Ne zaman Veysel Zeynepe gelirdi, Zeynepin aklı başından giderdi resmen. Bu da sırf mutluluktan tabii. Koşturmaya başlar, ortalığa saçılmış eşyaları yastık altlarına saklar, saçındaki bigudileri çözmeye koyulurdu. Sonra banyoya koşar, saçını tarar, dudaklarına rujunu sürerdi. Sonunda tam teşekküllü hazırlanıp bir yıldız gibi çıkardı karşısına.
Ee, mutlu olmayacak da ne yapacak? Şöyle bir düşünün. Zeynep, tek başına ayakta duran, hiç doğru düzgün evlilik yüzü görmemiş bir anne. Zamanında, Sedatıyla şöyle bir sözlenir gibi olmuş, iki ay geçmeden de adam, Zeynepin memleketinden topuklamış. Memleketinin adını Zeynep hâlâ bilmez. Makedonya mı, Ukrayna mı, kim bilir? Burada pazarda çalışıyordu o zamanlar, ne yaptığı ise hep muammaydı.
Evet, gitmişti işte Zeynepin gözlerinin nuru, Zeynep de iki haftalık hamileyken kalakalmıştı tek başına. O zamanlar farkında değildi tabii. Sedat bir daha gelmeyince, üstüne tam bir ay geçince jeton düştü: Sanırım yalnız kalmadım artık, diye düşündü. Zamanı gelince de doğuruverdi bir erkek çocuk. Ve ne çocuk! Tıpkı annesi gibi güzel, babası da hani bildiğin prens tiplerden.
Zeynepin şansıydı; bebek sakin çıktı. Adını da Kaan koydu. Çünkü Zeynep hamileyken bir gün eski bir Türk filmi izlemeye denk gelmişti: Yumurcak Küçük Prens. Oradaki prens tıpkı Sedata benziyordu. Başka seçeneği aklına gelmeyince adı Kaan Sedatoğlu oldu. Ay canına, Zeynep bunu cümle içinde söyleyip söyleyip kendince mest olurdu: sanki beste gibi gelirdi kulağına.
Bebek Kaan resmen gerçek bir güneş gibiydi. Zeynep yemek yapmak ya da evi toparlamak isterse, yere bir battaniye serer, dört bir yanını sandalyelerle çevirip içerisine bırakırdı Kaanı. Yanına da eski çantasını, bir iki bigudi, bir de bez parçası. Ve çocuk uslu uslu oynardı. Ne ağlaması, ne sızlaması! Bir keresinde Zeynep mutfaktan bakınca, çocuğun başı sandalyeye sıkışmış, çıkmaya çalışıyordu; ama ağlamak yok, çabalar, etrafındaki sandalyeleri itmeye çalışırdı elleriyle.
Kaan büyüyüp ayağa kalkınca bile sorun çıkarmadı. Annesi onu gönül rahatlığıyla apartmanın önüne, oyuna gönderirdi. Sadece, Her on dakikada bir camımıza gel, Anneee, buradayım! de, derdi. Saat yok ki çocuğun kolunda, üç dakikada bir pencereye dayanıverip bağırır, Zeynep de çıkıp Tamam oğlum, deyene kadar gitmezdi. Eğer Zeynep çıkıp gülümsemezse, Kaan orada bekler, Ama daha gülmedin ki… derdi. O zaman gerçek bir tebessüm patlatırdı Zeynep, Kaan da koşar diğer çocukların arasına karışırdı.
Bir gün anneee buradayım çığlığı ile geldi ama bu sefer elinde minicik bir kediyle. Anne, bunu bana apartmanın girişindeki teyze verdi. Adı Mahmutmuş, dedi. Bir de, Annen çok sevinir, birlikte bakarsınız, dedi. Kaan o kadar masum ve dürüst bakıyordu ki, Zeynepin de başka çaresi kalmadı; gülümsedi ve Mahmut kesin acıkmıştır, hemencecik eve gelin bakalım, ona süt dökeyim, dedi. Kaan ve Mahmut birlikte kapıya koştular. Kaan mutluluktan uçuyordu, Mahmutun ise henüz keyfi o kadar yerinde değildi.
