Oğul, Annesini Yetkililere Bildirdi

Oğlu Annesini Yalnız Bıraktı

Ayşe Hanım, 68 yaşında, hafif aralık bıraktığı yatak odası kapısının önünde durmuş, elinde iki bardak çay tutuyordu. Çaylar artık soğumuştu.

Kapının ötesinde oğlu Kemal, 42 yaşında, konuşuyordu. Sesi kısıktı, neredeyse fısıltı gibiydi; sanki birinin duymasını istemiyordu.

– Anne, beni yanlış anlama. Bu sonsuza kadar değil zaten. Orası çok iyi. Araştırdım. Kendine ait odan olacak, günde üç öğün yemek, 24 saat hemşire gözetimi…

Ayşe Hanım, bahsettikleri şeyi ilk anda anlamadı. Eşiğini aştı, fincanları sehpanın üstüne koydu. Kemal, kanepede oturuyor, annesine bakmıyordu.

– Neyden bahsediyorsun?

– Bakımevinden, anne. Daha önce de konuşmuştuk aslında, duymak istemedin.

– Bakımevinden bana hiç bahsetmedin.

Sonunda göz göze geldi. Kemalin bakışında, annesinin çocukluğundan beri bildiği bir ifade vardı; apartmanın camını topuyla kırınca suçunu gizlemeye çalışırkenki gibi: Hem mahcup, hem inatçı.

– Bahsettim. Geçen geldiğimde söylemiştim.

– Kemalim, geçen gelişin sadece yirmi dakika sürdü, portakal poşeti bıraktın ve acelem var deyip çıktın. Ne ara bakımevinden bahsettin bana?

Kemal ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Pencerenin dışında Ayşe Hanımın ezberlediği o eski bahçe görünüyordu: çocuk parkının yanında üç koca kavak ağacı, boyası dökülmüş bir bank, apartmanın önünde yaşayan kara kedi Minnoş. Ayşe Hanım bir nedeni yokken içinin önemli bir kısmı bu Minnoşun şimdi yerinde olup olmadığını merak etti. Pencereye bakınca kediyi göremedi.

– Anne, lütfen olayı büyütme. “Çınaraltı Yaşam Evi” senin bildiğin gibi bir huzurevi değil. Orada insanlar aktif, sosyal yaşıyor. Nurdan abla gitti, gezdi, anlattı hepsini.

Nurdan… Demek meseleyi Nurdanla konuşmuşlardı bile.

– Anladım, dedi Ayşe Hanım.

– Neyi anladın?

– Yani, bu senin fikrin değilmiş.

Kemal birden dönerek sesini yükseltti.

– Anne, bu adil değil. Ortak karar verdik. Sana orada daha iyi olacağını düşünüyoruz. Burada yalnızsın, zorlanıyorsun. Bak, gene tansiyonun çıkmış komşun söyledi. Orada doktor var, sohbet var, yürüyüş var…

– Kemal, dedi Ayşe Hanım yavaşça, – bu ev benim.

Uzun bir sessizlik oluştu.

– Anne…

– Bu evdi, diye düzeltti. Çünkü o an, şimdi, iki yıl önce imzaladığı o belgeyi hatırladı. Kemal o zaman vergiden, kolaylıktan bahsetmiş, bir formalite olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğine yemin etmişti. Ayşe Hanım inanmıştı. Çünkü oğluydu.

– Anne, böyle yapma.

– Nasıl?

– Bu yüzle…

Ayşe Hanım, soğumuş çay bardaklarına baktı. Kemalin en sevdiği nane çayını demlemişti, aklındaki onca şeye rağmen unutmayıp.

– Ne zaman gitmemi istiyorsunuz?

– Anne, niye böyle konuşuyorsun…

– Soru sordum Kemal.

Yeniden pencereye döndü.

– Nurdan diyor ki eylül başı iyi olur. Bizim… Yani biraz alan lazım oldu. Nurdanın artık evden çalışma odası olması gerekiyor. Hem biz de tadilat yapacağız eve.

Eylül başı… Demek üç ay kalmıştı.

