi aldım! Haydi yardıma gel de mutfağı toparlayalım! dedi gülerek.
Gerçekten, bütün akşam çamı süsledik, mutfağa girdik çıktık; ben onun tarifleriyle karides, balık ayıkladım, o ise fırına güzelce alabalık koydu.
Saat tam 12de soframız hazırdı. Köpüklü şarabı açtık, kadehler havada tokuştu. Yeni yılda yeni mutluluklara! diye içimizden geldiği gibi içtik. Sonra konuştuk, konuştuk… Dertleştik.
Tolga ilk evlendiğimizde bambaşkaydı. Ben öyle sanıyordum en azından; insan başta eksik yanları pek görmüyor ya… Sonra kabalıklar, azarlar… Başka kadınlardan, yemekten. Hep ben suçluydum. Neyse, hep kendimden bahsettim, biraz da siz anlatın; evli misiniz? dedim.
Alper iç çekti: Şimdilik değilim. Klasik hikâye; ben seferdeyim, o başkasıyla. Döner dönmez boşanacağım zaten. Haydi, artık hüzün geçti, bardağımızı tokuşturalım, çocukluk anılarımıza dönelim! dedi, içimizi ısıtan bir gülümsemeyle.
Bak hele, ben ne yaptım biliyor musun? Mahallede çocuklarla iddiaya girdim, koca ağaca tırmandım, inemeyip ağlamıştım. Amcam gelip kurtarmıştı. Eve gitmişim, annem bir köşeye koyup sabaha kadar bekletmişti beni!
Alper ise Ben okulda müdürün sandalyesini yere yapıştırmıştım, eve gidince babamdan fena fırça yemiştim deyip güldü.
Sabahı kahkahayla ettik. Gözüm ağırlaşınca, Yatmam gerek ama önce masayı toplayayım dedim.
O ise net: Sen bırak, hepsini ben hallederim! dedi.
Odama geçip bir dakika içinde sızmışım.
Sabah Alper usulca uyandırdı: Ayşe, kalkmam gerek. Biletim var, terminale yetişeceğim.
Panikle yataktan fırladım: Aa, saat kaç oldu? Niye daha önce uyandırmadın?
O saçımı alnımdan geriye ittirdi, Çok tatlı uyuyordun, kıyamadım. Ama gitmem lâzım artık dedi.
Ben kapıya kadar uğurladım: Çok teşekkür ederim, gerçekten sayende bayram gibi oldu bu yılbaşı, dedim üzgün bir sesle.
O ise bir an duraksayıp, cesaretle Sana tekrar gelebilir miyim, müsait olunca? diye sordu.
Ben heyecanla, Gel tabii, ben beklerim dedim.
Sözümü bitirmeden beni öpüp, O zaman, hoşça kal! deyip merdivenlerden kayboldu.
Kapının önünde uzun süre durup dudaklarıma dokundum, yüzümde tarifsiz bir mutlulukla. Hayat işte böyle, bazen yıllarca tanıdığını sanırsın, insanın içinden kötüsü çıkar. Bazen ise bir gecede dost olursun, ömür boyu beklediğin mutluluğu bulursun.
De ki hayat mucizelere inanmayanlara şaka yapmazama inananlara, hele bir yılbaşı gecesi, bir güzel tesadüf yeni bir sevda, yeni bir hayat hediye ediverir!



