Kırmızı Kurdele
Nermin mutfakta, tencerenin başında durup kısık ateşte kaynayan bulgur pilavının üzerindeki buharı izliyordu. Hani o parlak, kepekli olan değil; markette tanesi dokuz liraya satılan, minik taneli, biraz buruk, toplu bulgur. Kaşığıyla karıştırıp tencerenin kapağını yarım kapattı, sonra da sırtını buzdolabına dayadı. Yaşlı “Arçelik” buzdolabı her zamanki gibi vınlayarak sanki Nerminin yeni bir fedakârlık hamlesini onaylıyordu.
Camın arkasında İnşaatçılar Caddesi uzanıyordu; beş katlı apartmanlar, her yıl ilkbaharda pamuğunu camlardan içeri sokuşturan kavak ağaçları ve köşedeki çiçekçi büfesi. Nermin burada on iki yıldır oturuyordu; artık bu cadde onun bir parçası olmuştu, nasıl ki ayak topuğundaki nasır, nasıl ki dördüncü basamağın gıcırdadığını bilmek.
Bora, her zamanki gibi sessizce, mutfağa daldı. Bu adamın varlığını bir anda anlamanıza yol açan, baş parmaklarını kemeriyle buluşturan bir havası vardı hep. Boylu poslu, omuzları geniş, açık gri bir gömlek giymişti; Nermin bu gömleği ilk kez görüyordu. Aslında biraz geç idrak etti yeniliğini; ilk başta sadece kokusunu algıladı. Hafif, çiçeksi, dibinde tatlımsı bir şey var; ne Nerminin parfümü, ne erkeğin güçlü deodorantı, ne de Boranın arabasında içinden inmeyiverecek olan deri döşeme kokusu.
Ee, benim savaşçı Hatun? diyerek, Bora tencerenin kapağını araladı ve dudaklarını bükerek baktı Yine suyla ekmekle mi idare ediyoruz?
Bulgur, dedi Nermin Soğanlı.
Soğanlıysa, lükstür bu! diyerek omzunu okşadı Dayan, az kaldı; biraz daha sabret. “Gümüş Ardıçlar” bir yere kaçmıyor ki, bak göreceksin.
Nermin kafasını salladı. Onun bir baş hareketi vardı; uzaktan onay gibi görünür, gerçekte yorgunluktan başka bir şey ifade etmezdi. Başı yine dönüyordu; üçüncü gündü bu. Diğer duyu kanallarını kısık, sanki birileri evin tabanını hafif yana yatırmış gibi. Sebebini biliyordu: beslenme. Biliyordu ve sesi çıkmıyordu.
Sen bugün bir şeyler yedin mi? dedi.
İşte iş yemeği vardı. Yeterliydi.
Ayakta, musluk suyundan bir bardak içti, bardağı lavaboya bıraktı ve odasına geçti. Nermin bir süre kupaya bakıp, sonra ocağı kapattı ve bulguru tabaklara paylaştırmaya başladı.
Bu üç yıllık kemer sıkma döneminde artık pek çok şeye alışmıştı. Mesela peynir yerine düşük fiyatlı yoğurt almasına, beş sezondur giydiği montu geçen yıl sol kolunu kendi başına yamattığına, kuaförü en son iki yıl önce kasımda gördüğüne… Saçını banyo aynasında kendi kestiği günlerden geliyordu, fazla dikkatli bakmamaya çalışıyordu. Bazen fena olmuyordu, bazen de hiç olmuyordu.
Üç yıl önce Bora ona bir şeyler göstermişti. “Gümüş Ardıçlar” sitesinde, şehirden kırk dakika uzakta, küçük bir ev. Tuğladan, çatı katı, bahçede elma ağaçları; eski, süs için bırakılmış kuyu. Yeşil panjurları var. Ahşap bir veranda. Ve leylak dalının altına yanaştırılmış bir bank.
Bak, demişti Bora, dizlerinin üstüne koyduğu laptopta resimleri göstererek, Bak şimdi.
Nermin bakmıştı. Sıcak bir his yayılmıştı göğsüne; sevinç değildi ama ona çok yakın bir şeydi. Bir ihtimal duygusu. Ömrü boyunca kiracılıktan, başkalarının duvarlarından ve kokusundan başka bir ev tanımamıştı. O ekrandaysa elma ağaçları vardı.