Ayşe Hanım kendi bardağını aldı, sessizce odadan çıktı. Mutfakta bardakları musluğun yanına bıraktı, uzun süre komşu apartmanın tuğla duvarına baktı. O manzarayı da ezbere biliyordu. Otuz sekiz yıl her gün bu pencereden bakmıştı. Önce eşi Mahirle, o yedi yıl önce öldüğünde ise tek başına. Burada reçel yapmış, kışlık yemeğini hazırlamış, küçük Kemaline mama yedirmişti. Ve yine burada, gece kimseler görmeden ağlamıştı.

Odasından çıkınca Kemal, mutfak kapısında durdu.

– Anne, bir şey söylemeyecek misin?

– Ne söylememi istiyorsun?

– Anladığını… darılmadığını.

Ayşe Hanım ona döndü, uzun boylu, babasına benzeyen oğluna baktı. Ne zamandır bunu iyi bir şey sayardı, fakat şimdi emin değildi.

– Seni seviyorum, Kemalim, dedi. – Bu değişmeyecek.

Kemal bu cevabı beklediği gibi kabul etti. Ayşe Hanım, oğlunun yüzündeki hafif rahatlamayı, dikleşen omuzlarını gördü. Kucakladı, sık sık geleceğine dair bir şeyler söyledi Kemal. Ayşe Hanım, sözlerini dinlemiyordu. Düşünceleri üç ayda burada neler yapabileceğindeydi.

***

Ayşe Hanım gerçekleri torunu Zeynepten öğrendi.

Zeynep, Kemalin ilk evliliğinden, on üç yaşındaydı ve tam bir hafta sonra akşam geç saatte babaannesini aradı. Sesi ağlamış, sakinleşmeye çalıştığı zamanlardaki gibiydi.

– Babaanne, onları konuştuklarını duydum. Babam ve Nurdanı.

– Nerede duydun yavrum?

– Annemdeyim şimdi. Babamda kalmıştım hafta sonu. Babaanne, kadın diyor ki, sen asla gönüllü gitmezsin oraya. Zorlamak gerekirmiş.

Ayşe Hanım sustu.

– Kadın söylüyor ki, gerekirse başka yol varmış. Ev senden devralınmış, yasal olarak hiçbir hakkın yokmuş artık. Babam susuyordu, babaanne, sadece sustu.

– Zeynepciğim.

– İstemiyorum seni oraya göndersinler. Sen gitmek istemiyorsun, değil mi?

– Hayır, istemiyorum.

– O zaman ne yapacaksın?

Ayşe Hanım vitrinde duran fotoğraflara göz gezdirdi. Mahirin gençliği. Kemalin ilkokul fotoğrafı. Zeynepin üç yaşında bahçede çekilmiş resmi.

– Düşüneceğim, Zeynep. Sen sıkıntı etme.

– Babaanne, nereye gidersen git, yanına gelebilir miyim?

– Gelirsin tabii, mutlaka.

Telefonu kapattı ve uzun süre sessizce oturdu. Sonra evi baştan sona gezdi, uzun bir yolculuğa çıkar gibi… Koridorun başında Kemalin boyunun yıllara göre işaretlenmiş olduğu duvar pervazına elini sürdü. Salonun pencere pervazı, Mahirin kendi elleriyle beyaza boyadığı… Dolabı açtı, eşyalarına uzun uzun baktı.

Sabah belediyenin danışma hattını arayarak tapuda yapılan devri sordu. Cevap kısa ve can yakıcıydı. Kadın, tapu devrinin geri alınmaz bir işlem olduğunu, ancak mahkeme yoluyla ve ancak baskı veya dolandırıcılık kanıtlanırsa iptal edilebileceğini söyledi. Onu kanıtlamak ise imkansıza yakındı.

Ayşe Hanım telefonu kapadı, mutfağa gidip çorba pişirdi.

***

Şehirden kırk kilometre ötede küçük bir bağ evi vardı. Altı dönümlük bir bahçe ve Mahirin kendi elleriyle yaptığı ahşap ev. Çatısı akıyor, sobası duman basıyordu, tahta çit toprağa gömülmişti. Son üç yıldır sadece Ayşe Hanım, yaz aylarında bahçeyle biraz uğraşıp ürün toplamak için uğramıştı.

