Ne zaman Vali Zeynep’e gelirse, Zeynep’in gözlerinin içi gülüyor, aklı başından gidiyor adeta. Mutluluktan tabii, ne olacak! Hemen bir telaşa kapılıp aynanın karşısında saçını düzeltiyor, koltuğun altına evde dağınık kalmış kıyafetlerini tıkıştırıyor, saçındaki bigudileri çözüyor. Sonra hızla banyoya koşup saçını tarayıp, dudaklarını boyuyor. Tüm cazibesiyle, kuşanıp kuşanıp salonun kapısında beliriyor.
Nasıl mutlu olmasın ki? Siz söyleyin şimdi. Zeynep, tek başına oğlunu büyüten bir kadın. Resmen hiç evlenmemiş aslında. Bir zamanlar, Ekremle kısa bir flört yaşamış sadece; o da bir, bilemedin iki ay sürmüş. Ardından Ekrem, aslen nereli olduğunu da tam bilmediği memleketine dönmüş. Türkmenistan mı, Azerbaycan mı; Zeynepin tam aklında kalmamış. Burada ne yaptığı bile muamma; ama anlaşılan pazarda çalışıyormuş.
Ekrem bir akşam ansızın kaybolduğunda Zeynep hamile kaldığını dahi daha yeni anlamıştı. Birkaç haftalık hamileydi, doğru dürüst farkında bile değildi. Bir ay boyunca ortalarda görünmeyince bir başına kaldığını kabullenmek zorunda kaldı.
Doğum zamanı geldiğinde, Zeynep çok tatlı, sağlıklı bir oğlan dünyaya getirdi. Hem de kimden, kendisi de güzel, Ekrem ise tam bir yakışıklıydı zaten. Ona Tarık adını verdi. Sebebi de, hamileyken televizyonda tesadüfen Yol Ayrımı filmini izlemişti; oradaki başrol oyuncusu Tarık Akan, aynı Ekreme benziyordu. Başka seçenek gelmedi aklıma, derdi hep gülerek. Kimliğinde de adı böyle yazıyor: Tarık Ekrem Yılmaz. O ismi kendi kendine tekrar ederken sanki bir melodi söylermiş gibi mutlu oluyor.
Tarık tam anlamıyla huzur veren bir bebek. Uyanıkken annesini seyreder, mamasını keyifle içer, hiçbir zaman huysuzluk çıkarmaz. Zeynepin sütü de bol olunca sanki bir değil iki bebek büyütecek kadar bereketli. Hastalık denen şey ise Tarıka pek uğramadı, minicik bir iki bebek hastalığıyla geçti gitti.
Zeynepin tek isteği Tarıka iyi bakabilmek zaten. Ev işleriyle ilgilenirken Tarıkı yere serdiği bir battaniyeye yatırıp, sandalyelerle etrafını çevirerek küçük bir oyun alanı yapıyor. Ortasına da en sevdiği eski çantasını, birkaç bigudi ve bez parçası koyuyor. Tarık sessiz sakin oynuyor, hiç şikâyeti de olmuyor. Bir keresinde kafasını sandalyelerin arasına sıkıştırmış, çıkarmaya çalışırken yine sesi soluğu çıkmadı. Gücünün yettiğince sandalyeleri ayırmaya, paşa paşa kendi yolunu bulmaya çalıştı.
Tarık büyüdükçe evde huzur artıyor. Zeynep gönül rahatlığıyla onu bahçeye, oyun oynamaya gönderiyor. Tek şartı, her on dakikada bir gelip pencerenin önünden ona seslenmesi: Anne, buradayım! Saati olmadığından, Tarık neredeyse üç dakikada bir pencereye koşuyor, Zeynep yanıt verene kadar Anne! diye bağırıyor. Zeynep pencereden çıkıp, İyi oğlum, tamam! deyince, Tarık bazen hâlâ gitmiyor. Zeynep sabırla, Hadi, git oyna! diyor. Oğlu ise, Gülümsemedin bana deyince, Zeynep içtenlikle gülümsüyor ve Tarık koşarak arkadaşlarının yanına dönüyor.
Bir gün, Tarık yine anne, buradayım deyip pencereye koştuğunda Zeynep onun kucağında minik bir kedicik görüyor:
Anne, bu kediyi bana apartmandaki teyze verdi. İsmi de Kumral dedi. Annen sevinir, ikiniz de ona iyi bakın, dedi.
Tarık o kadar saf, dürüst bir bakışla söylüyor ki, Zeynep sadece gülümseyebiliyor.
Kumral acıkmıştır, hadi gelin içeri, ona süt koyayım, diyor.
Tarık kediyle birlikte sevinçle eve koşuyor. Tarık mutlu, Kumral ise henüz yeni alışıyor bu mutluluğa.
Böylece, üç kişi ve bir kedi, hayatlarını paylaşıyorlar. Taa ki Zeynep, Vali ile tanışana kadar.
Vali, Zeyneple yaşıt, hiç evlenmemiş, ağır başlı, oturaklı bir adam. Mobilya fabrikasında çalışıyor, iyi de kazanıyor. Haftasonları gelip Zeynepte kalıyor, az konuşan, çok yiyen bir adam. Alkolü pek sevmiyor, gelmeden önce Zeynep ona dolapta soğuttuğu küçük bir rakı şişesi çıkarıp yanında zarif cam kadehini sunuyor. Vali de bu kadehlerden içmeyi seviyor.
Her şey o gün de sıradan başlıyor. Vali geliyor, daha holdeyken Tarıkın elini sıkıyor. Salonun kanepesine oturup Zeynepin hazırlanmasını bekliyor. Sonra üçü yok, dördü çünkü Kumral da var; Tarık onu kucağında tutuyor birlikte televizyon izliyor, ardından akşam yemeğine geçiyorlar.
Yemekten sonra, alışkanlık üzere herkes kısa bir şekerleme yapıyor; niyetleri akşam parkta yürüyüş. Zeynep, Tarıkın odasının kapısını kapatıp Valinin yanında uzanıyor, başını onun koluna bırakıyor. Derken Vali ilk kez evlilikten bahsediyor:
Şimdilik senin evinde kalırız diyorum. Sonra geniş bir yer tutarız. Belki benim evi kiraya veririz, ek gelir olur Yalnız Zeynep, sana bir şey söyleyeyim Ben pek kedi sevmem. Şu Kumralı bir başkasına versek?
Kumral, diyerek düzeltiyor Zeynep ve sözlerini dikkatle dinliyor.
Evet, Kumral işte
Kısa bir sessizlik oluyor. Sonra gayet ciddi bir şekilde ekliyor:
Tarıkı da anneme köye göndeririz. Havası temiz, okulu da var. Biz genç insanlarız, birlikte bir sürü çocuğumuz olur zaten.
Zeynepin başı Valinin omuzunda taş kesiliyor, kımıldamıyor. Birkaç dakika sessizce öylece kalıyorlar. Sonra yavaşça kalkıyor, aceleyle sabahlığına sarınıyor, sandalyedeki Valinin pantolonunu alıp ona uzatıyor:
Al bakayım Pantolonunu giy, hadi yol al.
Nereye?
Kendi annenin yanına, köye. Temiz hava istiyorsan orası sana iyi gelir. Bize, üçümüze, buradaki parkın havası yetiyor da artıyor bile…