Sert birikimle üç yıl… diye ciddi ciddi hesabını açmıştı Bora Bak, şu kadar kenara atarsak, sen biraz daha az harcarsan…
Ne kadar bu?
Bora bir rakam söylemişti. Nermin sessiz kalmıştı.
Çok bu.
Ev bu, Nermin. Bizim evimiz. Bahçesi, havası, sessizliği. Hiç ucuza gelir mi sanıyorsun?
Başta hemen değil, ama sonunda kabul etmişti. Ortak hesap açtılar. Nermin maaşının ve emekli maaşının tam yarısını, ara sıra ek işlerden ne gelirse, oraya yatırıyordu. Bir muhasebe bürosunda yarı zamanlı çalışıyordu; az geliyordu ama geliyordu. Bora kendi maaşından üç kat daha fazla yatırdığını söylüyordu.
Nermin ona inanıyordu.
İnanmak, onun doğasında vardı denilebilir. Aptallıktan değil öyle yaşamaya alışmıştı. İnanmak kolaydı. Sürekli kontrol etmek insanı öldürüyor.
İlk kış kolay geçmişti sayılır. Yemeklerini sadeleştirdi, kıyafetini idareli giydi, sanki bir çocuk oyunu gibi görmeye başlamıştı kısıtlamayı. Malum, çocukken dondurmaya para olmaz, başka şey icat edersin, icat ettiğin şey de daha kıymetli gelir. Ucuz reçete, fırsat indirimi neyse kafasını ona takıp, evde yeni tarifler denerdi. Oyun gibiydi neredeyse.
İkinci yıl zorlaştı. Beden hafifçe isyan etti; yüksek sesle değil, ama kendi deryasında. Bacaklarda halsizlik. Sabaha rağmen asla geçmeyen uyku hali. Bazen minibüste pencereden dışarı bakıp nereye gittiğini bile unutuyordu. Doktora gitmedi. Paran yok, mahallenin devlet polikliniğinde sıra bekleyecek halin yok.
Şu tahlillere girsen, dedi bir gün Bora.
Özelde?
Hiç değilse sıra beklemiyorsun.
Şu an on binin bile hesabı var. Ama istersen mahalle polikliniğinde deneyelim.
Gitti. Sırasını aldı, ayakta bekledi, kan tahlili için kağıt aldı. Sonuç: hemoglobin sınırda. Kritik değil ama sevinecek de bir şey yok. Doktor, “Daha çok kırmızı et, demir içeren şey, vitamin,” dedi.
Nermin eczaneden en ucuz vitamini aldı. Kırmızı et, bütçeye imkân dahilinde değildi.
Üçüncü yıl tartıya çıkmayı bıraktı. Banyoda ayna zaten her şeyi söylüyordu. Yüzü, biraz daha sivri, göz altında sarılık; saçlar daha cansız. Orman Caddesindeki ikinci el giyimciye uğradı, uygun fiyata lacivert bir palto buldu; doğru düzgün kusuru yoktu. Sarı boya saçlı, yaşını başını almış satıcı kadın:
Güzel palto. Rahat giyilir, dedi.
Biliyorum, dedi Nermin.
Burada hepimiz biliyoruz, dedi kadın, gülümsemesi ne şendi ne kasvetli; sadece anlayışlı.
Paltoyu aldı. Eve dönüp vitrinin camında yansısını gördü. Bir dakika durdu. Sonra yürüdü.
Bora moral vermeyi iyi bilirdi. Bir tür fon müziği olmuştu: “Biraz daha sık dişini, az kaldı.” Sık sık, “Gerçek bir savaşçısın, sana saygı duyuyorum,” derdi basit bir akşam yemeğinin ardından. Nermin samimi bir tebessümle karşılık verirdi; sevinç değil, jest.
Ara sıra kızını arardı. Kızı başka şehirde, eşi ve iki çocuğuyla meşgul; nadiren arar, kendi hayatına gömülürdü. Nermin şikâyet etmezdi. Hiç beceremezdi, istemezdi.
Nasılsın anne?
İyi. Eve birikim yapıyoruz.
Hâlâ mı birikim?
Neredeyse oldu. Az kaldı.
Aferin size.
Sonrası havadan sudan; çocuklardan, hava durumundan… Nermin telefonu kapatıp mutfağa giderdi.