Ağustos sonu üç büyük valiz ve iki koliyle oraya gitti. En gerekli eşyalarını; giysi, mutfak gereçleri, belgeler, fotoğraflar, kitaplar, yün battaniyeler, yatak odasından eski televizyonunu, dikiş makinasını yanına aldı.

Kemal ertesi gün aradı.

– Anne, ne yapıyorsun? Nereye gittin, niye haber vermedin?

– Ne diye haber vereyim? Daha eylül bile gelmedi.

– Anne, neden böyle yapıyorsun? Biz medeni bir şekilde konuşuyorduk.

– Kemal, hiçbir şeyi konuşmadık. Sen bana bildirip oldubitti yaptın. Ben de kendi kararımı verdim. Hepsi bu.

– Anne, orada kışın yaşanmaz. Isınma yok, su kuyu.

– Soba var, yakmasını bilirim.

– Ciddi değil bu yaptığın.

– Çok ciddiyim, dedi Ayşe Hanım ve günlerdir ilk defa içini kemiren sızı yerini inatçı bir cesarete bıraktı. – Sen iyisin, değil mi Kemal?

– Ben… Anne, seni düşünüyorum.

– Öyleyse her şey yolunda. Benim işim var, ararsın.

Çatısını kontrol etti. Ucunda tahtalar çürümüş, rüzgâr giriyordu. Kilerdeki ziftli örtü ve çivilerle yamaladı. Bahçede dolaştı, kuyu suyunu denedi; ferah, temiz ama demir tadı vardı.

Komşusu, yetmişlerinde, birkaç yıldır orada yalnız yaşayan Hilmi Bey çıktı akşama doğru ortaya. Hafif kambur, bembeyaz bıyıklı, gömleğini ilikleyerek yürüyordu.

– Hayırlı akşamlar komşu. Eşyalarla geldiniz?

– Kış burada kalacağım, dedi Ayşe Hanım.

Hilmi Bey kısa bir sessizlikten sonra yamalı çatıya baktı.

– O zaman sobayı bir kontrol edelim. Baca tıkalı olabilir. Geçen yıl yanmamıştı. Dikkat etmek lazım.

– Biliyorsunuz yani?

– Sizin çatıda hareket ediyordunuz, sesi geldi. Bir de… elimden geldiğince göz kulak oluyoruz tabii.

Ayşe Hanım şaşkınlıkla baktı.

– Sağ olun, bilmiyordum.

– Bir şey değil. Bakayım mı bacaya? Çok zor değil, işi bilmek gerek.

Bir saat sonra soba düzgün, duman yapmadan yanıyordu. Hilmi Bey, verandada çay içerken sessizdi. Ama o sessizlik, bir yabancılık değil, huzur veren, anlaşılan bir sessizlikti.

– Kaç yıldır burada yaşıyorsunuz? diye sordu Ayşe Hanım.

– Beş yıl. Eşim öldükten sonra emekli maaşıyla şehire çocuklara devrettim, buraya geldim. Artık şehir çekilmiyor bana.

– Yalnız zor olmuyor mu?

– Alıştım. Ya siz?

Ayşe Hanım anlatmaya başladı. Her ayrıntıyı değil, sadece özeti. Hilmi Bey büyük coşkulu bir acıma hissi göstermeden dinledi.

– Olur öyle, dedi. – Çocuklar bazen bilmez ne yaptıklarını. Sanır ki her şeyi anlıyorlar. Sonra şaşırırlar.

– Oğlum iyi bir insandır, dedi Ayşe Hanım.

– Eminim.

– Ama onun eşi daha baskın, dedi ve kendi de yüksek sesle bunları söylediğine şaşırdı.

– Demek ki siz de güçlü olacaksınız, dedi Hilmi Bey, öylece, rahatça.

Güldü Ayşe Hanım.

– Ben, altmış sekiz yaşında, burada kalıp güçleneceğim öyle mi?

– Neden olmasın? Biz çatıyı düzeltiriz. Ben yardım ederim.

Çayını bitirip kalktı.

– Yarın sabah bacayı tekrar kontrol edeyim, olmazsa verandadaki tahtalara da bakarım. Fazla malzeme var bende.

– Sakın size yük olmayayım, dedi Ayşe Hanım.

– Onu siz bilirsiniz, dedi o ve evine gitti.