Her neyse, öyle üç kişi yaşayıp gidiyorlardı ki Zeynep, bir gün Veyselle karşılaştı. Veysel de onun yaşıtıydı. Daha önce hiç evlenmemiş, olgun bir adamdı. Mobilya atölyesinde çalışıyor, iyi de para kazanıyordu. Cumartesileri Zeynepe gelip gece kalmaya başlamıştı. Az konuşur, çok yerdi; içer, ama ölçüyü kaçırmazdı. Zeynep, Veysel gelmeden mutlaka dolaptaki rakıyı soğutur, yanında da küçük, ayaklı bir kadeh çıkarırdı. Veysel de bu kadehe bayılırdı.
O gün de yine aynı. Kapı çalındı, Veysel geldi. Daha antredeyken Kaanın elini sıktı. Odaya geçip kanepeye oturdu, Zeynep ise hazırlıklarını tamamladı. Sonra dördü birlikte Kaan, Zeynep, Veysel ve Kaanın kucağındaki Mahmut televizyon seyredip yemek masasına geçtiler.
Yemekten sonra klasik olarak hepsi biraz kestirdi, akşam da parka çıkacaklardı.
Zeynep, Kaanın odasını sakince kapatıp Veyselin yanına uzandı. Başını Veyselin koluna koymuştu ki, ilk defa evlilik lafı açıldı:
Bence bir süre daha burada kalalım Zeynep. Sonra daha geniş eve taşınırız. Belki benim evi kiraya veririz, ek gelir olur. Ama bak, bir mesele daha var… Ben kedileri sevmem. Sizin Mahmutu başkasına vermemiz, iyi olur
Mahmut, dedi Zeynep, hafifçe gerilerek.
Evet, Mahmut, dedi Veysel, kısa bir sessizlikten sonra ciddi ciddi ekledi:
Kaanı da anneme köye göndeririz. Hava mis gibi. Okul da var. Daha gençiz, kendi çocuklarımızdan da olur, bir sürü hem de.
Zeynepin başı Veyselin omzunda taş gibi kesildi. Sessizlikte birkaç dakika öyle yatıp kaldılar. Sonra Zeynep ayağa kalktı, sanki Veysel onu hiç çıplak görmemiş gibi mahçup bir halde sabahlığını üstüne çekti. Sessizce Veyselin koltuktaki pantolonunu aldı, uzattı:
Al bakalım, şu ütüsüz pantolonunu giy, çık git…
Nereye? dedi adam, şaşkın.
Anacığına, köye. Bol bol temiz hava alırsın Bize, şu üç kişiye, buradaki parkın havası yeter de artar bile!Veysel, şaşkınlık ve hafif bir hüzünle pantolonu eline aldı ama Zeynepin gözlerindeki kararlılığı görünce bir şey diyemedi. Sandaletlerini aceleyle bulmaya çalışırken dudaklarının ucunda hafifçe mahcup bir tebessüm belirdi, ama Zeynep gözlerini kaçırdı.
Kapı sessizce kapandıktan sonra Zeynep derin bir nefes aldı, kalbi çarparken aralanan odadan Kaan başını uzattı:
Anne Veysel amca niye gitti?
Zeynep yeniden gülümseyerek oğluna yaklaştı, Kaanı ve Mahmutu sıkıca kucakladı.
Bazen insanlar aynı evde kalınca, en çok kim neyi seviyor, kime ne kıyak yapılıyor saymak istiyor oğlum. Biz üçümüz, sayısız sevinci, bir kadehte toplayacak kadar çoğuz zaten, dedi.
O gece, parkta Mahmutun peşinden koşan Kaanın kahkahası göğe karışırken, Zeynepin içi huzurla doldu. Artık onlar için dünyanın en eksiksiz ailesiydiler. Ne bir eksik, ne bir fazla: Kaan, Mahmut ve Zeynep
Ve ay ışığında el ele, asla başkası için eksilmeyecek adımlarla yollarına devam ettiler.