Bu, yani tasarrufun üçüncü sonbaharında, Nerminin vücudu sanki normalden fazla hassas çalışmaya başladı. Kendi deyimiyle, besin azaldıkça hayvana has bir koku alma duyusu gelişiyordu. Boranın gömleğinden gelen çiçeksi o kokuyu Ekim başı ilk kez fark etmişti. Sonra “herhalde abarttım”, ya da “otobüste biri vardı” diye önemsememeye karar verdi.
İkinci kez, Kasım’da daha net kokladı. Bora işten geç geldi, neşeliydi; “Uzun toplantı vardı,” dedi. Ceketini çıkarmasına yardım ederken yine aynı koku yayıldı: Çiçek, tatlılık, tanıdık değil, kadın parfümü. Nermin markasını bilmezdi, ama kadın kokusu olduğunu bilirdi; hem de hiç ucuzundan değil.
Yorgun musun? dedi telaşsız.
Çok… Üç saat toplantı. Akıllara zarar. Esnedi, gerindi, banyoya gitti.
Ceketi astı. Bir an askıda öylece durdu; sonra mutfağa geçip akşam yemeğini ısıttı.
Nermin, istemediği şeyi düşünmemeyi de becerirdi. Bu da bir meziyetti. Doğrudan üstüne gitmektense, aklı başka yöne çevirmek daha kolaydı. Korktuğu koca ya da kıyamet değildi. Korktuğu, sonra bir şey yapmak gerekmesiydi.
Her ay başı ortak hesaba para yatırılıyordu. Bora ona hesap hareketlerini gösteriyordu. Nermin rakamlara bakıp, bir tür umutlanmak istiyordu. Yerinde miydi? Evet. Pek yavaş ama yine de artıyordu.
Bak, görüyor musun? derdi Borası, ekrandaki rakamı parmağıyla göstererek Bahara doğru ilk adımı atarız bence.
Ne adımı?
Gümüş Ardıçlardaki ev sahipleriyle görüşürüz, pazarlık ederiz. Orada ince işler var.
Başını sallardı, anlamazdı, Boranın alanıydı o işler; o para işlerini yürütür, Nermin kısıtlamayla uğraşırdı. Görev bölümü netti.
Bora Aralıkta daha geç gelmeye başladı. İşyeri eğlenceleri ne yapalım, statü gereği katılması lazım anlatıyordu. Nermin anlamıştı… Zaten hep anlar.
Ama bir gece, Aralık ortasında eve saat birde geldi. O bildik yılbaşı ofis partisinden; yedi saat içen biri gibiden ziyade dinlenmiş gibiydi. Tuhaf bir kelime ama, evet, dinlenmiş görünüyordu. Gözleri pırıl pırıl, sesi sakin, hareketlerinde gevşek bir rahatlık. Yanakları elma gibi, ama soğuktan değil; adeta güzel geçmiş bir gecenin izlenimi…
Gezindin mi yine? dedi Nermin.
Mesleğin gereği hayatım gülerek Ama “Gümüş Ardıçlar” çok sessiz olacak. Hiçbir eğlence filan olmayacak.
Sağ şakağına bir öpücük kondurup, hemen uyudu. Nermin ise mutfakta uzunca oturdu. Buzdolabı uğuldadı. Camın dışı kar tuttu.
Ocak ayında, o meşhur fişi buldu.
Tamamen tesadüf; önemli her şey gibi. Yeni, lacivert ceketi temizleyecekti, yılbaşında giydiği. Sandalyede asılıydı. Fırçayla omuzdaki tüyleri aldı, cepleri kontrol etmek için elini uzattı. Alışkanlık.
Sol cepte beyaz bir fiş.
Çıkardı, baktı.
Midye Şatosu Restoranı. Tarih: 28 Aralık. Tutar.
Nermin fişe bir süre baktı, iki kez hesapladı rakamı. Sonra camdan dışarı baktı. Sokakta bir kadın köpeğiyle yürüyordu. Köpek ipin ucunu çekiştiriyor, kadın acele etmiyordu.
Fişteki miktar, bir aylık mutfak bütçelerine eşitti. Tamamı. O bulgurun, çayın, yağın, gramla hesaplanan alışverişin bütçesi. Nermin aylarca temizlemeye çalıştığı masa örtüsündeki kahve lekesine baktı. Sonra fişi tekrar cebe koydu, ceketi askıya astı.
Bora işteydi, işi dokuzda başlardı. Nermin evden dışarıya çıkmadan dosya işleriyle uğraşıyordu. Bu sabah iş yoktu, evdeydi.