***

Eylül çalışmakla geçti. O, kurtarıcı oldu. Ayşe Hanım güneşle kalkıp sobayı yaktı, kahvaltı yaptı ve hemen bahçeye çıktı. Soğuklar gelmeden iş çoktu: Bahçeyi toplamak, toprağı sürmek, odun hazırlamak. Odunları Hilmi Bey kamyonetle getirdi, birlikte yığdılar. İş sırasında sık sık tek kelimelik cümleler ettiler ama bu, beklenmedik biçimde samimiydi.

Eylül ortasında Kemal bir daha aradı.

– Anne, nasılsın?

– İyiyim.

– Soğuk başladı.

– Sıcak. Soba var.

– Anne, orası rahatsız. İstersen seni şehire yakın bir yere alalım. İnsanların çok memnun kaldığı yerler var.

– Kemal, ben burada mutluyum.

– Anne…

– Zeynep nasıl? -dedi Ayşe Hanım.

Kemal sustu.

– İyi. Çoğunlukla annesindeydi.

Zeynepin annesi Sevda Hanımdı. Boşanalı dokuz yıl olmuştu, kötü değildi. Sevda her zaman Ayşe Hanıma saygı gösterirdi.

– Gidiyor musun kızının yanına?

– Gidiyorum… Bazen. Nurdan uzun süre kalmamı sevmiyor.

Ayşe Hanım sessiz kaldı. Dışarda rüzgâr elma ağacının yapraklarını savuruyordu.

– Tamam, anne. Eğer ihtiyacın olursa ara lütfen.

– Açarım.

Ama açmayacağını, Kemal de biliyordu.

Sonbahar akşamları, çoğu zaman sessiz ağladı Ayşe Hanım. Güçlü patlamalar değil Yorgunluktan veya anlamanın verdiği acıdan. Şehirdeki evini düşünüyordu Şimdi tadilat başlamış olmalıydı. Koridordaki, Kemalin çocukken işaretlenen boy çizgileri birilerince üstü boyanacak, penceredeki beyaz Mahirin boyası bile çoktan silindi belki. Otuz sekiz yıllık hayatı küçük bir ahşap evde üç beş koliye sığmıştı.

Sabah tekrar sobayı yaktı, çalışmaya gitti. Çünkü başka yolu yoktu.

Hilmi Bey neredeyse her gün uğruyordu, bazen elinde bir kavanoz turşu, bazen bahçesinden getirdiği lahana, bazen de sadece sohbet için Hilmi Beyin çocukları başka şehirdeydi, yılda bir uğruyorlardı. Merhum karısı Zeynepi hoş, huzur içinde anıyor, yalnızlıkla nasıl barışık yaşanır anlatıyordu.

– Yalnızken kış korkutmaz mı sizi? diye sordu Ayşe Hanım bir gün.

– Çoktan alıştım. Siz de alışırsınız.

– Emin değilim.

– Bir deneyin.

Hilmi Bey, insanı ikna etmeden, bir sonraki adımın ipucunu verircesine konuşurdu.

***

Kasımda kış bastırdı, hiç erimeden kar yağdı. Yol çamur oldu, otobüs sık gelmez oldu. Ayşe Hanım, kente resmen kopmuş gibi hissetti. Bu gerçek yalnızlık zor geldi.

Zeynepi her akşam arıyordu.

– Babaanne, sıcak mı evin? Yemeğini düzgün yiyor musun?

– Sıcak, Zeynepcim. Karnım da tok. Sen nasılsın?

– Babam geldi geçen pazar. Nurdan arabada bekledi.

– Öyle olsun.

– Baba üzgün görünüyordu.

– Onun seçimi, kızım.

– Kırgın mısın ona?

Ayşe Hanım düşündü.

– Hayır. İçim buruk. Kızmak başkadır, üzülmek başka.

– Nasıl yani?

– Kızgın olunca karşı taraf zarar görsün istersin. Oysa üzülünce kabullenirsin, öyle oldu diye.

Kısa bir sessizlik.

– Sen çok akıllısın, babaanne.

– Yaşlandım biraz.

– Aynı şey değil ki.

Ayşe Hanım güldü. O ana kadar, uzun zamandır ilk defa içindeki sıcak bir şey onu güldürdü.