Düşündü: Aralık sonunda kim gider Midye Şatosuna? O hiç gitmemişti, reklamlardan biliyordu: salonu şık, beyaz örtülü. O tür restoran ucuz olmaz zaten.
O gün, Bora Eski okul arkadaşımla buluşacağım demişti. Akşam 10da döndü. Üzerinde şarap değil, yine küsuratlı çiçeksi bir koku vardı.
Nermin hemen hüküm vermedi. Aklına dolanacak kadar izin vermedi. Belki yalnız yemek yedi. Belki iş yemeğiydi. Belki…
O akşam, Bora eve geldiğinde, Nermin ona başka gözle baktı. Ne soğuk, ne dedektifvari; sadece dikkatle.
Nasıl geçti günün? dedi Bora ayakkabılarını çıkarırken.
İyi. Yemeğin var mı?
İşte atıştırdım.
Çorbanı ısıttım.
Süper.
Masaya geçti, çorba içti, bir yandan telefonda bir şeyler karıştırdı. Nermin karşıda, çay kupasıyla, ona baktı. Kendisi de farkında değildi, ama bu sefer bakışını kaçırmadı.
Bora, dedi bir süre sonra
Efendim?
Midye Şatosunda fiyatlar nasıl?
Başını, bir saniyeliğine kaldırdı; milisaniyelik.
Nereden bileyim? Hiç gitmedim.
Ha, iyi. Reklamı denk geldi de.
Tekrar telefona gömüldü.
Şubat bu yıl soğuk ve sessizdi. Nermin ikinci el montuyla dolaşır, bardağı elleriyle ısıtır, otobüste üşürdü. Baş dönmeleri, yıl öncesine göre artmıştı. Polikliniğe gitti; doktor aynı şeyleri söyledi: Sınırdayız, daha iyi beslenin, vitamin.
Ben vitamini alıyorum, dedi Nermin.
Hangisini?
Adını söyledi. Doktor bir süre sustu.
Onlar en ucuzu. İdare edersiniz… Eğer imkân varsa…
İmkan yok, dedi Nermin.
Bunu söyleyince doktor da uzatmadı.
Şubat sonu Bora iyice hareketlenmişti. Üst baş değişti. Nerminin gözü, yeni bir kemer, başka ayakkabı, geçen yıldan farklı koyu kahverengi şık bir çift bot… Belli ki pahalı.
Yeni mi bu botlar? dedi şakayla karışık.
İndirim vardı. Eski ayakları bıraktı.
İndirim, diye yineledi.
Tabii. Zaten butikten değil ya.
Başını salladı.
Mart başı, Boranın telefonu masada açık duruyordu. Bora banyodaydı; Nermin kitap karıştırır gibi yapıyordu.
Ekranda: OtoSarayı.
Bildirim: Kruze-Cityniz hazır. İstediğiniz kırmızı kurdeleyle teslim için hazır. Dilediğiniz zaman bekleriz.
Kitabı indirdi.
Kruze-Cityyi duymuştu. Kocaman, lüks, şehir SUVu. Onların fiyat aralığında değil; resmen başka bir evrenin arabası.
Kırmızı kurdele kısmı ise gece yattıktan sonra jeton gibi düştü: Galerilerde, hediye olarak alınan arabalara kocaman kırmızı fiyonk bağlarlar. Reklamlarda alışıldık bir jest: Hayatım, işte sana araç!
Nermin yatağında, yanındaki Boranın sabit nefesini dinleyerek, bulgur pilavını düşündü.
Doktorun verdiği 120 liralık vitaminleri.
İkinci el paltoyu.
En son berbere iki yıl önce gittiğini.
Ortak hesaplarını.
Sonra düşünmemeye geçti. Yattı, sadece Boranın nefesini dinledi.
Sabah ortak hesabı aradı. Bakiye sordu. Söylenen rakamı duyunca bir süre sustu.
Tam olması gerekenden yarı yarıya azdı.
İki yılın yarısı…
Nermin mutfakta masa başında oturdu, masa örtüsündeki kahve lekesini ovaladı. Bir süredir çıkmıyordu, uğraş da etmemişti; işte öyle, lekedir, olur.
Nermin! diye seslendi Bora salondan Çayı koydun mu?
Koyuyorum, diye karşılık verdi.
Doğruldu. Çaydanlığa su koydu, ateşe verdi.
Ayaklarındaki o yorgunluk bugün biraz daha şiddetliydi.
Başta takip etmek gibi bir şey düşünmemişti; takip kelimesi bile ona ağır ve küçültücü geliyordu. Ama o Perşembe, Bora iş çıkışı partnerlerle yemekteyim deyince, yarım saat sonra ceketini alıp çıktı. Sadece dolaşmak için. Tamam, öyle olduğuna kendini inandırmıştı.
Boranın eski gri arabası, ne ofis önündeydi, ne protokol restoranlarının Bir AVMnin önündeydi: Kentpark.
İçeri girdi. İkinci katta, mücevherat vitrininde, otuzlu yaşlarında; açık renk tokalı, bej kabanlı, özenli bir kadınla konuşuyorlardı. Araları güvenli, konuşma samimi. Nermin uzaktan köşe arkasında durdu. Bora kadına bir şey anlatıyor, kadın gülüyordu. Sonra tezgahtar bir kutu çıkardı, kadife üzerine zincir veya bileklik koydu; Boranın gözleri gülümsedi, kartını çıkarıp ödedi.
Kadın paketi aldı, kolunu Boranın dirseğine doladı, öylece çıktılar.
Nermin hâlâ köşe arkasındaydı.
Etrafta insanlar koşturuyordu; çocuklar, telefona sarılan yetişkinler, yan taraftan yayılan bir börek kokusu
Nermin kalkıp ev yoluna koyuldu.
Bir sonraki günler boyunca hayat aynen devam etti. Çorbasını yaptı, işine gitti, TV izledi. Bora aynı neşeliydi, motive edici, biraz dağınıktı. Eve, eve, Gümüş Ardıçlardan bahsetti, Bu bahar gider bakarız, dedi.
Bil bakalım, dedi bir akşam, Ev sahibiyle taksitle anlaşabiliriz belki. Eline hemen para geçerse daha az biriktiririz.
Taksitli mi?
E tabii. Kalanı sonra öderiz.
Şimdi ne kadarımız var? sordu Nermin, öylesine, sanki bilmiyormuş gibi.
Son yatırımlardan sonra azımsanmayacak bir rakam olmalı. Şimdi ezbere bilmiyorum ki, bakalım yeri geliyor…
Bakarsın sonra.
Nermin mutfağa geçip gözlerini yere dikti.
O akşam kızını aradı.
Anne, iyi misin? dedi kızı Sende bir hâl var.
İyiyim. Yorgunum biraz.
Hep birikim birikim… Gerçekten lazım mı bu ev? Yani kendi mahallenizde adam gibi bir daire alsanıza! Neden o armut ağaçları?
Bora istiyor.
Ya sen?
Nermin sustu.
Ben de istiyorum, dedi. Bahçesinde elma, leylak var.
Anneciğim dedi kızı, o klasik anneler biraz saftır tonu.
Her şey yolunda, siz nasılsınız?
Söz yine havadan sudan geçti. Nermin çocuklardan bahsetti, telefonu kapattıktan sonra elinde tutup kaldı. O elma ağaçlarının ve leylakların gerçekte var olup olmadığını düşündü. Yoksa Bora’nın internetten bulduğu bir fotoğraf mıydı? Sadece bildiği, azıcık sevindirecek şeylerin, onun için anlamı olduğunu bildiği.
Birkaç gün sonra, canı ister gibi, OtoSarayını aradı.
Kruze-City hakkında bilgi alacaktım, dedi.
Müthiş bir otomobil telefondaki genç kadın Yakın zamanda bir tane, özel kırmızı kurdeleli, hanıma hediye gitti. Çok duygusal bir an!
Hediye, dedi Nermin.
Tabii, dev kurdele ile teslimatı oldu. Cidden çok romantikti.
Sağ olun, dedi.
Kapatıp su koydu. İçeriye her zamanki gibi bir sessizlik çöktü.
Sonra oturdu, laptopunu aldı. Ortak hesaba internetten girdi. Başlarda ikisinin açtığı, şifresini dahi unutmamıştı.
Gelirler: kendi yatırdıkları muntazam; Boranın bazen yatırdığı, bazen ise daha az… Giderler: bazısı açıklanabilir, çoğu değil
Nermin eski hesap defterini buldu. Ev ekonomisini kuruşuna kadar oraya yazardı. Yeni sayfa açtı, hesapladı.