– Haklısın kızım, aynı şey değil.

Ocak, en zoruydu. Tipi vardı. Odunlar hızla bitti, geceleri kalkıp sobayı beslemek zorunda kaldı. Bir gece boru patladı, üç gün kar eritip su elde etti. Hilmi Bey müdahale etti, tamir etti birlikte.

– Sağ olasın, dedi Ayşe Hanım. – Ben olmasam ne yapardım?

– Bir yolunu bulurdun, dedi Hilmi Bey.

– Bulamazdım.

– Belki ama denemiş olurdun. Asıl mesele denemek.

– Hâlâ bana yük olmaktan sıkılmadınız mı?

Hilmi Bey gözleriyle şaşkınca baktı.

– Yük ne demek? Siz bana yabancı mısınız? Komşuyuz.

– Komşu dediğin herkes bir değil ki.

– Doğru, dedi, – ama bazıları başkadır.

Şubatta Zeynep sürpriz yaptı. Bir cumartesi, annesi onu otobüsle yolladı. Elinde portakal ve pasta dolu bir poşet vardı.

– Annen izin verdi mi?

– Bizzat durağa getirdi. Çok selam söyledi sana.

– Sağ olsun, gir içeri, üşüme.

Zeynep Ne güzel burası, sıcak, ev gibi… dedi. Ayşe Hanım, torunu büyüdükçe onu daha başka sevdiğini anladı. Cidden artık çocuk değildi, boylu poslu, ciddi, babası Kemale çekmişti.

– Babaanne, bana dede Mahiri anlatır mısın? Gençliğinizde buralarda neler yaşamışsınız düşünsene!

İki bardak çay alıp pencere karşısına oturdular, Ayşe Hanım eski hikâyeleri anlattı: Evin ilk gecesi soba yanmayınca paltoyla uyuduklarını, ilk patatesin çıkınca çocuk gibi sevindiklerini, Kemalin küçükken akşam olup bahçeye gitmekten korkmasını…

– Korkak mıydı babam?

– Hayır. Hayal gücü genişti. Her şeye canavar eklerdi.

– Sonra ne oldu?

– Büyüdü. Hayal gücü durdu ama korkular değişti.

Zeynep biraz durdu.

– Babaanne, sence babam yanlış yaptığını anladı mı?

– Bilmem kızım, o bilir.

– Ama haksızlık bu.

– Haksız tabii. Ama her zaman hakkı olan yaşanmaz.

– Bazen hak gelir mi?

– Bazen başka bir şey gelir. Belki daha iyisi.

– O nedir?

Pencereden dışarı bakıp kışa, beyaz tarlalara, ufukta çam ağaçlarına, Zeynepin yanına baktı.

– Huzur, dedi. – Pencere, çay, sen yanımda Bu en kıymetlisi.

Zeynep onayladı.

***

Martla beraber, toprak kokusu ve çam rayihası yayılınca Ayşe Hanım bir sabah kendini hiç beklenmedik şekilde iyi hissetti. Hem de herhangi bir şarta bağlı olmadan.

Küçük bir bahçede, yalnız, eski bir ahşap evde, en kötü şartlarda bile iyi hissetmek şaşırtıcıydı. Belki de dayanmanın, “başardım” duygusunun bütünü bu güçte gizlidir, diye düşündü.

Hilmi Bey seslendi.

– Ayşe Hanım, fide getirdim. Salatalık, domates. İşinize yarar mı?

– Tabii. Teşekkür ederim.

– Akşam bırakırım. Bahçenin kenarında kar erimiş, çit biraz oynamış galiba, bakın.

– Bakacağım.

– Tahtam fazla varsa getiririm.

– Eski halime göre daha güçlüyüm artık, dedim. Belki kendim hallederim.

O hafifçe gülümsedi.

– Tabii ki halledersiniz. Ben sadece önerdim.

Nisan gelince bahçeye girişti Ayşe Hanım. Toprağı sürdü, gübre serpti, serayı kontrol etti, kuyunun kolunu tamir etti. Giderek daha az evini, kırgınlığını düşünmeye başladı; acısı kabuk tuttu, kalbe saplanmaz oldu.