İki saat geçti. Buzdolabı homurdanıyordu. Hava kararmıştı.
Hesap bittikten sonra defteri kapatıp yerine koydu, kalktı, suyunu içti.
Resme bakınca tablo netti. Bir anda değil, yavaş yavaş. Üç yılın her ayı düzenli, kendi birikimi. Üç yıl ucuz yiyecek, ikinci el kıyafet; doktora gitmeyecek kadar tasarruf; banyoda saçını tarakla kesmek. Üç yıl boyunca kendini, bizim bütçemize sığdıracak kadar küçültmek.
Ama hesaptan para sürekli, ama az az çekilmiş. Hem de öyle değil: O kuyumcu kadına, ellerindeki alışkanlığa dönüştürülmüş şık lükslere…
Ve galeride dev bir kırmızı kurdele.
Ve bir midye restoranında, onların bir aylık erzak bütçesi kadar fiş.
Ve parfüm…
Laptopu kapadı, salona geçti. Bora koltukta haber seyrediyordu.
Aç mısın? diye sordu.
Yok, sağ ol. Geç oldu.
Yatağa geçti. Sabaha dek uyumadı. Kendini düşündü. En son ne zaman kendini biri olarak hatırladı? Hani, bir kadının ilaçtan ya da kalın monttan fazlasına hakkı olduğuna inandığı bir dönem?
Kahve Gerçekten kahveyi çok severdi. Onca zamandır öğütülmüşünü değil, marketin bildik ucuz çözülebilirinden alırdı.
Küflü peynir En son beş yıl önce, onların tasarrufundan önce. Akşam, ekmekle, üzümle geçirdiği ufak bir bayram anı
Midye Bir kez; gençliğinde Egede. O yolculuğun geri dönüşünde, dünyanın en garip lezzeti diye düşünmüştü.
Nermin yana döndü.
O kararı hemen o gece vermedi. Yavaşça, bir ekmek fırınında düşük ısıda pişen hamur gibi olgunlaştı. Asıl an ne zaman oldu, sabah kalktığında belliydi: net, açık, boş masanın sadeliği kadar sade.
Üç dört gün her şey normale döndü; yemek, iş, sohbet. Bora bir şey sezmedi yahut anlamazdan geldi. Artık önemi yok.
Bir gün, bizzat takip etti. Görme ihtiyacı olduğu için: Bitsin, hayal olmaktan çıksın.
Perşembe, eski gri ceketini; “göze batmayanı” giydi ve Borayı izledi.
Aynı kadın: açık renkli, düzgün toplu. Kafede buluştular, kol kola parka girdiler. Nermin uzaktan izledi; kadının hediye paketini açışını, Boranın omzuna elini koyuşunu, küçük bir öpücüğü…
Eli, incecik eldivende, biraz soğuğun etkisiyle, kızıllaşmış parmaklarını fark etti.
Eve döndü.
Otobüste camdan izlerken, şehir vardı: gri ve ıslak. Kaldırımlar, ağaçsız dallar, teker teker yanan sokak lambaları.
Eve girince doğrudan yatağa geçti, valizini çıkarıp topladı. Her şeyini değil; kendisini temsil eden şeyleri.
Termal eşya, evraklar, SGK kartı, emeklilik cüzdanı, kimseciklerin haberi olmayan küçük birikimi; kendi yaptığı; yavaş yavaş, sanki kimseyi inandırmadan bir kenara koyduğu.
Telefon, şarj aleti, yarım kalan kitap.
İkinci el mavi paltosu askıya asıldı; üç yıl önce giydiği bordolu ceketini aldıbiraz dar ama havası apayrı.
Bir kağıt çıkardı: Midye fişi ve kırmızı kurdele için teşekkürler. Afiyet olsun, yazdı. Üzerine “Bora” yazdı; masanın, lekelik çiçekli örtüsünün üzerine bıraktı.
Valizini aldı.
“Arçelik” yine vınladı. Her zamanki gibi, sarkastik bir ifadeyle neredeyse.
Eee, dedi kendi kendine Hoşça kal.
Kapıyı çekti, anahtarı paspasa bıraktı.
İnşaatçılar Caddesi, akşamın en klasik haliydi. İşte dönen insanlar, çekiştiren bir köpek, köşedeki çiçekçi.
Nermin bir an durdu, sonra yürüdü.
Nereye gideceğini biliyordu.