Kemal bir kez daha aradı. Sesi bu sefer farklıydı, daha yumuşak, içten.

– Anne, nasılsın?

– İyiyim. İş çok, bahar geldi.

– Duyuyorum. Anne, ben… seni düşünüyorum.

Ayşe Hanım bekledi, sadece kısaca…

– Sağ ol Kemalim.

– Şehre gelmeyecek misin bir gün, en azından?

– Hayır.

– Neden?

– Çünkü burada iyi hissediyorum, bu benim yuvam artık, dedi sessizce, öfkesiz.

– Anne…

– Zeynep nasıl? Görebiliyor musun?

– Kışın gelmişti. Yazın tekrar gelecek, Sevda bırakacak.

– Güzel, dedi Kemal. – Çok güzel anne.

***

Yaz, Ayşe Hanım için bambaşka geçti. Eskiden misafir gibi geliyor, bahçe hemen yoruyordu. Şimdi ise o toprağa, ürüne sahip çıkıyordu. Eline geçen her domates, patates, şeftali, reçel onun emeğiyle kıymetli oluyordu.

Zeynep bütün yazı orada geçirdi. Seval Hanım temkinli, Zeynepin yanında olmak ister misin? diye sormuştu.

– Elbette isterim, dedi Ayşe Hanım.

Geldi Zeynep; kitabı, tableti, defteriyle… Her işe yardım etti, soba yakmayı, kuyuya su çekmeyi öğrendi. Akşamları çaylarını yudumladı, sohbet ettiler ya da güzelce sustular.

Hilmi Bey kızı gibi benimsedi kız çocuğunu. Ona kuşları gösterdi, kuyu düzenini anlattı, havadan tarımdan bahsetti.

– İyi bir insan, dedi Zeynep – Kola dede.

– Komşumuz ve dostumuz, kızım, dedi Ayşe Hanım.

– Ama gerçek dede gibi.

– Farklı tabii

Bir gün Zeynep sordu:

– Babaanne, sen onunla mutlu musun?

– Mutluyum. Arkadaşız.

– Sadece arkadaş mı?

– Hayaller kurma, dedi Ayşe Hanım aynı anda gülerek. – Arkadaşız, bu çok şey demek.

Zeynep dudaktan tebessüm etti.

Temmuzda, Kemal aradı ve gelmek için izin istedi. Sesi gergindi.

– Gel tabii oğlum, dedi Ayşe Hanım. – Ne zaman?

– Hafta sonu.

– Zeynep de burada.

– Biliyorum. Anne, seninle konuşmam gerek.

Ayşe Hanım artık ondan ne duyarsa duysun, içinde kurduğu beklenti duvarını çoktan kaldırmıştı. O yüzden fazla düşünmedi.

***

Cumartesi geldi Kemal, yalnızdı, Nurdan yoktu. Bahçeyi, yenilenmiş verandayı, yeni tahta kaplamayı, temiz pencereyi uzun uzun seyretti.

Zeynep fırlayıp koştu, babasıyla sarıldı. Biraz çekingen, tereddütlü Ayşe Hanım hepsinin arasına mesafeyle baktı.

– Merhaba anne.

– Hoş geldin oğlum. Sofra hazır, gel.

Yemekte havadan sudan konuşuldu. Zeynep, yaz günlerinden, Hilmi Beyden, bahçeden bahsetti. Kemal dinledi, çorbasını sessizce bitirdi. Yemekten sonra Zeynep kitap okumaya çekilince Kemal sofrada kaldı, uzun uzun sustu.

– Anne, sana bir şey anlatmalıyım.

– Dinliyorum.

– Nurdan Zeynepin yatılı okula gitmesini istiyor. Onu istemiyor, ona engel olduğunu söylüyor. Açıkladım, dinlemedi. O gün Zeynep yanlışlıkla duydu; odasına kapandı, çıkmadı. Sonra annesine götürdüm.

– Biliyorum, Zeynep anlattı.

Kemal şaşkınlıkla baktı.

– Hepsini anlattı mı?

– Ağlayarak aradı gece, sakinleştirdim.

– Anne, affet beni…

Kısık, süssüz, içten söyledi. Belki bu yüzden Ayşe Hanım ilk defa samimi buldu.

– Ne için af diliyorsun?

– Her şey için. Ev için. Sana değil de ona inandığım için. Bakımevi için. Seni yalnız bırakıp hak etmediğin bir şeyi yaşattığım için…

– Kemal…

– Dur. Lütfen söyleyeyim. Şimdi anladım aslında. Herkes için en iyisi sanıyordum; bakımevinde ilgilenecekler, dedim. Fakat doğru değildi. Sadece ev istediğimiz için çünkü Nurdan öyle istiyordu. Ona “hayır” demeye cesaretim olmadı.

– Neden?

– Bilmiyorum. Çok… baskın biri. Yanında hep yetersiz hissediyorum. Sanki çocuklarım, annem bile üzerinde ona yükmüş gibi. Gerçek olan, sadece onun istedikleri.

Ayşe Hanım oğluna baktı. Kırk iki yaşında adam, hâlâ karanlıktan korkan Kemali anımsattı ona.

– Onu seviyor musun?

– Artık bilmiyorum. Belki eskiden, ama geçti, fark etmeden geçti.

– Ne yapacaksın şimdi?

– Ayrılıyorum. Bunu da söyledim. O da şaşırmadı, anladım ki zaten o da bıkmış.

– Kalacak yerin var mı?

– Kiraladım bir daire. Küçük ama yeter. Anne, evine geri dönmeni istemek için gelmedim. O dönemi anlıyorum. Sadece…

Daldı.

– Sadece söylemek için, dedi Ayşe Hanım.

– Evet. Bir de beni affeder misin?

Ayşe Hanım pencereye yürüdü. Dışarda Zeynep, kuyu kenarında, kitabını okuyor. Akşamüstü güneşi altında altın sarısı bir huzur…

– Çoktan affettim seni, dedi sırtını dönerek. Bu, eve de dönmek demek değil, her şeye yeniden başlamak demek de değil. Sen oğlumsun, o asla değişmez.

Kemalin sadece nefesini duydu.

– Anne.

– Efendim.

– Gelebilecek miyim buraya?

– Tabii. Bu bahçe senin de. Mahir baban burayı sana da inşa etmişti.

Ayşe Hanım döndü. Kemal bir zamanlar hastalandığında, yanına oturup elini tuttuğundaki gibi güvende bakıyordu.

***

Zeynep babasıyla şehre dönmedi. Normal giden bir karar oldu, evde kalmak, bahçede çalışmak, köydeki okula yazılmak için…

Ayşe Hanım, okula gönderirken, yolun başında rüzgârla yürüyen torununa baktı. Hayat ne tuhaf yollara sapıyordu. Kemalle sıkça konuşuyorlardı; daha sessiz, dürüst Kemal işini, günlük yaşamını, uğraştığı yemekleri anlatıyor, Ayşe Hanım tarif veriyordu.

Bir akşam, Hilmi Bey sordu:

– Zeynep için resmi bakıcılığa başvuracak mısın?

– Evet, konuşmak gerek. O da burada kalmak istiyor.

– Çok iyi bir şey. Ona burada çok iyi geldi.

– Siz de mi seviyorsunuz?

– Akıllı çocuk. Doğayı, sadeliği severler. Yoksa yanlış insanlar, yanlış hayallerle doldurur kafasını.

Ayşe Hanım sustu, ardından güldü.

– Beni nasıl görüyorsun burada?

– Geldiğinden daha farklısın. İçinde özgürsün artık. Dıştan değil, içten.

Bu tanım tam isabet; Ayşe Hanım başıyla onayladı.

Hilmi Beyin tarlasında yeşermekte olan buğdaylar vardı. Başka bir hayat da, çok uzakta değildi.

– Hilmi Bey, buraya kaçarak, gerçek hayattan koparak mı geldik sizce?

– Başta öyle sandım. Sonra fikir değiştirdim.

– Neden?

– Çünkü burası hayatın ta kendisi. Başka bir yer başka bir hayat, o kadar.

Ayşe Hanım başını salladı.

***

Ekimde soğuk yine bastırınca Ayşe Hanım, sobayı kolayca kurcalayıp yaktı. Zeynep okuldan gelip mutfak masasında ders yaparken, Ayşe Hanım çorbasını yavaşça karıştırıyordu.