İki blok ilerideki büyük market: Lezzet Galerisi. Haftada bir önünden geçerdi ama hiç girmezdi; pahalı, ışıkları hoş, tezgâhları güzeldi. Oraya parası olana göre…
Nermin içeri girdi.
İçerisi sıcacık ekmek ve kahve kokuyordu. Hafif salon müziği… Raflar yüksek, her şey nizami.
Bir alışveriş sepeti aldı. Durdu.
Raflardan yürümeye başladı.
Balık reyonunda hemen buldu: taze ton. Hakiki kırmızımsı renkli, yağsız. Bir parça rica etti.
Şunu alayım, dedi.
Hangisi?
Şu.
Sonra midyeler; camekanlı dolapta. Altı tane; aldı.
Peynir reyonu: uzun uzun inceledi. Mavi küflü, ithal. Bir dilim.
Çıtır, güzel ekmek; taze, tahıllı.
Kahve… Uzun uzun baktı; öğütülmüş, koyu mavi kutuda, Etiyopya. Kutuda “Yaban mersini ve bitter çikolata notaları” yazıyor.
Kasaya bastı, tüm bunları bant üzerine dizdi.
Güzel seçim, dedi kasiyer.
Teşekkürler.
Hiç azımsanmayacak bir rakam. Kartıyla ödedi; kendi çekmecesindeki birikimden.
Dışarıya çıktı.
Nereye gideceği tam net değil; kızı uzak, şimdi gitmek istemiyor. Valentinaya, eski dostuna gidebilir; ama o da hemen değil. Küçük, şehrin diğer ucundaki bir otele gitti. Fiyatı yüksek değil ama iyi.
Odada oturup torbayı boşalttı. Masaya dizi dizi sıraladı.
“Midye açacağı var mı?” diye sordu resepsiyona. Küçük bir bıçak getirdiler.
Becerir misiniz? diye sordu görevli.
Denerim, dedi.
Biraz acemice ama açtı. İlk midyeyi aldı. Gri, parlayan, yoğun bir deniz kokusu.
Yedi.
Sonra ikinciyi.
Sonra tondan bir parça, ekmek, biraz peynir. Küçük cezvede, kahve hazırladı.
Yavaş yavaş yedi. Dışarıda gece, şehir, ateş böcekleri gibi ışıklar. Odada sıcaklık ve sessizlik. Tiz bir radyo çalıyor, anlaması zor bir nağme.
Borayı düşünmedi. Gümüş Ardıçları da. Sonrasına dair hiçbir şey düşünmedi.
Sadece midye kokusunun, gençliğinde yediğiyle aynı olduğunu… Tondan eti, tam da o kırmızı, damağa yapışan tatta… Peynirin, o beklenen gibi, keskince ve yumuşak… Kahvenin ise, evet, yaban mersini koktuğunu kutunun yalan olmadığını düşündü.
İşte gerçek Nermin bu, dedi kendine.
Ne savaşçı, ne sabreden kadın… O akşam oda, iyi yiyecek, dinginlik. Üç yıl başka bir hayattaydı; şimdi sanki geri dönüyordu.
Küçük yudumlarla kahvesini bitirdi. Dışarıda şehir uğuldadı.
Eh, dedi hafifçe, Merhaba yeniden.
Biraz daha kahve doldurdu.
Sonra ne olacağını bilmiyordu. Bir hafta sonra nerede oturacağını, Borayla konuşacak mı, gerçekten elma ağaçlı, leylaklı bir evi olacak mı, kızı anne diye arar mı, acı yeniden gelir mi? Hiçbirini…
Ama şimdi, şu küçük otel odasında, bitmiş midye kabukları, Etiyopya kahvesiyle birlikte; tek bildiği, işte ben buydu.
Benim ağzımın tadıdır bu, dedi. Benim seçimim. Benim gecem.
Ve bu, bir şeydi.
Son peyniri ekmeğe koyup ısırdı.
Dışarıda önce bir, sonra ikinci, ardından tüm cadde boyunca lambalar yandı… Sanki birisi şehre yeni bir şalter bulmuş gibi.
Nermin ışıklara baktı, ekmek ve peynirini çiğnedi. Başka bir şey söylemedi; ne kendine, ne havaya. Sadece oturdu. Yedi. Vardı.
Bu kadarı, şimdilik, yeterdi.