– Babaanne, kompozisyon ödevimiz var: En çok saygı duyduğun birini anlat.

– Kimi seçeceksin?

– Seni. Olur mu?

– Olur, dedi gülümseyerek. Ama abartma.

– Abartmayacağım. Gerçekleri yazacağım.

– Ne mesela?

Biraz düşündü Zeynep.

– Hiçbir şeyin kalmadı neredeyse. Ve yılmadın, kötüleşmedin, başkasından kötülük görmene rağmen kendini zavallı biri saymadın.

Ayşe Hanım çorbayı karıştırdı.

– İçten içe çok üzüldüm. Sadece yüksek sesle ağlamadım.

– Bu dürüstlük, dedi Zeynep. “Kendi kendine üzülmek zayıflık değil, nazik olmak.”

Ayşe Hanım şaştı.

– Nereden duydun bunu?

– Kimse söylemedi. Ben düşündüm.

– Yaz o zaman. Güzel söz.

Zeynep gülümsedi.

Pencerenin dışı kararmıştı. Bahçeden kuş sesleri geliyordu. Tencerede çorba kaynıyordu. Rafın üstünde fotoğraflar: Mahir, Kemalin çocukluğu, Zeynepin bebekliği…

Kapıdan ses geldi. Hilmi Bey lahana turşusu getirip kapıdan seslendi:

– Ayşe Hanım, turşu oldu, ister misiniz?

– İsteriz tabii, çorbaya da ekleriz.

– O halde hemen getiriyorum.

Zeynep başını kaldırdı.

– Hilmi Dede mi geldi?

– Evet, dedi Ayşe Hanım.

– O zaman ona da çorba koyalım! Sofraya otursun!

Ayşe Hanım, Hilmi Beyin mutfakta ağır adımlarla içeri girmesini, Zeynepin neşeyle anlattığı kompozisyonunu ve Hilmi Beyin sakin sesini duydu.

Küçücük mutfağında, eski tenceresinde, emektar ocakta, onların evi vardı artık. Dışarıda karanlık, içeride ise küçük ama sıcak bir hayat…

Birkaç hafta sonra Kemal gelecek. Üçü birlikte oturup Zeynepin resmi olarak Ayşe Hanımın yanında büyümesini konuşacaklar. Zeynep biliyor, tedirgin değil. Her şey olacağına varacak.

Ayşe Hanım ise hayatın bir hafta ötesi için plan yapmayı bıraktı. Günü gününe yaşıyor, daha fazlasına gerek yok.

Hilmi Bey turşu kavanozunu masaya koydu.

– Güzel kokuyor.

– Buyurun, kısa sürede hazır olur.

Zeynep tabakları masaya koydu, kaşıkları dizdi, ekmek getirdi. Alışılmış, yeni bir sofraydı.

Hava iyice kararmıştı. Camda üç kişi, bir masa, tencere ve lambanın aydınlığı nazikçe yansıyordu. Camdaki yansıma eskiydi ama canlıydı; hayatın hep kalacağına dair bir iz gibiydi.

– Babaanne, dedi Zeynep tabakları doldururken. – Babam haftaya kesin gelecek mi?

– Gelecek, söz verdi.

– Ben de ona burayı göstermek istiyorum. Kışın gördü ama yazı görmedi.

– Yaz başkaydı, dedi Ayşe Hanım.

– Bu başka ama daha güzel, değil mi babaanne?

Ayşe Hanım ona ve Hilmi Beye, masaya, turşu kavanozuna, hayatına baktı.

– Evet, dedi. Çok daha güzel.

– O zaman gelip görsün, dedi Zeynep.

***

Ayşe Hanım, hayatındaki kayıplara rağmen, sabrıyla yeni bir umut ve yakınlık kurmuştu. Bazen kaybederek, bazen sessizce direnmeyi öğrendiğinde insan, en kıymetli şeyin huzur ve sevgi olduğunu da öğreniyor. Çünkü hayat bazen seni başka bir yere sürükler; senin tek yapacağın, olduğun yerde kalıp kendi iyiliğini, dostluğu ve huzuru bulmak olur.

Rate article
Lifequest
Oğul, Annesini Yetkililere Bildirdi