***
Sabah, henüz alarm çalmadan uyandı. Tavan bembeyaz, köşede minik bir leke. Yabancı; insanın üstüne gelmiyor, iyi tarafı bu.
Kalktı, yüzünü yıkadı, saçını taradı. Aynada ama hâlâ biraz soluk, gözleri mor, yüzü ince… Ama bir şey değişmişti sanki.
Uzun bakmadı. Hazırlandı, valizini aldı. Önce Valentinayı aramalıydı; bir kızına açıklama yapmalı; yeni bir ev düşünecek. Uzun bir liste… Ama ilk olarak otel kafesinde kahvaltı etti; sahanda yumurta, kızarmış ekmek, gerçek kahve.
Kahve küçük cam bardakta, ellerinin arasında…
Yan masada yaşlı bir kadın kitap okuyordu; kendi dünyasında, her şeye sağır… Sadece arada yudumluyor…
Nermin izledi; böyle yalnız kahvaltı eden kadınların yalnız değil, kendiliğinden meşgul olduklarını düşündü. Çok farklı şeyler.
Yumurtasını, kızarmış ekmeğiyle yedi. Sonra telefona uzandı.
“Bu akşam gelebilir miyim? Her şeyi anlatacağım,” yazdı Valentinaya.
Cevap anında: “Kesin, bekliyorum. Çay demlerim.”
Telefon cebine girdi. Kalan kahveyi içti.
Bordo ceketini giydi, valizini aldı.
Dışarı çıktı.
Mart artık biraz başka kokuyordu. Tam bahar değil, ama kışa da benzemiyor. Havada bir değişim; yerin altında, asfaltın altından toprağın uyanacağına dair hafif bir teselli…
Otelden bir an dış ortamı kokladı. Sonra yakasını kaldırıp durağa yöneldi.
Yürüdü. Bu sefer bir düşünceye saplanmadı. Adımlar iyiydi. Baş dönmesi yok; belki bu anlıktı, ama iyi geldi.
Yoldan araba geçti. Bir kadın çocuk arabasıyla geçti. Bir ağaçta kocaman bir karga, aşağı bakıyor sanki her şeyden haberi, cezası var.
Nermin sordu:
Eee, ne diyorsun? fısıldadı.
Karga cevap vermedi; yere kondu, kendi işine bakıyordu.
Nermin hafifçe, bir ucundan gülümsedi.
Otobüs geldi; cam kenarına geçti. Otobüs hareket etti.
Dışarıda gri, canlı bir şehir: evler, dükkânlar, yapraksız ağaçlar, reklam panoları. Üç yıl, camdan öylece bakmadığını, hep rakamlar, kaygılar, başkasının hayalleriyle meşgul olduğunu düşündü.
Ama şehir, hep hareketliydi. Onun dışında da.
Olsun, telafi edilir.
Bir kavşakta kırmızı yandı. Yan tarafta, küçük arabada ellili yaşlarda bir kadın, radyoya eşlik ediyor. Ağzı oynuyor, çekinmeden…
Nermin onu izledi.
Sonra yeşilda ışık. Araba gitti, otobüs de devam etti.
Nermin başını yaslayıp dışarıya baktı. Telefon susuyordu, ne mesaj var, ne çağrı. Bora henüz eve dönmemiştir; belki her şeyi biliyordur, belki henüz habersiz… Artık onun problemiydi.
Nerminin artık başka planı vardı.
Valentinaya gidiyor; sıcak bir çay, uzun bir sohbet. Sonra başka bir gün geliyor; sonra bir gün daha… Kolay değil, biliyor, gül pembe vaatlerle değil. Her yeni başlangıç gibi: gergin, yorgun, bazen korkak, cevapsız sorular.
Ama başka da bir şey olacak.
Yaban mersini kokulu kahve.
Deniz kokulu midye.
Bir aynaya, gözüyle yabancıya değil de kendisine bakabilmek.
Bunlar az; ama hiç değil.
Otobüs ilerlerken şehir griliğinde devam etti, canlı. Nermin camdan baktı; “Gerçekten elma ağacı var mı acaba,” diye düşündü. Yabancısı olmayan; birinin hediyesi değil, kendi bulduğun, küçük bir umut…
Belki bir gün.
Şimdilik bu: otobüs, cam, mart havası. Ne kış, ne bahar…
Sadece bu.
Ve bu, tuhaf şekilde, hiç fena değildi.




